DiNiHABERLER.COM / öZEL iÇERiK

"Ricalu'l gayb (kutup, gavs, abdal...) telakkisinin ortaya çıkışı - 1"
 başlıklı yazımızın ikinci bölümüne bu gün devam ediyoruz. Konunun tarikat tabanlı cemaatlerce pek hoş karşılanmadığını üzülerek gördük. 

Özellikle Süleymancıların bu yazılardan hoşlanmadığını biliyoruz. Kusura bakmasınlar ama İslam'a hizmet adıyla milletin önüne düşenlerin temelsiz bir dini anlayışı topluma sunup ümmeti parçalamasına daha fazla seyirci kalamazdık.

Umarız bu yazılarımızdan sonra kendi sahip oldukları bilgiyi gözden geçirir ve gerekli araştırmaları yaparak doğru olan bilginin peşine düşerler.

Bu tür konulara şahit olan bir müslümanın delilli bir şekilde iman etmesi beklenirken hakkında hiçbir ayet ve hadis bulunmayan bu tür bilgiler karşısında tabi olduğu grubun anlayışını tercih etmek ve dinin aslında varmış gibi telakki etmek İslam inancı ve ahlakıyla bağdaşmaz. 

İslam, insanların uydura geldiği bir düzen değil sonunda cennet vaadi ve cehhennem tehdidi olan ve Allah'ın peygamberini dahi dini vahyedildiği şekliyle tebliğ etmediği takdirde "bel kemiğinden yakalamakla" tehdit ettiği ciddi bir olgudur.

Gerek bu gerekse başka bir konuda İslami bir meseleyi ele alırken cemaat veya kişi noktasından olaya bakmak yerine anakaynaklarla olaya bakmak gerekir.

Okuyucularımız hayatın ritmine kendisini öyle bir kaptırmış ki iman ettiği dinin İslam olduğundan habersiz doğru yanlış, bilip bilmeden her ne hoşlarına gitmeyen konu varsa muhalefet etmeyi marifet sanıyor.


Dinihaberler.com asla İslami konularda bid'at ve hurafelerle hareket etmez. Din ile Dinin altında oluşan kültürü net olarak birbirinden ayırır ve okuyucularına sahih bilgileri ulaştırma gayreti güder. Bu nedenle yayınladığımız yazılarda okuyuculardan ricamız kültürel reflekslerle değil Müslüman refleksiyle hareket ederek tepki vermeleri.

Unutmayınız ki Allah, ahirette bizleri insanların uydura geldiği şeylerle değil vahyettiği ve kontrol altında tuttuğu Peygamberin rehberliğinde vaz edilen hükümlerle hesaba çekecek. 


Ricalu'l-Gayb konusu müslümanların hassas olduğu bir konu. Bu nedenle bu konuyla ilgili ayet ve hadisleri iyi bilmek gerekiyor. 
Allah Resulü kendi söylemediği bir sözü kendine isnat edenleri şu sözleriyle uyarmış ve tehdit etmiştir:

 
  • “Benim ağzımdan yalan uydurmayınız! Her kim benim ağzımdan yalan söylerse Cehennem’e girsin!” (Buhârî, İlim, 38)
 
  • “Her kim, söylemediğim şeyleri bana isnâd ederse Cehennem’deki yerine hazırlansın!”(Buhârî, İlim, 38)
 
  • “…Her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa Cehennem’deki yerine hazırlansın!.” (Buhârî, İlim, 38)
 
  • “Kim, yalan olduğu bilinen bir sözü benim hadisim olarak naklederse o da yalancıların biridir.” (Müslim, Mukaddime, 1; Tirmizî, İlim, 9/2662; İbn-i Mâce, Mukaddime, 5/39; Ahmed, I, 112)

Ayrıca Allah, Kalem Suresi 36-41. ayetlerde bu gibi konularda Müslümanları şu şekilde tehdit ediyor: "Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa size ait bir kitabınız var da (bu batıl hükümleri) ondan mı okuyorsunuz? Onda, "Seçip beğendiğiniz her şey mutlaka sizindir" (diye mi yazılı?) Yahut bizden, her ne hükmederseniz mutlaka öyle olacağına dair Kıyamete kadar sürecek kesin sözler mi aldınız? Sor onlara: "Onların hangisi bu (iddianın doğruluğu)na kefildir?" Yoksa onların ortakları mı var? Doğru söyleyenler iseler, haydi getirsinler ortaklarını! "

Prof. Dr. Ahmet Yıldırım'ın büyük emek verip hazırladığı işte o araştırma ve sonuçları...


SUFİLERİN RİCALU'L-GAYBLA İLGİLİ KULLANDIĞI AYETLER

Mutasavvıflar kendi görüş, yaşayış ve düşüncelerini teyit etmek maksadıyla Kur'an ve hadisten deliller aradıkları bilinmektedir. Eğer düşüncelerini teyit için kullandıkları ayet ve hadislerde uygun anlam yoksa, nasları o görüş istikametinde kendilerine has metodlarıyla te’vil ve yorumlamışlar, hatta bu durumları dikkatten kaçmamış ve dinin zâhirinden uzak ve garip olarak nitelendirilmiştir.[1] Bu durum onların ricalu’l-gayb telakkisi için de geçerlidir. Şimdi bu bağlamda ricalu’l-gaybla ilgili kullandıkları naslara göz atalım:

Ayetlerin anlamı gayet açık ve net iken sırf kendi evhamlarını Kur'an ile destekleme adına ayetleri anlamlarından kaydırmak bir Yahudilik özelliğidir. Allah ahirette ne ile mesul tutacağını açık açık belirtmişken ayetlerin anlamını bu şekilde oraya buraya sündürmek Allah'a iftiradır. Birileri adeta kendini Peygamberden üstün görüp Allah'ın Peygamberine bildirmediği şeyin kendilerine vahyedildiğini iddia etmeleri haddi de aşmaktır. Hem bunların bir müslüman için ahirette zarardan başka hiçbir faydası da yoktur. (*)

l- “Arzı döşedik ve oraya sabit dağlar (revâsî) yerleştirdik.”[2] Sulemî ayetle ilgili olarak şu değerlendirmeleri nakleder: Bazı sûfilere göre manası: Arzı serdi, onu zahiren yüksek dağlarla tuttu. Hakikatta arz, mahlukat, dağlar da velîlerdir. Allah velîlerle yaratıklarını tutar, onların bereketiyle belayı defeder. Velîlerin üstünde evtâd, evtâdın üstünde de er-revâsî vardır. Bir felaket zamanında kulların merci’i evtâd, evtâdın merci’i da revâsîdir. Revâsî Allah velîlerinin havassıdır.[3]

2- “O, yeryüzüne sabit dağlar (revâsî) yerleştirdi.”[4] Sulemî, Kasım’a göre revasî, halkı idare eden seçkin velîlerdi. Bu söz bunların umum velîlerin üstünde, onları idare eden kimseler olduklarını gösterir. Bunları sadece kutub idare eder. Kutub bütün evliyanın kıvamıdır. Revâsî kutuptan aşağı olan veliler olduğunu belirtir.[5]

3- “Andolsun ki Allah İsrail oğullarından söz almıştı. Onlardan on iki reis seçip göndermiştik.”[6] Ebûbekir el-Verrâk diyor ki: “Her ümmete ahyâr, budala, evtâd, vs. bulunur. Nitekim Allah “onlardan on iki reis göndermiştik” buyurmuştur. ihtiyaç ve zaruret halinde onlara başvurulur.[7]

4- “Sonra Allah yedi semayı iki günde yarattı. Her semaya kendilerine ait hususları vahyetti. Biz dünya semasını kandillerle donattık. Ve onu koruduk. Bu her şeye galip ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.”[8] İbn Arabî bu ayetten hareketle; yedi semada bulunan yedi gezegenin kendi yörüngelerinde seyretmeleriyle meydana gelen ulvî ve suflî etkilerle ilgili ilim ve esrarın kalplerine tevdi edildiği yedi şahıs vardır ki, bu semalarda makamları olan peygamberlerin ruhaniyeti ile bunların her birinin ilişkisi vardır. Allah Teâlâ yer yüzünü yedi bölgeye (iklime) ayırmış, mümin kullarından da yedi kişiyi seçmiş ve onlara abdal demiştir. Her bedel için bir iklim vardır. Allah bu iklimi onunla tutar. İbn Arabî daha sonra hangi iklime hangi bedelin indiğini ve hangi ayetleri vird edindikleri verir.[9]

5- “Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilemez.”[10] Ricâlu’1-gayb Allah dostluğunun gizliliğinden kinayedir. Bu ayetin ifade ettiği budur,denilmiştir.[11]
   
SUFİLERİN RİCALU'L-GAYBLA İLGİLİ KULLANDIĞI HADİSLER

Konuyla ilgili olarak bulduğumuz bütün rivâyetlere yer vermeyeceğiz. Daha çok makbul ve itimada en yakın kabul edilenler üzerinde duracağız.

1- Şurayh b. Ubeyd anlatıyor: Hz. Ali Irak’ta iken yanımda Şam ehlinden bahsedildi ve “Ey müminlerin emiri! Onlara lanet oku” denildi. Hz. Ali: -Hayır! Ben Hz. Peygamber’in (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: “Abdallar Şam’da bulunurlar. Onlar kırk kişidirler. Onlardan biri ölürse Allah onun yerine bir başkasını getirir. Onların (duaları) sebebiyle yağmura kavuşulur ve düşmana karşı yardım gelir. Şam ehlinden azap onların (duaları) sebebi ile kaldırılmıştır.”

(Hadis Hz. Ali döneminde başlayan fitnelerle doğrudan ilişkili olarak Şam ve bölgeye yönelik bir kutsallık kılıfı arama gayreti olduğu dikkat çekiyor. Şam ehlinden azap kaldırıldığından söz ediyor. Oysa Kur'an'da hiç bir şekilde bölgesel veya etnik bir cennet vaadi bulunmadığı gibi şu an Şam ve bölgedeki savaş bu hadisle tam bir çelişki arzediyor. (*)


Ahmed b. Hanbel’in Şurayh b. Ubeyd’den rivâyet ettiği hadisi[12] Abdurrezzâk da “Sıffîn savaşında bir kişi: Allahım! Şamlılar’a lanet et, diye beddua edince, Hz. Ali ona şöyle dedi: “Şamlılar’ın hepsine toptan lanet etme.(üç defa tekrar ederek) Çünkü orada abdal vardır” şeklinde Abdullah b. Safvân’dan nakletmiştir.[13] Benzer rivâyeti Taberânî Ali b. Ebî Tâlib’den haber vermiştir.[14] Muhammed b. Hellâl de bu şekliyle hadisi Kerâmetu’l- evliyâ adlı eserinde rivâyet etmiştir.[15] Ziya el-Makdisî bu rivâyetin merfû olmadığını söylemiştir.[16] Heysemî, Ahmed b. Hanbel rivâyetinin isnadı hakkında, ricâlinin Şurayh b. Ubeyd dışında Buhârî ve Muslim’in ricalinden olduğunu belirtmiştir.[17] Ayrıca bu tarıkın Şurayh’ın Hz. Ali ile karşılaşmaması sebebiyle munkatı olduğu söylenmiştir.[18] Suyûtî hadisi hasen kabul etmiştir.[19]  İbn Manzûr da hadisi eserine almıştır.[20] İsnadı problemli olan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir.

Hadis zaten İslam'da menedilen lanet anlayışı ile bağdaşmamaktadır. Allah Resulü zaten kendisinin lanetçi olarak gönderilmediğini beyanla bir müslümanında bir şahsa veya kavme lanet etmesi hadisin isnadı kadar pek akli de görünmüyor. (*)

2- Ebû Saîd el-Hudrî’den, “Ümmetimin abdalları amelleriyle cennete girmeyeceklerdir. Onların cennete girişleri Allah’ın rahmeti, nefislerinin sehaveti ve müslümanların merhametiyle olacaktır.”

Beyhakî  ve Aclûnî’nin[21] Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet ettiği hadisi Hakîm Tirmizî[22] ve İbn Ebi’d-Dunyâ Hasan Basrî’den “Ümmetimin abdalları ne çok namaz kılmakla ne çok oruç tutmakla ne de çok sadaka vermekle cennete gireceklerdir. Onların cennete girişleri Allah’ın rahmeti, nefislerinin sehaveti ve gönüllerinin selametiyle olacaktır” şekliyle eserlerinde zikretmişler, İbn Ebi’d-Dunyâ’nın eserini tahkik eden muhakkık tarafından isnadının cidden zayıf olduğu belirtilmiş[23] ve Elbânî de aynı kanaate katılmıştır.[24] İsnadı problemli olan rivâyete daha ihtiyatla yaklaşmak gerekir.

3- İbn Mes’ûd’dan, “Ümmetimden kırk kişi Hz. İbrahim’in kalbi üzere bulunur. Onların duaları vesilesiyle Allah yer ehlinden (belâları) defeder. Bunlara abdal denilir. Onlar bu dereceye ne namazları ne oruçları ne de sadakaları sebebiyle ulaşmışlardır. Ashap: “Ne ile ulaştılar bu dereceye? diye sorduklarında, Rasûlullah (s.a): “Cömert olmaları ve müslümanlara nasihat etmeleri sebebiyle” buyurmuştur.

Ebû Nuaym eserine aldığı rivâyeti, ayrıca bu rivâyetin A’meş’in Zeyd’den olan tarikini garip telakki etmekte, kendisi ise Ebü Recâ hadisini naklettiğini belirtmektedir.[25] Hadisi Taberânî de nakletmekte[26], Heysemî, Taberânî’nin hadisi Sâbit b. Ayyâş’tan, o da Ebû Recâ el-Kelbî’den rivâyet ettiğini belirtmekte, bu ikisini de tanımadığını söylemektedir.[27] Zerkeşî, Hanâbile’den Muğnî sahibi İbn Kudâme’den rivâyetin garib olduğu görüşünü nakletmektedir.[28] Aclûnî eserine almakta[29], Elbânî ise “daîfun cidden” hükmünü vermektedir.[30] İsnadı sağlam olmayan rivâyete son derece ihtiyatla yaklaşmak gerekir.

4- Abdullah b. Mes’ûd’dan, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Allah halk içinde kalpleri Hz. Adem’in (a.s) kalbi üzerinde olan üç yüz, Hz. Mûsa’nın kalbi üzerinde olan kırk; Hz. İbrahim’in kalbi üzerinde yedi; Cebrail’in kalbi üzerinde olan beş; Mikail’in kalbi üzerinde üç; İsrafil’in kalbi üzerinde bir kulu vardır. Sonuncusu öldüğünde yerine üçlerden; üçlerden biri öldüğünde beşlerden; beşlerden biri öldüğünde yedilerden; yedilerden biri öldüğünde kırklardan; kırklardan biri öldüğünde üç yüzlerden; üç yüzlerden biri öldüğünde de halktan biri onun yerine geçer. Onların duaları sebebiyle Allah Teâlâ mahlukatı diriltir, öldürür, yağmur yağdırır, bitkileri bitirir ve yeryüzüne gelmesi muhtemel belaları defeder.

İbn Mes’ûd’a; Allah’ın onları sebebiyle diriltmesi ve öldürmesi nasıl mümkün olabilir? diye sorulduğunda cevaben;

Çünkü onlar ümmetlerin çoğalması için Allah’a dua ederler ve bu sebepten dolayı da ümmetler çoğalır. Zulmedenlere beddua ederler. Allah Teâlâ da onların boyunlarını kırar. Yağmur yağması için dua ederler ve yağmur yağar. Bereket için dua ederler. Böylece yeryüzünde onların duaları sebebiyle ekin olur. Dua ederler ve duaları sebebiyle her türlü bela yeryüzünden kalkar.”

Bu hadisi Ebû Nuaym ve İbn Manzûr[31] eserlerinde rivâyet etmişlerdir. İbnu’l-Cevzî Mevdûat’ına, İbn Arrâk ve Aclûnî eserlerine almış[32], Şevkânî ise isnadında bilinmeyen kimseler bulunduğunu söylemiştir.[33] Zehebî, İbn Mes’ûd’a sorulan soru dışındaki bölümü Mîzân’da Osman b. Ammâre’nin tercemesinde rivâyet etmiş ve sonunda şöyle demiştir: “Bu yalanı uyduranı Allah kahretsin.”[34] İbn Hacer de aynı kanaate katılmıştır.[35] Elbânî uydurma olduğuna hükmetmiş[36], Suyûtî de el-Haberu’’d-dâl adlı eserine almıştır.[37] Uydurma olduğu açıktır.

5- İbn Ömer’den, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Her devirde ümmetimin hayırlıları beş yüz kişidir. Abdal kırk kişidir. Abdallardan birisi ölürse Allah onun yerine beş yüzlerden birisini koyar. Beş yüzler ve kırklardan hiçbir eksilme olmaz. Ashap: Ey Allah’ın Rasûlu! Bunların amellerini bize haber verir misin? dediler. Rasûlullah (s.a): “Onlar kendilerine zulmedenleri affederler. Kendilerine kötü davrananlara iyi davranırlar. Allah’ın kendilerine verdiği şeylerde başkalarına pek cömert davranırlar. Buna Allah’ın kitabındaki şu ayet delildir: “0 (takva sahibi ola)nlar bollukta darlıkta Allah için harcarlar, öfke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever.”(Al-i İmrân, 3/134)

İbnu’l-Cevzî, Ebû Nuaym[38] ve İbn Manzûr’un[39] eserlerinde rivâyet ettiği hadisin uydurma olduğuna hükmetmiş[40], Elbânî de bu hükme katılmıştır.[41] Şevkânî sahih olmadığını, isnadında bilinmeyen kimselerin bulunduğunu belirtmiştir.[42] Aclûnî[43] ve İbn Arrâk rivâyeti eserlerinde zikretmiş[44], Suyûtî de el-Haberu’d-dâl adlı eserine almıştır.[45] İsnadı uydurma olan rivâyetin metnin de uydurma olduğu açıktır.

6- Ubâde b. Sâmit’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Bu ümmetten abdal otuz kişidir. Hepsinin kalbi Hz. İbrahim’in kalbi üzerinedir. Onlardan biri öldüğünde Allah onun yerine başka birini koyar.”

Bu hadisi Ahmed b. Hanbel bu tarikiyle merfû olarak rivâyet etmiş, ancak Ahmed b. Hanbel hadisin ravilerinden Hasan b. Zekvân’m “munkeru’l-hadîs” olduğunu söylemiştir.[46] İbn Kesîr, Buhârî’nin Hasan’ı sika kabul ettiğini, diğerlerinin onu zayıf kabul ettiklerini, Ahmed b. Hanbel ise Hasan’nın hadislerinin bâtıl olduğunu belirtmiştir.[47] Hakîm Tirmizî rivâyeti Nevâdiru’l-usûl’de[48] ve Muhammed el-Hellâl Kerâmetu’l-evliyâ’sında rivâyet etmiştir.[49] Heysemî bu hadisin ricalinin Abdu’l-vâhid b. Kays dışında sika olduğunu belirtmiş, İclî ve Ebû Zur’a Abdu’l-vahid b. Kays’ı sika, bu ikisinin dışındakiler onu zayıf kabul etmiştir.[50] Zerkeşî hemen hemen aynı görüşlere yer vermiş, burada rivâyet yönünden gevşekliğin gizli olmadığını, ricalinin ihtilaflı olduğunu ve rivâyetin eimme-i cumhura göre hasen olduğu kanaatini belirtmiştir.[51] Suyûtî ise rivâyete sahih demiştir.[52] Elbânî ise tam aksine bu hadise munker demiştir.[53] Derviş el-Hût bu hadisi eserinde zikretmiş ve abdal hadislerinin pek çok tariklerinin bulunduğunu ve hepsinin zayıf olduğunu belirtmiştir.[54] Suyûtî de el-Haberu’’d-dâl adlı eserine almıştır.[55] İsnadı sağlam olmayan rivâyete hasen ve sahîh demek çok zordur. Rivâyete munker demek daha uygun düşmektedir.

7- Ubâde’den, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Ümmetimde abdallar otuz tanedir. Yeryüzü onlar sebebiyle ayaktadır, onlar sebebiyle yağmura mazharsınız, onlar sebebiyle yardıma mazharsınız.”

Ubâde’den rivâyet edilen bu ikinci hadisi Taberânî Amru’l-Bezzâr o da Anbesetu’l-Havvâs’tan nakletmiş, fakat Heysemî “her ikisini de tanımıyorum, diğer ravileri Buhârî ve Müslim’in ricalindendir” demiş[56], Suyûtî rivâyeti sahih kabul etmiştir.[57] Ubâde hadisi hakkında râvisi Hasan b. Zekvân yüzünden Urfa mebusu Safvet Efendi ile İzmirli İsmail Hakkı arasında uzun münakaşalar cereyan etmiştir.[58] Suyûtî de bu hadisi el-Haberu’d-dâl adlı eserine almıştır. Ancak her nedense Suyûtî, Taberânî’de bulunan ikinci tarike yer vermiş, Musned’de bulunan birinci tarik hakkında Heysemî’nin sözünü hem ona isnad etmemiş hem de eksik vermiştir. Değindiği ikinci tarik hakkındaki Heysemî’nin tenkidine ise hiç yer vermemiştir.[59] Isnadı problemli olan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir.

8- Enes’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Yeryüzü Hz. İbrahim gibi kırk kişiden hali kalmayacaktır. Yeryüzünde yaşayanlar onların duaları sebebiyle yağmura ve ilahî yardıma erişirler. Onlardan her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir.”
Hadisi Taberânî’nin Evsat’ında rivâyet etmiş, isnadındaki İshak’ın teferrüd ettiğini (tek kaldığım) söylemiştir.[60] Heysemî de Taberânî’nm Evsat’ında rivâyet ettiğini belirterek isnadının hasen olduğunu söylemiştir.[61] Ayrıca Sulemî Tabâkât’ında nakletmiştir.[62] Ortada teferrüd varken rivâyete hasen demek zordur.

9- Enes’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Abdallar kırk erkek ve kırk kadındır. Erkeklerden her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir. Kadınlardan her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir.”
Rivâyeti Muhammed el-Hellâl[63], Deylemî[64], İbnu’l-Cevzî[65], İbn Arrâk[66], Aclûnî[67] ve Suyûtî[68] eserlerinde rivâyet etmiştir. İbnu’l-Cevzî bu hadisin mevzu olduğunu söylemiştir. Rivâyetin muteber kabul edilen eserlerde değil de daha çok zayıf ve mevzu hadisleri toplayan eserlerde yer alması mevzu olma ihtimalini artırmaktadır.

10- Enes’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Abdallar kırk kişidir. Yirmi ikisi Şam’dadır. On sekizi Irak’tadır. Her ne zaman onlardan biri ölürse bir başkasını onun yerine geçer. Kıyamet anında hepsi ölürler.”
Hakîm Tirmizî’nin[69] hakkında ihtilaf olmadığım söylediği hadisi Muhammed el-Hellâl Kerâmetu’l-evliyâ’sında[70] İbnu’l-Cevzî Mevdûât’ında[71], Aclûnî[72] ve İbn Arrâk eserlerinde zikretmiş[73] Şevkânî mevzu bir nüshadan rivâyet edildiğini belirtmiş[74] ve İbnu’l-Manzûr eserinde[75] rivâyet etmiştir. İbn Adî bu isnadla pek çok rivâyet olduğunu, onları bize İbnu’z-Zubeyr’in rivâyet ettiğini ve munker olduklarını belirtmektedir.[76] Ayrıca Sulemî de Kitâbu’ l-erbaîn fi’ t-tasavvuf adlı eserinde zikretmiştir.[77] Rivâyetin muteber kabul edilen eserlerde değil de daha çok zayıf ve mevzu hadisleri toplayan kaynaklarda yer alması, rivâyetin mevzu olma ihtimalini artırmaktadır.

Ayrıca abdalların sayılan hakkında çeşitli rivâyetler bulunmaktadır. Fudayl b. Fedâle bir rivâyette şöyle der: “Abdallar Şam’dadır. Yirmi beşi Humus’ta, on üçü Dımaşk’ta, ikisi Beysan’da bulunur.”[78] Hasan b. Yahya ise “Dımaşk’ta abdallardan on yedi nefs, Beysan’da dört nefs bulunur.”[79] İbn Şevzeb “Abdallar yetmiş kişidir. Altmışı Şam’da, onu diğer yerlerde bulunurlar.”[80] Ebû Abdullah el-Mağribî ise yerleri hususunda şöyle demektedir: “Abdallar Şam’da, nucebâ Yemen’de, ahyâr Irak’ta bulunur.”[81] Osman b. Atâ’nın babasından yaptığı bir rivâyete göre babası şöyle demiş: Abdal kırk insandır. Ben de kendisine: Kırk erkek değil mi diye sorunca o; “Kırk erkek deme, kırk insan de. Çünkü içlerinde kadınlar da olabilir.”[82] Bu rivâyetler hadis değildir. Bazı zatların sözleridir. Sözler arasında gerek abdalın sayı ve gerekse bulundukları yerler itibariyle çelişkiler mevcuttur.

11- Enes’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Ümmetimin direkleri Yemen’in salihleridir. Şam’da ise abdallardan kırk kişi bulunur. Her ne zaman onlardan biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir. Onlar bu dereceye ne çok namazları ne de oruçlarıyla ulaşmış değillerdir. Fakat onlar bu dereceye nefislerinin cömert, gönüllerinin kötü duygu ve düşüncelerden selamette olmaları ve müslümanlara nasihat etmelerinden dolayı ulaşmışlardır.”
Rivâyete Muhammed el-Hellâl, İbn Manzûr ve Suyûtî[83] eserlerinde yer vermişlerdir. Rivâyetin muteber kabul edilen eserlerde yer almaması, rivâyete son derece ihtiyatla yaklaşmayı gerekli kılmaktadır.

12- Enes’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Ümmetimin abdalları ne çok namaz kılmakla ne çok oruç tutmakla, ne de çok sadaka vermekle cennete gireceklerdir. Onların cennete girişleri Allah’ın rahmeti, nefislerinin sehaveti ve gönüllerinin selametiyle olacaktır.”

İbn Ebi’d-Dunyâ hadisin Hasan Basrî’den olan rivâyetini zikretmiş ve burada muhakkık isnadının cidden zayıf olduğu söylemiş[84] ve Elbânî de aynı kanaata katılmıştır.[85] Suyûtî hadisi el-Haberu’d-dâl adlı eserine almıştır.[86] Benzer rivâyeti Muhammed el-Hellâl Ali b. Talib’ten rivâyet etmiştir.[87] Rivâyetin zayıf olduğu ortadır.
Enes’ten yapılan rivâyetlerin tamamını beş tarikten veren Suyûtî, ancak Taberânî’den olan rivâyete hasen demiştir.[88] İbn Arrâk bu rivâyetlerde sahih bir rivâyet bulunmadığım söylemiş ve isnad yönüyle durumlarım açıklamıştır.[89] 

Suyuti'nin ele aldığı hadisler çoğunlukla mevzudur. Suyuti'nin hadise yaklaşımı ilmilikten uzak daha çok duygusal ve kültüreldir. (*)

13- Şehr b. Hevşeb anlatıyor: “Mısır fethedilince Mısırlılar Şam ehline sövdüler. Bunun üzerinde Avf b. Mâlik kaftanından başını çıkararak şöyle dedi: “Ey Mısır ehli! Şam ehline sövmeyiniz. Çünkü Rasûlullah’ın (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: “Onların içlerinde abdallar vardır. Onların sebebiyle yardım olunur, rızıklanırsınız.”
Heysemî Taberânî’nin rivâyet ettiğini belirttiği hadisin isnadında Amr b. Vâkid’in bulunduğunu ulemanın çoğunluğunun onu zayıf kabul ettiğini, Muhammed b. Mubarek es-Sûrî’nin sika kabul ettiğini, Şehr hususunda da ihtilaf ettiklerini, geri kalan ricalin sika olduğunu belirtmektedir.[90] Suyûtî ise rivâyetin hasen olduğunu söylemiştir.[91] İbn Manzûr da haberi eserinde nakletmiştir.[92] Rivâyetin muteber kabul edilen eserlerde yer almaması, rivâyete daha ihtiyatla yaklaşmayı gerekli kılmaktadır. Suyûtî’nin hasen demesi ölçü değildir. Çünkü hadis değerlendirme konusunda Suyûtî’nin  mütesahil olduğu bilinmektedir.

14- Muâz b. Cebel’den, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Şu üç haslet kendisinde bulunan dünyanın ve ehlinin ayakta durduğu abdallardan olur: Kadere rıza, Allah’ın haramlarına karşı sabır ve Allah için kızma.”
Deylemî hadisi Muâz b. Cebel’den rivâyet etmiş[93], Elbânî, isnadındaki Meysere b. Abdirabbih’ın yalancı ve hadis uydurucusu olarak meşhur olduğundan dolayı rivâyeti mevzu kabul etmiştir.[94] Aclûnî, merfû olarak nitelendirdiği rivâyeti abdalın alametlerini zikrederken vermiştir.[95] Rivâyetin muteber kabul edilen eserlerde değil de daha çok zayıf ve mevzu hadisleri toplayan kaynaklarda yer alması, rivâyetin mevzu olma ihtimalini artırmaktadır.

15- Ummu Seleme’den, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Bir halifenin ölümü sırasında ihtilaf olacak. 0 sırada Medine ehlinden bir adam kaçarak Mekke’ye gidecek. Mekke ehlinden bir kısmı ona gelecek ve onu istemediği halde (evinden) çıkaracaklar. Rükn ile Makam arasında ona beyat edecekler. Onlar için (ortadan kaldırmak) Şam’dan bir ordu gönderilecek. Ordu Mekke ile Medine arasında bir yer olan Beyda denilen yerde yere batırılacak. İnsanlar bu (olağanüstü) durumu görünce Şam’ın abdalı ve Irak halkının velîleri ona gelip bey’at ederler...”
Ebû Davûd’un, Ahmed b. Hanbel’in ve Ebû Ya’la’nın[96] Ummu Seleme’den merfû olarak rivâyet ettiği hadisi, Abdurrezzâk Katâde’nin Rasûlullah’tan (s.a) olan merfû rivâyetine yer vermiş[97], Heysemî ise ricâlinin Buhârî ve Muslim’in ricalinden olduğunu belirtmiş[98] İbn Manzûr[99] da eserine almış, fakat sıhhati hakkında bir şey söylememiştir. Suyûtî Mirkâtu’s-Suûd’da “Kütüb-i Sitte’de. Ebû Davûd’un bu rivâyeti dışında abdaldan bahseden hiç bir hadis varid değildir, demiştir.[100] Ebû Davûd şarihi Azimabadî bu tür hadislerin mu’temed olduğunu söylemiştir.[101] Hadisin “insanlar bu (olağanüstü) durumu görünce ona Şam’ın abdali ve Irak halkının velîleri ona gelip beyat ederler...” dışındaki kısmı benzer ifadelerle Muslim’de geçmektedir.[102] Bu son kısım Müslim’in hadisine idraç edilmiş gibidir. Ayrıca İslam tarihinde böyle bir olay olduğu bilinmemekte ve tarihî bakımdan müşkil gözükmektedir.[103] Bundan dolayı rivâyeti son derece ihtiyatla karşılamak gerekir.

(Bu tür hadislerin dönemin fitne ortamı da göz önüne alındığında  Şam, Basra, Kufe, Mekke ve Medine havzasından ibaret bir dünya anlayışıyla  hareket edildiği görülecektir. Oysa bu havzalar dışında Karahanlılarla başlayıp Osmanlılarla devam eden ne fitneler ve savaşlar yapılmıştır. Hem dünyanın en hızlı yayılan dini olarak İslam'ın tüm kıtalarda yaşadığı ve başlayan mücadeleler bu tür hadislerin dünya gerçekleriyle de bağdaşmadığının en açık delilidir. (*)

16-
Ebu’d-Derdâ’dan, “Peygamberler arzın direkleri idi. Peygamberlik kesilince Allah onların yerine ümmet-i Muhammed’den abdal denilen bir grubu koydu. Onlar insanları ne çok namaz kılarak, ne çok oruç tutarak, ne de çok tesbih çekerek geçmişlerdir. Fakat onları öne geçiren husus güzel ahlak, şüpheli hususları terketmedeki  doğrulukları, güzel niyet, bütün müslümanlar için sahip oldukları gönül selameti ve Allah için nasihat gibi ahlakî düsturlardır.”
Hakîm Tirmizî’nin[104] rivâyet ettiği haberi Suyûtî de el-Haberu’d-dâl adlı eserine almıştır.[105] Değişik lafızlarla rivâyeti İbn Ebi’d-Dunyâ rivâyet etmiştir.[106] Mevkuf olan rivâyetin hadis olmadığı açıktır.

Suyûtî el-Haberu’d-dâl adlı eserinde bu konudaki rivâyetlerin hemen hemen hepsine değinerek yaptığı tespite göre; bu husustaki rivâyetler kırk iki râviden gelmektedir. Bu rivâyetlerin; on beşi merfû veya mevkûf olarak sahabeden; üçü mürsel olarak tabiînden; yirmi üçü seleften eser olarak nakledilmiş ve böylece yapılan rivâyet altmışa ulaşmıştır.[107] Dahlan el-Kedirî de Suyûtî gibi Siracu’t-tâlibîn adlı eserinde abdal hadislerine geniş yer vermiştir.[108] Ayrıca yine Suyûtî, abdal ile ilgili rivâyetleri el-Leâli’l-Masnüa’da da ele almıştır.[109]

Ricalu’l-gayb telakkisini benimseyenlerin dayanak olarak kabul ettikleri hadisler, Enes b. Mâlik, Ubâde b. Sâmit, Abdullah b. Ömer, Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes’ûd, Avf b. Mâlik, Ebü Saîd el-Hudrî, Vâsila b. Eska’, Ummu Seleme, Ebû Hureyre ve Muâz b. Cebel tarikiyla merfu, Ebu’d-Derdâ, Hz. Ömer ve Hz. Ali’den mevkuf olarak ve bir kısmı da eser olarak rivâyet edilmiştir. Nakledilen bu rivâyetlerin hiçbiri, Ebû Davûd’da bir, Ahmed b. Hanbel’in Musned’inde iki rivâyet dışındaki güvenilir hadis kitaplarında yer almamıştır. Musned’deki hadisler isnadlarındaki zayıf ravi bulunmasından dolayı tenkid edilmiştir.

Öteki rivâyetlerin yer aldığı Abdurrezzâk’ın Musannef’i, Bezzâr’m Musned’i, Taberânî’nin Mu’cemleri, İbn Adî’nin el-Kâmil’i, Ebû Nuaym’m Hilye’si, Hakîm Tirmizî’nin Nevâdıru’ l-Usül’u, Darekutnî’nin Kitabu’ l-Ecvâd’ı, Sulemî’nin Sunenu’s-sûfîyye’si, Deylemî’nin Musnedu’l-firdevs’i gibi kitaplar ise güvenilirlik bakımından başlıca beş tabakaya ayrılan kaynakların ancak üçüncü, dördüncü ve beşinci tabakalarında gösterilmiştir.[110]

Ortaya konulan bu bilgiler ışığında rivâyetlere bakıldığında ricalu’l-gaybın sayıları ve yerleri itibariyle, aralarında uyum olmadığı gibi şekil bakımından da farklılıklar bulunmaktadır. Bunun da ötesinde açık bir çelişki söz konusudur. Bu durum ise rivâyetlerin muhteva yönünden tenkit edilmesine zemin hazırlamakta, sıhhatleri üzerinde tartışmalara neden olmaktadır. Bu sebeple rivâyetlerin büyük bir kısmı veya tamamı bazı muhadisler tarafından sened ve metin tenkidine tabi tutulmuş ve rivâyetlerin sıhhat durumları ilgili olarak değişik görüşler ortaya konmuştur.

Ricalu’l-gaybla alakalı hadisler üzerindeki münakaşalar takriben hicri VI. asırdan itibaren başlamış olup günümüze kadar uzanmıştır. Bilinebildiği kadarıyla bu konuda ilk tenkidi yapan İbnu’l-Cevzî’dir (0.597/1201). İbnu’l-Cevzî konu hakkında eserine aldığı bütün rivâyetleri ayrı ayrı incelemiş ve netice itibariyle bu rivâyetlerin mevzû olduğu kanaatine varmıştır.[111]

İbn Teymiyye’nin (0.728/1328) bu husustaki kanaati ise şöyledir: “Velîlerin adedi, abdal, nukabâ, nucebâ, evtâd, aktâb, dörtler, yediler, on ikiler, kırklar, yetmişler, üç yüz on üçler, kutub gibi Hz. Peygamber’e (s.a) nispet edilen rivâyetlerin hiçbiri sahih değildir. Selef -abdal müstesna- bu lafızların hiçbirinden bahsetmemişlerdir. Musned’de “Abdallar kırk kişidir ve Şam’da bulunur” şeklinde Hz. Ali’den yapılan rivâyet munkatı’dır ve sabit değildir.[112] Rasûlullah’tan da (s.a) zayıf bir hadis rivâyet edilmiştir.”[113] Ayrıca Minhâcu’s-sunne adlı eserinde “İçinde velîlerin adedi, abdal, gavs, aktâb gibi benzeri tabirler geçen hadisler hadis ehli tarafından bilindiği gibi yalandır” der.[114]

İbn Teymiyye’nin (ö.728/1328) talebesi İbn Kayyım (ö.751/1350) ise el-Menâru’l-munîf adlı eserinin “uydurma hadisi bilmenin genel kaideleri bölümünde bir kaide olarak da; abdal, aktâb, gavs, nukabâ, nucebâ, ve evtâd ile ilgili hadislerin hepsinin isnadının bâtıl olduğunu belirtmiş, bu hususta sahihe en yakın olan rivâyetin, Ahmed b. Hanbel’in, Şurayh b. Ubeyd’den munkatı’ olarak yaptığı rivâyet olduğunu söylemiştir.[115]

Bu noktada şu tespite değinmek de yerinde olacaktır: İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’in bilhassa abdal hadislerine mevzu diyememelerinin sebebi, bu tür hadislerin Ahmed b. Hanbel’in Musned’inde yer almış olmasıdır.[116] Hafız İbn Hacer (ö.852/1448) ise, abdal konusu birçok hadiste varid olmuş, bunlar arasında sahih olanlar olduğu gibi, sahih olmayanlar da vardır. Kutub meselesi bazı eserlerde varid olmuştur. Sûfîler arasında gavs ismiyle vasıflanan kimseler hakkında bir şey sabit değildir, demiştir.[117]

Bu konuda İbnu’s-Salah (ö.643/1245) şöyle demiştir: “Abdal hakkında rivâyet ettiklerimizin en kuvvetlisi, Hz. Ali’nin “Abdal Şam’da bulunur” sözüdür. Udebâ nucebâ, nukabâya gelince bunları bazı tarikat şeyhleri zikretmiştir. Fakat bu konuda hadis sabit olmamıştır.”[118]  İbn Hacer el-Heytemî (0.974/1566) de sûfîyye arasında ıstılahlaşmış anlamda gavs tabirinin hiç bir hadiste varid olmadığını kabul etmiştir.[119]

Sehâvî (0.902/1496), abdal hadislerinin muhtelif lafızlarla çok tariklerinin bulunduğunu ve hepsinin zayıf olduğunu, ancak hadislerin ulema arasında yayılmasından dolayı kuvvet kazandığım söylemiş, konuyla ilgili Nazmu’l-leal fi’ l-kelâm ale’l-abdâl isimli müstakil bir eser telif etmiştir.[120]

Aclûnî (ö.1162/1652), ricâlu’l-gaybla ilgili hadislerin tariklerinin çok olması sebebiyle kuvvet kazandığını ve bunların mevzu olmaması gerektiğini savunmuştur.[121]

Acluni'nin bu şekilde yaklaşımı, insanların bir şeyi dillendirmesiyle Allah'ın da aynı noktada teyit edeceği anlamı taşır ki bu büyük bir çelişkiyi beraberinde getirir. (*)

İbn Ömer Şeybânî abdal hadislerinin Enes ve başkalarından muhtelif lafızlarla çok tariklerinin bulunduğunu ve hepsinin zayıf olduğu söylemiştir.[122] Derviş el-Hût (ö.1276/1859) ise, abdal hadislerinin pek çok tariklerinin bulunduğunu ve hepsinin zayıf olduğunu belirtmiştir.[123]

Kettânî (ö.1346/1927) de bu rivâyetlerin tariklerinin çokluğu nedeniyle manevî mutevatır derecesine çıktığını belirtmiştir.[124] Kettânî’nin bu tavrı şiddetle eleştirilmesi gereken bir tesahül örneğidir. Ebû Davûd şârihi Azimabadî de neye dayandığını belirtmeden bu tür hadislerin mu’temed olduğunu söylemiştir.[125]

Ricâlu’l-gaybla ilgili hadisler üzerinde Urfa Mebusu Şeyh Safvet Efendi ile İzmirli İsmail Hakkı Bey (0.1946) arasında tartışmalar meydana gelmiştir. Şeyh Safvet, İbn Abidîn’in (0.1252/1836) İcâbetu’l-Gavs adlı eserinde Şihâb el-Menînî’nin söylediğini demiştir: “İbnu’l-Cevzî abdal hadislerini ta’n etmiş ve onların mevzu olduğuna hükmetmiştir. Onun peşinden Suyûtî ise, abdal hakkındaki haberin sahih olduğunu, hatta istenirse mutevatır bile denilebileceğini söyleyerek onu tenkid etmiştir.[126] Daha sonra da bu tür bir haberin abdalın var olduğunun kesin doğruluğuna zaruri olarak delalet edecek şekilde manevî mutevatır seviyesine ulaştığını söylemiştir.”[127] Bu tür düşünceler bu konudaki tesahülle birlikte, delilsiz ve savunmacı anlayışın ürünleridir.

Şeyh Safvet’e İzmirli’nin cevabı şu olmuştur: “Yine tekrar ediyorum ki sûfîyye ıstılahına asla bir şey demiyorum. Maksadım; bu babda birtakım ehâdis vardır. Fakat hepsi de zayıftır demekten ibarettir.”[128] Elbânî de İzmirli’nin söylediklerine benzer şeyler söyleyerek kendi görüşlerini şöyle ifade eder: “Bil ki, abdal hadislerinin hepsi zayıftır. Bu konuda sahih bir şey yoktur. Hatta bir kısmı diğer bir kısmından çok daha zayıftır.”[129]

Ayrıca konuyla ilgili kutub, gavs, evtâd, nuceba gibi ıstılahların sûfîler tarafından uydurulduğunu, selef tarafından abdal dışında bu gibi ıstılahların bilinmediğini ve bu ıstılahlarla ilgili merfû bir hadisin bulunmadığını da belirtmektedir.[130] Günümüzde de bu tür tartışmalar yapılmaktadır.[131]

İncelemeler sonucunda bu tür hadislerin genelde üçüncü, dördüncü ve beşinci tabakadaki hadis kitaplarında olduğu ve muhaddislerin çoğunun bu hadisleri tenkid ettiği anlaşılmaktadır. İzmirli’nin dediği gibi bu babda pek çok hadis vardır ve çoğu tartışmalı ve zayıftır. Ancak metin tenkidi açısından bakıldığında İbnu’l-Cevzî, İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi ulema haklı görünmektedir. Ayrıca bu tür telakkiler bir çok yönüyle toplumun zihinlerine harici unsur olarak girmiş, cahil kimseler arasında kolayca yayılmış ve bir inanç sistemi olarak kendini hissettirmektedir.



 
 
[1]    İbn Rüşd, Muhammed b. Ahmed (ö.595/1199), Felsefe-Din İlişkileri, (Haz. Süleyman Uludağ),  İstanbul-1985, s. 363
[2]        Kâf  50/7.
[3]        Sulemî, Hakaik, varak 122a, b (Nakleden Süleyman Ateş, Sülemt ve Tasavvufî Tefsiri, s. 199.
[4]        Fussilet 41/10.
[5]        Sülemî, Hakâiku’t-Tefsîr, varak 225a (Nakleden Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, s. 199)
[6]        Mâide 5/12.
[7]        Sulemî, Hakâiku’t-Tefsîr, varak 67a (Nakleden Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, s. 200).
[8]        Fussilet 41/12
[9]        İbn Arabî, Futûhât. I, 154-55; II, 7, 455-56; III, 521-22.
[10]       Müddessir 74/31.
[11]       H. Kamil Yılmaz, Sorular Cevaplar(el-Luma’ Tercümesi İslâm Tasavvufu sonunda), İst. 1996, s. 541.
[12]       Musned, I, 112. Eşref Ali hadisin açıklamasında "abdal ve ricâlu’l-gaybın mevcut olması" başlığı altında şunları söylemektedir: Sûfîlerin söz ve mektuplarında abdal, aktâb, evtâd ve gavs gibi lafızlar ve onların delalet ettiği sıfat, berekat ve tasarrufat bulunmaktadır. Hadise göre ricalu’l-gaybın bir kısmının varlığı ispat olunca, diğer kısımlarının ispat olması uzak değildir. Bir örnekle diğer örneklerin teyit olması kabul edilen bir kaidedir. Berekat ise bu hadiste vardır. Ricalu’l-gaybın kainat üzerindeki tasarrufatı Kur’an’daki (Bkz Kehf 18/60-82) Hz. Hızır kıssası ile sabittir. Eşref Ali et-Tanevî (ö.1943), Hadislerle Tasavvuf, (Haz. H. Zaferullah Daudî, Ahmet Yıldırım), İstanbul-1995, s. 281. Eşref Ali’nin bu yorumlarının zorlama ve belirtilen ayetlerle ilgisi zayıf yorumlardır.
[13]       Abdurrezzâk, Ebubekr es-San’ânî (ö.211/826), el-Musannef, Thk. Habîburrahman el-A’zamî, I-XI+Fihrist, Tsz.-Ysz., XI, 249 (h.no: 20455).
[14]       Taberânî, Suleyman bin Ahmed (ö.360/971), el-Mu’cemu’l-Evsat, Thk. Mahmud et-Tahhan, I-XI, Riyad-1995, IV, 538 (h.no: 3917).
[15]       Muhammed b. Hellâl, Kerâmâtu’l-Evliyâ, Dimaşk-1992, s.  44.
[16]       Sehavî, Mekâsid, s. 9, Aclûnî, İsmâil b. Muhammed (ö.l 162/1652), Keşfu’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs amme’ştehera mine’l-Ehâdîsi alâ Elsineti’n-Nâs, I-II, Beyrut-1351, I, 27.
[17]   Heysemî, Ali b. Ebîbekr (ö.807/1404), Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu’l Fevâid,    I-X, Daru’l Kutubi’l İlmiyye, Beyrut- Tsz., X, 62.
[18]       Bkz. Saatî, Bulûğu’ l-emânî, XXIII, 291; Aliyyu’1-Karî, Ali b. Muhammed el-Kârî (ö.1014/1605), el-Esrâru’l-Merfûa fi’l-Ahbâri’l-Mevdûa, Thk. Muhammed Lutfî es-Sabbâğ, Beyrut-1986, s. 102 (iki nolu dipnot).
[19]       Suyûtî, Celaluddîn Abdurrahman b. Ebîbekr (ö.911/1505), el-Câmiu’s-Sagîr fî Ehâdîsi’l-Beşîri’n-Nezîr, I-II, Beyrut-1981I, 470 (h. no: 30035). Ayrıca bkz. Munâvî, Feydu’ l-kadîr, III, 169. Suyûtî’nin neye göre hasen dediğini anlamak zordur. Mutesahil olduğu bilinmektedir. Ayrıca Suyûtî Hz Ali’den yapılan rivayetlerin tamamını vermiş, bunlardan ancak, Ahmed b. Hanbel ve İbn Asakir tarıkinin merfû olduğunu tespit edebilmiştir. Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, İİ, 456-459. Tabii ki merfu olduğunun tespiti rivayetin sahih olmasını gerektirmez.
[20]       İbn Manzûr, age, I, 113.
[21]       Beyhakî, Ebubekr Ahmed b. el-Huseyn (ö. 458/1066), Şuabu’l-îmân, Thk. Muhammed es-Saîd b. Besyonî Zağlol, I-IX, Beyrut-1990., VII, 439 (h.no: 10893).;Aclûnî, age, I, 25.
[22]       Hakîm Tirmîzî, age, I, 166.
[23]       İbn Ebi’d-Dunyâ Ebûbekr Abdullah b. Muhammed (ö.281/894), Kitâbu’l-evliyâ, Thk. Mecdî es-Seyyid İbrahim, Kahire-Tsz., s. 66.
[24]       Elbânî, Muhammed Nasıruddîn, Silsiletu’l-Ehâdîsi’d-Daîfe ve’l-Mevzûa ve Eseruha’s-Seyyiu fî’l-Umme, I-IV, Riyad-1988, III, 668.
[25]       Ebü Nuaym, age, IV, 173.
[26]       Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, Thk. Hamdî Abdulmecîd es-Silefî, I-XXV (arada bazı ciltler henüz bulunmuş değil), Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut-Tsz., X, 181 (h. no: 10390).
[27]       Heysemî.age, X, 63.
[28]       Zerkeşî, Bedruddîn Ebü Abdillah Muhammed b. Abdillah (ö.794/1392), et-Tezkire fi’l-ehâdisi’l-muştehire, Thk. Mustafa Abdulkadir Atâ, Beyrut-1986, s. 144
[29]       Aclûnî, age, I, 26 .
[30]       Elbânî, age, III, 669,
[31]       Ebû Nuaym, age, I,8-9;İbn Manzûr, age, I,116-117,
[32]    İbnu’l-Cevzî, Ebu’l Ferec Abdurrahman (ö.597/1201), Kitâbu’l-Mevzûât, I-III, Beyrut-1983, III, 150-151; Aclûnî, age, I,16; İbn Arrâk, age, II, 306.
[33]     Şevkânî, Muhammed bin Ali (ö.1250/1834), el-Fevâidu’l-Mecmûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa, Thk. Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî el-Yemânî, Beyrut-1987, s. 246.
[34]       Zehebî Muhammed b. Ahmed (ö.748/1374),  Mîzânu’l-i’tidâl fî Nakdi’r-ricâl, I-IV, Thk. Ali Muhammed el-Becâvî, Beyrut-Tsz., III 50.
[35]       İbn Hacer,Lisânu’l-mizân, IV, 150.
[36]       Elbanî, Daî’ife, III, 670-671.
[37]       Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, II, 462.
[38]       Ebû  Nuaym, age, I, 8.
[39]       İbn Manzûr.age, I, 116.
[40]       İbnu’l-Cevzî, el-Mevdû’ât, III, 153.
[41]       Elbânî, age, II, 339.
[42]       Şevkânî, age, s. 245 (h.no: 725).
[43]       Aclûnî, age, I, 25
[44]       İbn Arrâk, age, II, 306
[45]       Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, II, 461.
[46]       Musned, VI, 322.
[47]       Bkz. Aclûnî, age, I, 25; Zerkeşî, age, s. 143.
[48]       Hakîm Tirmizî, Nevadiru’l-usûl, I, 165.
[49]       Muhammed el-Hellâl, age, s. 32.
[50]       Heysemî, age, X, 62
[51]       Zerkeşî, age, 142-144. Bkz. Aliyyu’1-Kârî, age, s. 102.
[52]       Suyûtî, el-Câmiu’s-sagîr, İ, 470 (h. no: 3032); Ayrıca bkz. Munâvî, age, III, 168.
[53]       Elbânî, age, II, 340.
[54]       Derviş el-Hût, Ebu Abdillah Muhammed (ö.1276/1859), Esne’l-Matâlib fî Ehâdîse Muhtelifeti’l-Merâtib, Thk. Abdurrahman Muhammed b. Derviş el-Hût el-Beyrûtî, Beyrut-1991, s. 145.
[55]       Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, II, 461.
[56]       Heysemî, age, X, 63 Suyûtî de aynı görüşe katılmıştır. Suyûtî, age, II, 460-61.
[57]       Suyûtî, el-Camiu’s-sağîr. I, 470 (h. no 3032). Ayrıca bkz Munâvî, age, III, 168.
[58]     Bkz. Şeyh Saffet, Tasavvufun Zaferleri, İstanbul-1343, s. 51; İzmirli İsmail Hakki, Mustasvife Sözler miTasavvufun  Zaferleri mi?, İstanbul-1341, s. 77.
[59]       Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, II, 461.
[60]       Taberânî, Mu’cemu’l-evsat, V, 65 (h.no: 4113).
[61]       Heysemî, age, X, 63
[62]       Sulemî, Tabakat, s. 2.
[63]     Muhammed el-Hellâl, age, s. 29. Kerâmetu’l-evliya’yı tahkik eden Abdulcelîl el-Ata bu rivâyetin çok sayıda tariklerinin bulunduğunu, bu yönüyle rivâyetin sahih olduğunu, istenirse mutevatır denilebileceğini, çünkü tevatüre varan pek çok eser vârid olduğunu belirtmektedir. Muhammed el-Hellâl, age, s. 30 (4. dipnot).
[64]       Deylemî, Şuruveyh b. Şehredar (ö.509/1115), Kitâbu Firdevsi’l-Ahbâr, Thk. Fevvâz Ahmed Zemrelî, Muhammed el-Mu’tasımbillah el-Bağdadî, I-V, Beyrut-1987, I, 154-155 (h.no: 404).
[65]       İbnu’l-Cevzî, age, III, 152.
[66]       İbn Arrâk, age, II,  307
[67]       Aclûnî, age, I, 25.
[68]       Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, I, 471 (h.no: 3036).
[69]       Hakîm Tirmizî, age, I, 165.
[70]       Muhammed el-Hellâl, age, s. 31.
[71]       İbnu’l-Cevzî, age, III, 151-152.
[72]       Aclûnî, age, I, 27.
[73]       İbn Arrâk, age, II, 307.
[74]       Şevkanî, age, s. 246.
[75]       İbn Manzûr, age, I, 113.
[76]       İbn Adî, el-Kamil, V, 220-221.
[77]       Sehâvî, Tahricu’l-erbeîne fi’t-tasavvuf, Thk. Ali Hasan Ali Abdulhamîd, Beyrut-1988, s. 102.
[78]       İbn Manzûr, age, I, 115.
[79]       İbn Manzûr, age, I, 115; Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, II, 466.
[80]       İbn Manzûr, age, I, 115.
[81]       Sulemî.age.s. 243.
[82]       İbn Manzûr, age, I,115; Suyûtî, age, II, 466.
[83]       Muhammed el-Hellâl, age, s. 33; İbn Manzûr.age, I, 113; Suyûtî, age, II, 460.
[84]       İbn Ebi’d-Dunyâ, Kitâbu’’l-evliyâ, s. 66. Bkz. Beyhakî, Şuabu’l-imân, VII, 439 (h.no: 10892).
[85]       Elbanî, Daî’ife, III, 668.
[86]       Suyûtî, age, II, 460.
[87]       Muhammed el-Hellâl, age, s. 42-43.
[88]       Suyûtî, age, II, 460-61.
[89]       İbn Arrâk, age, II, 668
[90]       Heysemî.age, X, 63.
[91]       Suyûtî, el-Camiu’s-sağîr, I, 470 (h.no: 3034). Ayrıca bkz. Munâvî, age, III, 168.
[92]    İbn Manzûr, age, I, 113.
[93]    Deylemî, Firdevsu’ l-ahbâr, II, 132.
[94]    Elbânî, Daî’ife, III, 666.
[95]    Aclûnî, age, I, 28.
[96]       Ebû Davûd, Suleyman b. el-Eş’as (ö.275/888), Sunenu Ebî Dâvûd, Hzr. Kemal Yûsufel-Hût, I-II+Fihrst Beyrut-1988, 30/Mehdî, 1 (II, 510, h.no: 4286); Musned, VI, 210, 316; Ebû Ya’la, Ahmed b. Ali (ö.307/919), Musnedu Ebî Ya’lâ el-Mavsılî, Thk. Huseyn Selîm Esed, I-XVI, Beyrut-1989XII, 370 (h.no: 6940) Buradaki dipnotta isnadında Ebû Hişam er-Rifa’i bulunduğundan dolayı Mucâhid tarikiyle gelen isnadın hasen olduğu belirtilmektedir.
[97]       Abdurrezzak, age, XI, 371 (h.no: 20769).
[98]       Heysemî. age .VII, 315.
[99]       İbn Manzûr, I, 113.
[100]     Bkz. Azîmâbâdî, Muhammed Şemsulhak (ö.1329-1911), Avnu’l-Ma’bûd şerhu Suneni Ebî Davud, Thk. Abdurrahman Muhammed Osman, I-XIV, Beyrut-1979, XI, 376.
[101]     Bkz. Azimâbâdî, age, XI, 378.
[102]     Muslim, 52/Fiten, 6, 7, 8 (IV, 2209-2210). Bu rivayet üzerine özel bir çalışma ve değerlendirme için bkz. İ. Hakkı Ünal, “Hz. Peygamber’in Dilinde Konuşturulan Tarih: ‘Yere Batırılacak Ordu’ rivayeti”, İslâmiyât, I/II/1998, s. 39-51.
[103]      M. Emin Özafşar, “Rivayet İlimlerinde Eser Karizması ve Müslim’in Sahîh’i”, AÜİFD, XXXIX, 338-339
[104]     Hakîm Tirmîzî, age, I, 165.
[105]   Suyûtî, age, II, 465. Hadisin bu yönde açıklaması için bkz. Dahlan el-Kedîrî, Sirâcu’t-Tâlibîn Şerhun Alâ Minhâci’l-Abidîn, I-II, Daru’l-Fikr.Tsz., I, 259.
[106]     İbn Ebi’d-Dunyâ, Kitabu’ l-evliyâ, s. 65-66.
[107]     Suyûtî, age, II, 455-473.
[108]     Dahlan el-Kedîrî, Sirâcu’ t-talibîn, I, 259-262.
[109]     Suyûtî, el-Laalî, II, 330-32,
[110]     Şah Veliyyullah hadis kitaplarını güvenilirlik bakımından derecelendirmiş ve beş tabakaya ayırmıştır. Geniş bilgi için bkz. Şâh Veliyullah ed-Dihlevî (ö.l176/1762), Huccetu’l-lahi’l-Bâliğa, (Haz. Muhammed Şerîf Sukker), I-II, Beyrut-1992, I, 383- 390.
[111]     İbnu’l-Cevzî, age, III, 152.
[112]     İbn Teymiyye, age, XI, 167. Burada bunun sebebini İbn Teymiyye şöyle açıklar: “Çünkü hem Hz. Ali ve sahabeden olan arkadaşları, hem Muaviye’den hem de Şam’da bulunan arkadaşlarından daha faziletlidirler. insanların en faziletlilerini Hz. Ali’nin yanında değil de, Muaviye’nin yanında aramak olacak şey değildir.”
[113]     İbn Teymiyye, Minhâcu’s-Sunneti’n Nebeviyye, I-IV, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut-Tsz., I, 22.
[114]     İbn Teymiyye, age, IV, 115.
[115]   İbn Kayyım, Ebü Abdillah Muhammed b. Ebîbekr (ö. 751/1350), el-Menaru’l-Munîffi’s-Sahîhi ve’d-Daîf, Thk. Abdulfettah Ebû Gudde, Mektebetu’l-Matbüati’l-İslâmiyye, Beyrut-Tsz.s. 136.
[116]     Ali Vasfi Kurt, age.s. 38.
[117]  Kettânî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ca’fer (0.1346/1927), Nazmu’l-Mutenâsir mine’l-Hadîsi’l-Mutevâtir, Beyrut-Tsz.s. 232 Ancak İbn Hacer’in tesahülü malumdur. Leknevî, Ebu’l-Hasenât Abdulhay (ö.1304/1887), el-Ecvibetu’l-Fâdıla li’l-Es’ileti’l-Aşereti’l-Kâmile, (Haz. Abdulfettah Ebû Gudde), Beyrut-1994., s.  125 (Abdulfettah Ebû Gudde’nin taliki)
[118]     İbnu’s-Salâh, Ebû Amr eş-Şehrazûrî (ö. 643/1245), Fetâvâ İbni’s-Salâh fi’t-Tefsîr ve’l-Hadîs ve’l-Usûl ve’l-Fıkh, Thk. Abdulmu’tî Emîn Kal’acî, Kahire-1983.s. 53; Aliyyu’1-Kârî, age, s. 102 .
[119]     İbn Hacer el-Heytemî, age, s. 322 .
[120]     Sehavî, age, s. 8-10.
[121]     Aclûnî, age, I, 25.
[122]     Sehâvî, age, s. 8; İbn Ömer eş-Şeybanî, Temyizu’ t-tayyib, s. 7; Aliyyu’1-Kârî, age, s. 101
[123]     Derviş el-Hût, Esne’l-metâlib, s. 145.
[124]     Kettânî, age, s.231-232.
[125]     Bkz. Azimâbâdî, age, XI, 378.
[126]     Bkz.Kettânî, age, s. 232.
[127]     İbn Abidin, İcâbetu’l-gavs, s. 272; Şeyh Safvet, Tasavvufun Zaferleri, s. 51.
[128]     İzmirli İsmail Hakkı, Mustasvife Sözleri mi Tasavvufun Zaferleri mi?, s. 77.
[129]     Elbânî, Daî’ife, III, 57.
[130]     Bkz, Elbânî, age, III, 671.
[131]     Bkz. Bilgi ve Hikmet, s. 131; (Bahar-1994/6); s. 57 (Yaz- 1994/7); s. 178-179 (Bahar-1995/10).
(*)            dinihabeler.com - Mahmut DENİZ



 

Kaynak: Dinihaberler.com

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mesut Cp 2 hafta önce

Allah razı olsun sizlerden. Allah'ın vahyi varken gelenekleri ve kültürü yaşayanları hakka,hakikate yani Kur'an'a çağırarak Allah'a ve Resul'una salat ediyorsunuz. Bu kararlı tavrınızdan asla vazgeçmeyin. Siz öğüt vermeye devam edin, umulur ki öğüt alırlar inşAllah.

Avatar
antitarzan 1 hafta önce

suleymancilik denilen hareket radyo televizyon kitab dergi websitesi gibi calismalari olmadigi icin gerektigi kadar elestirilemiyorlar. once vatan gazetesinde mustafa akkoca isimli suleymancinin yazilari hareketin icyuzunu ogrenmek icin oldukca faydali. ihmal etmemek lazim. ehli sunnet oldugunu idda eden tarikatlari evrenesoguldan kadiyanilerden bahailerden farkli gormek en buyuk gaflettir.

Avatar
Fazilet takvimi 2 hafta önce

Diyanet takvimimi yoksa fazilet takvimimi?

Avatar
kisai 2 hafta önce

İslam ümmetine tasavvuf terimlerin bir kısmı iran üzerinden girdi..artık düşünün. İslamın içine fitneyi ilk sokanlar müslüman görünümlü sahabe düşmanı Pers İmparatorluğu hayranı iranlilardir.. mesela Şeyhi olmayanın Şeyhi şeytandir sözü iranlilara -Pers- aittir.

Avatar
hakan61 2 hafta önce

bu yazıda ifade edilenler sadece süleymancıların değil bütün tarıkatların ortak niteliğidir.

Avatar
mustafa 1 hafta önce

Süleymancı dedğin ve biryerlerden aldığınız emirle başlattığınız karalama kampanyası yaptığınız bu cemaat milyonlarca insana kuranı öğretti .eğere gayen ve maksadın kuran düşmanlığı ise yoluna devam et varacağın menzile ulaşınca anlarsın. Yok eleştiri ise sen kaç müslümana kur'an'dan bir kelime öğrettin.eğer müslüman isen dur ve düşün ,yok değilsen. cehenneme kadar yolunvar.