Biz Müslümanlar, eşyayı yorumlamadaki dünya görüşlerimizle cahiliyyeden ayrıldığımız gibi en küçük amelimizden, hakkaniyet ölçüleriyle tespit edilen adil ücret uygulamamıza varıncaya kadar cahiliyyeden soyutlanmamız gerekir. Aksi halde şov yapıyoruz demektir.


Başlıktaki “abdestli kapitalistler” sözcüğü ile ilgili bazı kardeşlerimiz; “yahu kapitalistle, abdesti nasıl yan yana getiriyorsun” diyebilirler. Bu sözcüğü ilk kullanan İranlı meşhur mütefekkir yazar Ali Şeriatî’dir. Ali Şeriatî ki, İranlıların, Sünnileşti diye reddettiği; Sünnilerin de, Alevî diye içlerine sindiremediği bir yazardır. Ama “HAC” adlı eseri, Sünnilerin de, Alevilerin de itiraz edemeyeceği bir şaheserdir. Bizi mezhebi ve meşrebi değil söyledikleri ilgilendirir. Biz, insanları kategorik olarak değerlendirip hatalarında odaklaşıp doğrularını görmezden gelerek kaldırıp atmayız. Analitik değerlendirerek yanlışlarını reddeder, doğrularını baş tacı ederiz.

Yazarın, sahip olduğu para, kendisini dünyevîleştirmiş, işçinin ve fakirin hakkını vermeyen, toplumsal sorumluluklarını yerine getirmeyen fakat nafilelerden asla taviz vermeyen, abdestsiz gezmeyen, İslam’ı sadece bireysel bir yaşantı olarak algılayan yanlış müslümanlar için söylediği bu söz, kitabın tam ortasından söylenmiş bir sözdür. Bugünkü işveren zengin müslümanların, işçisinin alınterinden keserek yaptığı nafile hac ve umrelerin sayısını, kendilerinin de bilmediği kimselerle ilgili “abdestli kapitalistler” sözünü alıyor, öperek baş tacı ediyorum.


Bu yazımızda kesinlikle sermaye düşmanlığı yapmayacağız. Kaldı ki, İslam bize böyle bir hak vermemiştir. Hak sahiplerinin hakkı verilerek elde edilen servet, saygıdeğerdir.

Bundan kasıt, zekâtı verilen, bakmakla yükümlü bulunulan kişilere hayat standartlarına ve örfe uygun harcamalar, yöresinde bulunan ihtiyaç sahiplerine yapılan harcamalar, sosyal ve toplumsal kamu harcamaları yapıldıktan sonra elde kalan servet hürmete layıktır.

Bir müslümanın, “abdestli kapitalist” konumuna düşmemesi için bireysel ibadetlerinin yanında toplumsal ibadetlerini de hakkıyla yerine getirmesi gerekir. Çünkü her iki ibadet şeklini de Allah emretmektedir. Alınterinden keserek yaptığı ibadetlerin kıyamet günü, suratına çarpılacağını ya da iflasına sebep olacağını iyi bilmelidir.


Bu genel değerlendirmeden sonra, alınterinin hakkını vermekle ilgili İslam’ın ortaya koyduklarını sıralayabiliriz.


İslâm'da, çeşitli iş ve meslek gruplarına ücret ve maaş miktarlarını belirleyen doğrudan bir ayet veya hadis yoktur. Sadece işçi ücretinin en temiz kazanç olduğu, işçiye ücretinin tam zamanında ödenmesi gerektiği belirtilmiş, bu işçi veya memur için belli bir hayat seviyesine işaret edilmiştir. Problemi doğrudan çözen bir ayet-hadis bulunmayınca genel prensiplere, adalet ve insaf ölçülerine başvurmak gerekir. (Hamdi Döndüren, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, s.460)


Ayet-i Kerimelerde şöyle buyrulur: "Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakın hısımlara muhtaç oldukları şeyleri vermeyi emreder." (16 Nahl: 90)


"Ölçü ve tartıyı tam yapın. İnsanlara mal ve ücretlerini eksik vermeyin." (7 A’raf:85)


Bütün işler ve meslekler eşit emek ve yetenek gerektirmediği için, ücret ve maaşların da eşit tutulması gerekmez. Fakat eşit ehliyet ve yetenekle eşit hizmet görenlere aynı ücreti takdir etmek ne kadar âdil ise, farklı ehliyet, yetenek ve emeğe de değişik ücret takdir etmek o kadar âdildir.


Bir beldede eşya fiyatları arz ve talep dengesine göre, serbest rekabet sonucunda oluştuğu gibi, emeğin fiyatı da iş gücünün arz ve talebi sonucunda oluşur. Satım akdinde, fiyatların karaborsacılık yoluyla veya tröst ya da kartel gibi gizli anlaşmalarla yapay olarak yükseltilmiş olması mümkündür. İşçinin emek değerinin, başka bir deyimle işçi ücretlerinin yapay olarak olumsuz yönde etkilenmesi daha kolaydır. İşçi zayıf durumda bulunduğu için, özellikle ilk işe girişte eşit şartlarla pazarlık yapabilme şansı azdır. Yaygın işsizlikten yararlanarak ücret ve maaşların çok düşük tutulmuş olması da muhtemeldir. (İslam’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Komisyon, Ensar Neşriyat, s.393. Ayrıca Bak: İşçi-İşveren Münasebetleri, İSAV yayınları)


“Bugün vahşi kapitalizmin emeği ezen rekabetinin oluşturduğu ya da esnaf arasında örfleşen asgari ücret anlayışı ile belirlenen ücretin durumu ne anlam ifade eder?” sorusu akla gelebilir. Müslüman esnaf ve işverenler arasında gelişen İslâm anlayışına ters düşmeyen, adalet ve insaf ölçülerini zedelemeyen örfe, itibar edilir. Fakat sermaye artırılırken alın terine gereken önem verilmeden işçinin hayat seviyesine uygun olmayan bir ücret tespitinin İslâm noktayı nazarından izahı yapılamaz. Çünkü İSLAM'DA ALINTERİ, SERMAYEDEN ÖNCE GELİR.


Bir İslâm toplumunda alınteri ile geçimini sağlayanlar için öngörülen hayat standardı, bir Hadis-i Şerif'te şöyle belirtilmiştir. "Kim bizim bir işimize tayin olunursa, evi yoksa ev edinsin, bekârsa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi ve biniti yoksa binit edinsin. Kim bunlardan fazlasını isterse o hilekârdır yahut hırsızdır.” (Ebû Dâvud, İmare, 10; Hanbel, IV/229)


Buna göre işçi ve memurlar maaşlarından yapacağı tasarruflarla mesken edinebilmeli, bekârsa evlenebilmeli, sosyal çevresi hizmetçi istihdam gerektiren bir meslekte çalışıyorsa hizmetçi edinebilmeli ve gerektiğinde bir araç satın alabilmelidir.

İşçilerin bu belirtilenler dışında aşırı istekte bulunması ya işverenleri iflasa sürükler veya piyasa fiyatlarının aşırı yükselmesine yol açar. Bu ise uzun vadede alın teri ile geçimini sağlayanların da aleyhine olur. Diğer yandan hadiste belirlenen standarda ulaşıncaya kadar işçi ve memurlara ev yerine "kira yardımı" veya "lojman" sağlanması, evlenme yardımı yapılması, binit yerine servis aracı veya seyahat imkânlarının temin edilmesi, hizmetçi yerine de çocuklar için kreş, anaokulu veya eğitim hizmetlerine işverence katkılar yapılmalıdır. (Hamdi Döndüren, a.g.e. s.463)


Normal şartlarda uygulanması gereken bunlardır. İş krizi ve genel ekonomi depremleri gibi olağanüstü durumlarda işçi ve işveren, şartların getirdiğine tabi olmak zorundadır.


Diğer yandan işçinin tecrübe, ehliyet ve yeteneği arttıkça, ücretinin arttırılmasını isteme hakkı vardır. İş akdinde ücretin belli bir süre sonra arttırılacağı şart koşulmuşsa buna uymak gerekir.

İşçi, anlaşmada tespit edilen ücretle çalışmaya devam ederken benzer iş ve mesleklerde çalışanların ücretleri yükselse veya zorunlu harcama gerektiren şeylerin piyasa fiyatları hayat standartlarını etkileyecek ölçüde artsa, ücreti yeniden belirleme hakkı doğar. (İslam’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, s.399, İSAV yayınları)


Kendilerine emekleriyle milyarlar kazandıran işçilerin sayesinde, sermayesini ve hayat standardını yükselten işverenler, eğer işçilerinin hayat standardını kendilerine kazandırdıkları milyarlardan, yeterince ücret takdir etmiyorlarsa, dolaylı olarak kul hakkı yiyorlardır.

"Zengini daha zengin, fakiri daha fakir" yapan kapitalizmin oyununa geliyorlar demektir. İslâm toplumunun hayat seviyesi, işçi ve işvereniyle beraber yükselmelidir. Birileri pastadan haddinden fazla pay alırken, diğerleri de zekâta muhtaç olacak şekilde bir gelir dağılımını; adalet, vicdan ve insaf ölçüleriyle bağdaştırmak mümkün değildir.

Bir işveren kendisini işçinin yerine koyarak meseleyi düşünmesi gerekirken, bir işçi de çalıştığı yer kendinin olduğunda nasıl davranması ve iş verimini nasıl artırması gerektiğini düşünerek hareket etmelidir.


Cahiliyye soyut bir kavram değildir. Somut bir kavramdır. Topluma İslâm devletini va'ederek çıkan müslümanlar, iş ve işveren münasebetlerini cahili sistemlerin değer yargılarına teslim edemezler.

Onlara endeksli davranamazlar. "Herkes aynı ücret politikasını uyguluyor ne yapalım" diyemezler.

İslâm'ın öngördüğü ilkelerle çelişen, Rasûlüllah'ın sınırlarını belirlediği hayat standardıyla uyum halinde bulunmayan adalet, insaf ve vicdanla izah edilemeyen cahili sistemlerin belirlediği asgari ücret limitinin gerisine sığınıp emek sömürüsünde bulunamazlar. Çünkü Allah'ın mülkünde elde edilen gelirin dağılımı, yine Allah'ın koyduğu adalet ve insaf ilkelerine ters düşemez.


Günümüzde, iş istihdamı, infakın değişik bir versiyonudur. Yani, iş yerlerinde, atölyelerinde ve fabrikalarında, işsizlikten bunalan insanlara iş imkânı vermek ve insan onuruna yakışan hayatı yaşayacak şekilde ücret takdir etmek de bir infak türüdür.

Bu, fakir işsize her gün bir balık vermektense, balık tutmayı öğretmek gibi bir şeydir. Yalnız, kapitalist sistemin takdir ettiği asgarî ücreti verip kendisi, işçinin alın teri ile semirirken, işçisini de süründüren bir ücretle çalıştırmak, infak sayılmaz.

Bu, alın terinin istismarıdır. Unutmayalım ki, İslam’da, “alınteri, sermayeden önce gelir.” İşveren, üretimden elde ettiği sermaye varlığının birinci derecede sebebinin işçilerin alınteri olduğunu düşünmeli ve empati yapmalıdır.

Yani işçisini kendi yerine koyup “bu üretimi bana sağlayan işçimin yerinde ben olsam patronumdan nasıl bir beklenti içerisinde olurdum, ne kadar ücret vermesini arzulardım” diyerek alınterinin hakkını takdir ederken, iman, izan, insaf ve vicdan ölçüleri içerisinde hareket etmelidir.


Konunun başından beri söylediklerimizi toparlayacak olursak; çalıştırdığımız işçi veya memurumuza öyle bir ücret takdir etmeliyiz ki, bekârsa artırdığı ile evlenebilmeli, evi yoksa ev alabilmeli, biniti yoksa binit edinebilmeli, hizmetçi tutma âdeti olan yerde ise hizmetçi istihdam edebilmeli, ya da hizmetçi yerine geçebilecek, çamaşır ve bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi v.b âletleri alabilmelidir.

Sosyal bir devlette işler böyle yürür. İslam toplumu hodgam/bencil bir toplum değildir. Paylaşımcı ve diyergam bir toplumdur. Bir vücut organının parçaları gibi olan müslümanlar, bir birlerinin alın terini ve sermayesini istismar edemezler.

İşçi, iş yerini bir emanet bilerek, emanetin sahibine ihanet etmeden kendi işi gibi sahiplenirken işveren de işçisini, üretimin yegâne sahibi ve katma değer üreten bir velinimet olarak görür. Böyle bir iş yerinde karşılıklı güven ve barıştan başka bir şey hâkim olmaz. Bunlar ütopya değildir.

Bu dediklerimizi bizzat kendi iş yerinde uygulayan Gaziantepli bir fabrikatörle yapılmış ve Ekonomist dergisinde yayınlanmış olan ilginç röportajdan kısa bir alıntı yaparak konuyu kapatmak istiyorum:
 

Ekonomist: "Biz bir aileyiz" diyorsunuz. Aile olabilmek için neler yapıyorsunuz?
İbrahim Erdemoğlu: Gaziantep'te biz hastalandığımız zaman Amerikan Hastanesi'ne gideriz. Birlikte çalıştığımız herkes de Amerikan Hastanesi'ne gider. Fabrikamızda bir tek mutfak vardır. Yöneticiler için ayrı, çalışanlar için ayrı bir mutfak yoktur. Hepimiz aynı mutfaktan çıkan yemekten yeriz. Örneğin fabrikamızda 30-40 arabalık üstü kapalı bir otopark vardır. Kim erken gelirse arabasını koyar. Ben biraz geç geldiğim için benim arabam hep güneşin altındadır. Tam eşitlik ilkesi vardır bizde.

 

Ekonomist: Her çalışana ev fikri nereden çıktı?
Erdemoğlu: 2002 yılına kadar ben, 120 metrekarelik bir evde oturuyordum. Ekonomik koşullarımız iyileşince, Gaziantep'te yeni yapılmakta olan villalara taşınma fikri oluştu. Villaların olduğu yere gittim. 550–600 metrekare civarında yapılardı. Evden çıktığımda kendime şu soruyu sordum: Sen ne yaptın da bu evi hak ettin? Tek verdiğim cevap şu oldu: "Ben bu evde oturmayı, birlikte çalıştığım insanlarla başardım." O zaman birlikte çalıştığım insanlar, gecekondularda sağlıksız koşullarda otururken ben nasıl 550 metrekarelik lüks bir villada oturmaya hak sahibi olabilirdim. Ertesi sabah hemen genç müdürümüz ve yönetim kurulu üyemiz Erdoğan Bey’in yanına gittim. Çalışanlar için konut yaptırma fikrimi söyledim. Çok şaşırdı. Maliyetinin yüksek olacağını söyledi, ama biz yine de projeyi başlattık. Bugünkü koşullarla 1.5 milyon TL bedelle arsa aldık ve inşaatı başlattık.


Ekonomist: Her çalışana ev alıyor musunuz?
Erdemoğlu: Şirkette beş yılını dolduran tüm arkadaşlara uygulanıyor ayrımsız olarak. Evlerimiz üç oda bir salon. 132 metrekare brüt. Birinci derecede lüks yapılar. Asansörlü ve ahşap zeminli. Bu konutları, çalışanlar için anlaştığımız bir inşaat şirketine yaptırıyoruz.


Ekonomist: İşçiler, evlerin parasını nasıl ödüyor?
Erdemoğlu: Bu konutların tamamının ödemesini biz yapıyoruz. Şu anda beşinci yılını dolduran 250 kişiye, haziran ayında evlerini teslim edeceğiz. Her yıl kaç kişi beşinci yılını doldurduysa o alanda inşaat başlıyor. Evin maliyeti ne kadar olduysa onun yüzde 50'sini şirket karşılıyor. Yüzde 50'si, çalışanın maaşından kesiliyor.


Ekonomist: Bir işçinin bir evin bedelini ödemesi ne kadar zaman alıyor?
Erdemoğlu: Çalışanın maaşının dörtte birini kesiyoruz. Dolayısıyla bazıları üç yılda ödemesini bitirecek, bazıları beş yılda, bazıları ise 10 yılda. (Ekonomist-13.03.2006)


Bu şahsın İslamî duyarlılığının ne olduğunu bilmiyoruz. Fakat yaptığı uygulama İslam’ın istediğidir. Empati kurarak “Benim villada yaşamamın sebebi, işçimin alınteridir. Öyleyse işçim gecekonduda oturmamalıdır” diyerek haceti asliyeden olan ev edinme ihtiyacına çözüm getirmiştir. Abdestli kapitalistlere duyurulur.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Dilek 2017-02-12 23:31:21

Harika bir tespitti
yazarın
Ellerine sağlık

banner220