İnsanların yaratılış gayelerine uygun bir hayat sürdürebilmeleri, dünya ve ahiret mutluluğunu elde edebilmeleri için bir rehbere ihtiyaçları vardır. Çünkü insanın yaratılıştan sahip olduğu akıl, zeka, idrak gibi yetenekleri sınırlıdır. Her insanın kendi başına herşeyi bilmesi ve anlayabilmesi mümkün değildir. İşte bu nedenle, yarattığı kullarını en iyi bilen ve onların iyiliğini dileyen sonsuz rahmet sahibi Yüce Allah, insanlara kendi içlerinden doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü, faydalıyı-zararlıyı öğretecek ve onlara kurtuluş yollarını gösterecek peygamberler göndermiştir.
 
Peygamberler, Allah’ın insanlar arasından seçtiği mümtaz şahsiyetlerdir. Peygamberlik istemeyle ve çalışmayla elde edilemez. Kur’an’ın ifadesiyle, “Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir.” (Cum‘a, 62/4)  
 
Kendilerine peygamber gönderilmeyen hiçbir topluluk yoktur. (Yûnus, 10/47; Nahl, 16/63; Fâtır, 35/24)  Peygamberlerin ilki Hz. Âdem (a.s.), sonuncusu ise Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Bunlar arasında Kur’an’da bildirilen ve bildirilmeyen pek çok peygamber gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin sayısı konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bir hadis-i şerifte 124.000 peygamber olduğu haber verilmektedir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 266) Kur’an’da 25 peygamberin ismi geçmektedir. Bunlar: Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Salih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Ya‘kub, Yusuf, Şuayb, Harun, Musa, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yunus, İlyas, Elyesa‘, Zekeriyya, Yahya, İsa ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’da Üzeyir, Lokman ve Zülkarneyn isimleri de zikredilmektedir, fakat bunların peygamber olup olmadıkları kesin belli değildir.
 
Allah tarafından seçilmiş en hayırlı ve en faziletli insanlar olan peygamberlerin bazı sıfatları vardır. Bu sıfatlar şunlardır:
1. Sıdk: Peygamberlerin doğru sözlü ve dürüst olmaları demektir.
2. Emanet: Peygamberlerin hepsi emin ve güvenilir kişilerdir.
3. İsmet: Allah, peygamberleri günah işlemekten korumuştur.
4. Fetânet: Peygamberlerin akıllı, zeki ve feraset sahibi olmaları demektir.
5. Tebliğ: Peygamberlerin en önemli görevleri ilâhî emirleri dosdoğru bir şekilde insanlara bildirmeleridir.
 
İslam dinine göre; peygamberler arasında bir bütünlük ve süreklilik mevcuttur. Bütün peygamberler kendilerinden önce gelenleri tasdik etmiş, sonra gelecek olanı da müjdelemişlerdir. Hz. Musa, Hz. İsa’yı müjdelemiş, Hz. İsa da Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in geleceğini müjdelemiştir. Kur’an’da şöyle haber verilmektedir: “Hani, Meryem oğlu İsa, “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim” demişti.” (Saff, 61/ 6) Hak dinlerin esası bir olduğuna ve peygamberler de birbirlerini tasdik ederek geldiklerine göre Hz. Muhammed (s.a.s.)’i peygamber olarak kabul eden bir kişi, ondan önceki bütün peygamberleri de kabul etmiş olmaktadır.
 
Dinimizde bütün peygamberlere iman etmek Müslüman olmanın şartı sayılmaktadır. Müslümanlar olarak ayrım yapmadan bütün peygamberlere inanır, sevgi, saygı ve hürmet gösteririz. Peygamberlerden kimine inanıp, kimine inanmamak, saygısızlık ve hürmetsizlik yapmak akl-ı selim sahibi hiçbir insana yakışmaz. Hz. Mevlânâ şöyle der: “Peygamberler birbirlerini kabul ettiklerine göre, siz onlardan birisini kabul etmezseniz, hiçbirini kabul etmemiş gibi olursunuz.”
 
İnsanlığın Kurtuluş Rehberi Hz. Muhammed (s.a.s.)

Allahu Teâlâ son elçi olarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’i seçmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’i mükemmel bir din ile göndermiş, O’nu en büyük mucize ve hükmü kıyamete kadar geçerli olan Kur’an-ı Kerim ile desteklemiştir. Cenâb-ı Hak, O’nun ahlâkını övmüş (Kalem, 68/4), O’na Kevser’i (Kevser, 108/1) ve Makam-ı Mahmud’u vermiş (İsrâ, 17/79), O’nu İsrâ ve Mirac mucizesiyle taltif etmiştir. (İsrâ, 17/1)
 
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), âlemlerin rahmet peygamberidir. O, sadece bir topluluğa ve belli bir zamana değil, kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanlara huzurun, mutluluğun ve kurtuluşun yollarını göstermek, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere gönderilen son Peygamberdir. Efendimiz (s.a.s.)’in mesajları evrensel niteliktedir. Yani O’nun getirdiği esaslar insanların fıtratlarına ve her devirdeki toplumların ihtiyaçlarına ve beklentilerine uygundur.
 
Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e itaati, kendine itaat etmiş olmanın şartı saymıştır. (Nisâ, 4/80) Hz. Peygamber (s.a.s)’e itaat, Allah’ın rızasını, sevgisini, rahmet ve mağfiretini kazanmanın yeğane yoludur. (Âl-i İmrân, 3/31) Allah Resûlüne itaat edenler altlarından ırmaklar akan cennetlere gireceklerdir. İsyan edenler ise, cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. (Nisâ, 4/13-14) Allahu Teâlâ, Resûlüne itaati kendine itaat kabul etmek suretiyle O’nun değerini yüceltmiştir.
 
 
Cenâb-ı Hak, Kur’an’da, diğer peygamberlere isimleri ile hitap ettiği halde Efendimiz (s.a.s.)’e ismiyle değil, “ey resul”, “ey nebî” diye hitap ederek O’na hususi bir iltifatta bulunmuştur. Kur’an’da, O’nun huzurunda seslerini yükseltmemeleri emredilerek, Peygamber Efendimize saygı ve hürmette kusur etmemeleri konusunda mü’minler uyarılmıştır. Ayrıca Yüce Allah’ın ve meleklerin Hz. Peygamber (s.a.s.)’e salatü selam getirdikleri bildirilerek Peygamberimizin Allah katındaki kadru kıymeti hatırlatılmakta, mü’minlerden de Resûlullah’a salatü selam getirmek suretiyle O’na tazim ve hürmet göstermeleri istenmektedir.
 
Böyle kadri yüce bir peygamberin kıymetini idrak edemeyen, O’na gereği gibi saygı ve hürmet gösteremeyen bir insan, ancak kendine yazık etmiş olur. Zira kendisini ateşe düşmekten korumaya çalışan bir insana karşı direnen ve onun elinden kurtulmaya çalışan kimse neticede kendine zarar vermiş olur.
 
Bütün insanların Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i gereği gibi tanımaya ve anlamaya ihtiyacı vardır. Çünkü insanlığın gerçek kurtuluşu, huzur ve mutluluğu O’na ve getirdiklerine iman etmek, Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılmak, mesajlarını doğru anlayıp hayatlarına tatbik etmekle mümkündür.
 
İslam’ın ilk yıllarında Hz. Peygamber (s.a.s.)’i tanımadan O’na düşmanlık edenler olmuş, ancak daha sonra Efendimizi tanıdıktan sonra O’nu canlarından çok sevmişler, getirdiği dine bağlanmışlar, uğrunda canlarını mallarını ortaya koymuşlardır. Peygamberimizi öldürmek için yola çıkanlar, O’nu tanıyınca “Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah” diyerek O’nun yoluna canlarını feda etmişlerdir. O’nu kibrinden ve inadından dolayı tanımak, anlamak istemeyen kimseler ve O’na düşmanlık besleyen bedbahtlar ise helak olup gitmişler, hem dünyalarını hem de ahiretlerini cehaletlerinden dolayı heba etmişlerdir.
 
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir müjdecidir, ancak O’na uymayan Yüce Allah’ın ikram ve ihsanlarına nail olamaz. O, bir uyarıcıdır, lakin O’nun uyarılarına kulak vermeyen tehlikelerden kurtulamaz. O, ışık saçan bir kandildir, fakat O’na sırtını dönen, kendi kendini karanlığa mahkûm etmiş olur.
 
Allah’ın kutlu elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’e iman edip saygı ve hürmette kusur etmeyenler, getirdiği hükümlere tabi olanlar, O’nun gösterdiği dosdoğru yolu takip edenler insanlığın kemaline erişirler. O’na ümmet olan bahtiyarlar, “esfel-i sâfilîn”e (aşağıların aşağısına) düşmekten, insanlık onurunu, izzet ve şerefini kaybetmekten kurtulurlar.
 
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in son peygamber olarak gönderilmesi, O’nun insanlık için son kurtuluş ümidi olduğunu göstermektedir. İnsanlar kendilerine sunulan bu son fırsatın değerini bilmelidirler.
 
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde kendisine itaat edenlerle etmeyenlerin durumunu meleklerin dilinden bir misalle anlatır. Hadiste melekler Peygamber Efendimizi, yeni bir ev yaptıran ve o evde bir ziyafet tertip edip, bu ziyafete insanları davet eden kimseye benzetirler. Bu davete icabet edenler, o eve girer ve mükellef ziyafetten yerler. İcabet etmeyenler ise o eve giremez, ziyafet yemeklerini de yiyemezler.  Melekler bu temsili kendi aralarında şöyle izah ederler: “O ev cennettir; davetçi de Muhammed (s.a.s.)’dir. Kim O’na itaat ederse Allah’a itaat etmiştir. Kim de O’na asi olur, başkaldırırsa Aziz ve Celil olan Allah’a asi olmuştur. Hz. Muhammed, (itaat ve isyan, inanan ve inanmayan bakımından) insanların arasını ayırt etmiştir .” (Buharî, İ’tisâm, 2)
 
Yüce Allah, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i peygamber olarak göndermekle biz insanlara büyük bir lütufta bulunduğunu bildiriyor. (Âl-i İmrân, 3/164) Artık bu büyük nimetin kıymetini bilip bilmemek insanın kendi tercihine kalmıştır. Ya Hz. Peygamber (s.a.s.)’e tabi olarak kurtuluş yolunu seçer, ya da O’na asi olup, ebediyen zarara uğrayanlardan olur. Artık onun bir bahanesi de kalmamıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, peygamberler göndererek, insanların hesap gününde “bilmiyorduk, bizi kimse uyarmadı” gibi mazeretlere sığınmalarını önlemiştir. Bir ayette şöyle buyrulur: “Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın.” (Nisâ, 4/165)
 
Hulâsa; insanlar kendi zamanlarında gönderilen peygamberlere uymak ve itaat etmek durumundadır. Zira insanlar, peygamberlere uymak suretiyle hakikate, doğruya, iyiye, güzele ulaşabilirler. Peygamberler, kendilerine itaat edilsin diye gönderilmiştir. Kur’an bu gerçeği şöyle bildirmektedir: “Biz her peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik.” (Nisâ, 4/64) Peygamberlere itaat, gerçekte Allah’a itaat demektir. Bundan dolayı peygamberlerin davetine uyan, tebliğ ettikleri esasları kabul edenler Allah’ın rızasını kazanır, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşırlar. Peygamberlere asi olanlar ise Allah’a isyan etmiş sayılırlar. Akl-ı selim sahibi bir insan kendini helake sürükleyecek böyle bir hataya asla düşmemelidir.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.