(Dünya Malına Tamahın Sonu)

Halil Ovalı: 1945 doğumlu.

Memleketi: Biga… Biga’nın Danişment Köyü…
          
Emekli İmam – Hatip.
 
Sosyal yönü kuvvetli, hitabeti güçlü, çevresi geniş, ak saçlı bir entelektüel.

Bu satırları okuyan ve onu tanıyan pek çok arkadaşının, “Bizim Ovalı mı? Onun kitaplara konu olan öyküsü acaba neymiş?” diyeceklerinden eminim. Ve ardından onun öyküsünü, dikkat, merak ve ilgiyle okuyacaklarından...
 
Kendimce kayda değer buldum Ovalı’nın öyküsünü.

İbretlik buldum.
 
Başka insanların başından da mutlaka benzer hikâyeler geçmiştir. Dünya malına hırsla, tutkuyla sarılan insanların iflah olmadıkları, haksızlık yapan insanların sonlarının her daim hüsran olduğu, hele mazlumun âhını alanların perişan oldukları, hep bilinen, hep anlatılan öykülerdir.    
           
Ovalı’ya dönelim.
 
Seksenli yıllarda kahramanımızın başından geçen o ilginç öyküyü anlatmaya başlayalım.
 
Ovalı:  İlkokulu bitirdikten sonra, Çanakkale’nin Çan ve Biga ilçeleriyle İstanbul’daki bazı Kur’an Kurslarında Arapça,  Fıkıh, Hitabet dersleri gördü, hafızlığını tamamladı, 1966 yılında Diyanet Teşkilatında, İmam – Hatip olarak göreve başladı, 32 yıllık hizmetin sonunda 1998 yılında Fatih “Dokur Han Camiinden” emekli oldu.
 
Eğitim ve görev safahatının ana başlıkları böyle.
 
Ehliyetli hocaların gözetiminde ciddi bir eğitim ve 32 yıllık din hizmeti.
 
2016 yılının ilk aylarında, “başından geçen ilginç bir olayı anlatır mısın?” dediğimde anlattığı öyküyü şimdi sizlerle paylaşıyorum:
           
Onun hayatından sizlere nakledeceğim bu ibretlik öykü inanıyorum ki okuyucuları derinden etkileyecek, dünya malına tamah ederek yanlış yapan insanların başına ne gibi felaketlerin gelebileceği daha iyi anlaşılabilecektir.
 
Yıl 1979…
 
Fatih Müftülüğüne bağlı, Sümbül Efendi camiinde görevlidir kahramanımız…

Aynı bölgedeki Dokurhan camiinde de görev yapan hocamız, ticarete de yatkındır,  meraklıdır ve ailesinden aldığı mali destekle, görevi yanı sıra ticaret yapmayı tasarlamaktadır.
 
Bir yakın akrabasına düşüncesini açar, aradığı ilgiyi bulamaz, “enişteyi zengin mi edeceksin?” diyen akraba kızının sözleri üzerine kızgınlıkla sokağa atar kendini.

Türbe ziyaretleri yapar, nasihat alabileceği tecrübeli hocaları araştırır, sohbet meclislerine gider, Kilis’te Kadiri Şeyhi konumunda olup İstanbul’a misafir olarak gelmiş bir zatla karşılaşır, ona içindeki düşünceleri açıklar, “ticaret yapmayı, görevimin yanı sıra para kazanmayı arzu ediyorum, yakın sandığım bir akrabamdan hiç de hak etmediğim bir muamele gördüm, ne buyurursunuz?”
 
“O gün orada aldığım çok önemli bir nasihati, o Kadiri şeyhinin sözlerini tutamadığım için çok zarar gördüm” demiştir, bu mülakatı yaptığımız 15 Şubat 2016 tarihinde, Halil hoca…
 
Ardından da, 37 yıl önce aldığı nasihati şöyle açıklamıştır: “Halil hocam, genç kardeşim, hafızım… Aza kanaat et! Senin yaptığın görev çok önemlidir! Başkaca bir iş yapmana gerek yok! Kazandığın sana yeter! Senin huzurun ve mutluluğun rızkının azlığındadır! Sana tavsiyem budur!”
 
O haftalarda, kararsız, kızgın, üzgün, yolda yürürken, Bilal isimli, altın ve gümüş atölyesinde çalışan bir arkadaşıyla karşılaşır, başından geçenleri anlatır, o kişiden, beraber iş yapma, yani ortaklık teklifi alır.  

Kuyumcu dükkânı açarlar…

“Sen memursun, yasal olarak ticaret yapman uygun olmaz, dükkânı benim üzerime yapar, noterden de daha sonra dükkânın her ikimize ait olduğuna dair bir sözleşme yaparız…” sözlerine inanır, güvenir. Her ikisinin eşit miktarda koydukları sermaye ile kuyumculuk serüveni başlar. Aldandığını, aldatıldığını yıllar sonra anlayacaktır.

Bilal, işi bilmektedir. İşin püf noktalarını da…
 
Halil hoca da çevresi ve ticari zekâsı ile kısa sürede mesleğin inceliklerine vakıf olmuştur. Hem görevinde hem de işinde titizdir… Dükkânı yürüten, işi genişleten odur.
 
Kârdan, çok az para alıp, vitrinlerdeki altınları artırırlar.
 
Yıllar hızla geçer.
 
Üç dört yıl geçmesine rağmen, noterden, dükkânın her ikisine ait olduğuna dair yapılması gerekli belge bir türlü çıkarılmaz…
 
Bazı dostlarının hatırlatmasıyla, Halil hoca, noter işleminin yapılmasında ısrarlı olur, ama ortak, işi yokuşa sürer…
 
“Öyleyse,  iki dükkân açalım, işleri ayıralım veya 150.00 TL’ye dükkânı bana ver” der, aldığı olumsuz yanıt üzerine, 500.000 TL’ye kadar fiyatı yükseltir… Ancak, o zaman ortağının gerçek niyetini, “senin bu dükkânda hiçbir hakkın yok, hepsi benimdir, özel eşyalarını topla dükkânı terk et!” sözleriyle öğrenir ve dünya başına yıkılır…
 
Yıl 1984’tür…
 
Altı yılını vermiştir bu işe Halil hoca…
 
Gece gündüz çalışmış, hem görevini hem işini birlikte yürütmüştür.
 
Kolay pes edecek bir adam da değildir…
 
Kapışırlar, Bilal’ı, araya girenler zor alırlar elinden…
 
Dört - beş yıllık emek boşa gitmiştir ve hukuken Halil Bey’in yapabileceği hiçbir şey yoktur.
 
Ama hukuk dışı yapabileceği bazı şeyler gelir aklına hocamızın…

“Hocam! Böyle şey olmaz, sen kabul etsen de biz kabul edemeyiz, müsaade et şu adamı kaçıralım, hakkın olan paraları ondan alalım!” diyen bazı dostlarına da izin vermez.
 
Kendi işini kendisi halledebilecek güç ve cesarete sahiptir.
 
Ne yapacağını, nasıl yapacağını düşünmeye başlar. “Keşke az bir rızıkla mutlu olmayı tercih etseydim” diye geçirir içinden…
 
Altı yıl önceki Kadiri şeyhin nasihatlerini hatırlar.

Hüzünlenir.
 
Yeniden nasihate ihtiyacı olduğunu hisseder. Ama şeyh efendi, Kilis’te, kim bilir nerededir! “İstanbul’da, danışabileceğim niceleri vardır, başkaları vardır, bir araştırayım, bana akıl verecek birisini bulurum” der.
 
Araştırır, soruşturur, kendisine önerilen “Ali Yakup Efendi” isimli şahsın kapısını çalıp derdini anlattığında şu yanıtla karşılaşır: “Ah delikanlı ah! Gördüğün gibi hasta yatağımdan zorla kalktım, geldim. Keşke, derdine çare bulabilsem… Ben, derdi dünya olan bir insanım. Senin derdine derman olabilecek insanın, dünyayla alakası olmamalıdır. Sana birisini tavsiye edebilirim. Sana yol gösterebilecek kişi ‘Gönenli Mehmet Efendidir ancak! Ona git, istersen telefonunu vereyim.”
          
Halil hoca, Gönenli Mehmet Efendiyi tanıdığını, kendisini bulabileceğini söyler ve oradan ayrılır.
 
Gönenli Mehmet Efendi, 1950-1985 yılları arası İstanbul’a din eğitimi amacıyla gelen pek çok öğrencinin yeme, içme, barınma ve burs ihtiyaçlarını karşılayan, zenginlerin zekat ve bağışlarını öğrencilere ulaştıran evliyadan bir şahsiyettir. Manevi sıkıntısı olan kimselerin de dertlerini açarak derman buldukları, son yüzyılın en saygın, en meşhur âlimlerindendir.
           
Sultan Ahmet Camii İmam Hatibi ve İstanbul Vaizi olarak görev yapan Gönenli Mehmet Efendinin ‘Sümbül Efendi Camii’nde vaaz vereceği gün, caminin 150 metre kadar uzağında durup beklemeye başlar, Halil Ovalı…
                                                                                      
Ve o müthiş günü, kader çizgisinin veli bir zat tarafından nasıl hayra çevrildiğini şöyle anlatır:
 
Hoca Efendi, cami kapısından dışarı çıktı, epey uzağında olmama rağmen bana baktı, “Sen”, dedi, “Sen! Gel buraya, eliyle de işaret etti, sağa sola bakma, sana söylüyorum, gel yanıma!”
 
Koşarak gittim, elini öptüm, “anlat derdini, durma anlat!” dedi, tereddüt ettiğimi görünce, “anlat hadi!” dedi, sert ve tok bir sesle…
 
Anlattım.
 
Elini omzuma koydu.
 
“Dünya malı, dünyanın serveti, dünyada sahip olduğumuz her şey Allah’ındır. Mülk onundur. Allah verir, Allah alır. Her şey Hak’tandır. Bunu böyle bil! Tamam mı? Haydi, yürü git şimdi!”
 
“İşte o anda, o sözleri işitir işitmez, müthiş bir ferahlık hissettim. Bütün sıkıntılarım kayboldu. Huzur buldum, manevi bir rahatlığa kavuştum. Sonra, Kasımpaşa’daki Dergâha gittim, Kadir-i Şeyhin zikir halkasına iştirak ettim. Mutluluğu yakalamıştım.
 
Kaybettiklerime üzülmeden, görevimi sürdürdüm.
 
Sonra, neler oldu biliyor musun?”
 
“Neler oldu?” diye sordum.
 
Şöyle devam etti:
 
“Üç dört yıl içinde…

Benim hakkımı gasp eden o kişi, iflas etti, mafyanın eline düştü,  Tekirdağ yolu üzerinde bulunan 100 dönüm civarındaki arazisini bir şekilde yitirdi…
 
İstanbul’daki 4 dairesini kaybetti.
 
Ve bir gün…
 
Koca Mustafa Paşa’da, görev yaptığım camiye giderken, Bilal isimli o kişi karşıma dikildi. Benden bir lira istedi. Ben ona on lira verdim.
 
Gülerek yanımdan ayrıldı.
 
Beni tanımamıştı.
 
Acıyarak baktım ardından, zira aklını kaybetmişti.

Fazla değil, bir iki hafta sonra bir arkadaş, ‘duydun mu Halil hocam, duydun mu, Bilal ölmüş!’ dedi.
 
Oh olsun demedim, onun adına üzüldüm yine de…

Alma mazlumun âhını çıkar aheste aheste ata sözünü hatırladım.”
 


 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hoca 5 ay önce

İbretlik bir yaşam..