DİNİHABERLER.COM / ÖZEL İÇERİK

(Yukarıdaki video bir cemaatin ölmüş insanlardan mehdi, kutup, gavs... adıyla yardım istediği haberimize cevap olarak yayınlanmış konuşmadan bir alıntı. Lakin Süleymancılar dışında bir çok cemaatte gaybi varlıklara Allah'ın özelliklerinin yüklenerek yalvarıldığı, yardım dilendiği, kızdırıldığı takdirde gazabına uğranılacağı inancı bir gerçek...)

İşte bu yazı dizimizde hangi amaçla yapıldığını irdelemeyeceğimiz ama sonuçta ümmeti birbirine hasım eden yapıların ortaya çıkmasına neden olan Ricalu'l-Gayb konusunu ele alacağız.

Prof. Dr. Ahmet Yıldırım'ın bu değerli çalışmasını özellikle cemaatin önüne lider olarak geçen tüm din görevlilerinin okuması, ezberlemesi ve cemaate anlatması bir görevdir. 

Reklam ve algı operasyonlarından başka hiç bir İslami temeli olmayıp bir kaç tasavvuf erbabının şahsi kanaatleri olarak ortaya çıkan ricalu'l-gayb konusu vehim ve hayallerin abartılmasından başka bir şey değildir. 

Peygamberimizin vefatından 300 sene sonra ortaya atılan bu görüşün dini-ilmi hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Hal bu iken Din Görevlileri şunu bilmelidirler ki Allah'ın Kur'anda mükellef kılmadığı, Resulününde bizden taleb etmediği hiçbir şeyden ahirette insanlar mes'ul değildirler.

Dine sonradan katılan şeyler için "acaba doğruysa" mantığıyla yaklaşmak bidatlere kapı açmaktan başka bir şey değildir. 

Yazı, masabaşı bir ürün olmayıp kaynaklarıyla birlikte etraflı bir şekilde ele alınmıştır. Kaynaklar ortada iken hala bu yanlış inancı dinin bir ritüeli görüp savunan yığınlara bakıp konuya şüpheyle yaklaşmak Müslümana yakışan bir tavır değildir. 


Allah her ne yaparsa delil ile yapmakta ve ahirette delillendirmekle hesaba çekeceğini Müslümanlara bir çok ayette hatırlatmaktadır. Bu yazıyı okuyan Müslümana düşen odur ki ricalu'l-gayb telakkisinin olmadığının delillendirdiği bu yazıdan sonra inanıp ulaşabildiği herkese bu yazıyı ulaştırması ve toplumu aydınlatmasıdır.

Bu konuyu savunanların delillerinin bu inancı benimseyen bazı sufiler dışında hiç bir delilinin olmadığı açıktır. Kur'an ve Sünnetten apaçık delil olmayan bir konuda insanlardan inanç, ibadet ve kanun olarak ortaya koyduğu ve talep ettiği şeyler vesveseden başka bir şey değildir. Şu da unutulmamalıdır ki bu konuda ileri sürülen deliller sufilerin tevillerinden ibarettir. Allah, cennet müjdesi ve cehennem tehdidi olan mükellefiyetlerde gönderdiği ahkamı, insanların yorumlarına emanet etmekten münezzehtir.


Prof. Dr. Ahmet Yıldırım'ın büyük emek verip hazırladığı işte o araştırma ve sonuçları...

Mutasavvıflar velâyeti tasavvuf yolunun aslı ve esası kabul etmişlerdir. Bu bakımdan velâyet makamında bulunan velî, tasavvuf eğitiminin merkezinde kabul edilir.

Zaten tasavvuf, onsuz olamayacağı kabul edilen bir terbiye yoludur.

Velîler sayıları ve sıfatlarına göre çeşitli kısımlara ayrılmaktadırlar. Tasavvuf ehli, bu konuda değişik taksim ve farklı yaklaşımlara sahiptir. Biz burada zahiren dereceleri ve sıfatları bilinen velîler üzerinde değil de, herkes tarafından kolayca tanımadıkları veya gizli olan hakikatlere ve sırlara vakıf oldukları belirtilen ricalu’l-gayb denilen velîler zümresi üzerinde duracağız. Konu hicri VI. asırdan günümüze kadar, ciddi bir şekilde tartışılmış, bundan dolayı da önemini yitirmemiştir. Ayrıca tasavvufî çevrelerde bir inanç olarak canlılığını muhafaza etmesi bir kere daha konu üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır.

RİCALU'L-GAYB TELAKKİSİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Gavs, kutup gibi gaybi veli konusu Peygamberimizden 300 sene sonra ortaya çıktı


Tasavvufî düşüncenin en önemli özelliklerinden biri de ricalu’l-gayb anlayışıdır. Bu anlayış III.(IX.) yüzyılda ortaya çıktığı söylenmesine rağmen[1] tasavufî düşüncedeki bazı unsurlarını Hakîm et-Tirmizî (ö.285/898) ve Hallac-ı Mansûr’da (ö.309/921) görenler olduğu gibi hatta İslam öncesinin İrânî, Yeni Eflatuncu ve erken dönem Hristiyanî düşüncelerine kadar da hususiyle götürenler olmuştur.[2] Ancak bu anlayış daha sonraki yüzyıllarda tasavvufun kesin bir nazariyesi haline gelmiş[3], İbn Arabî (ö.638/1240) sonrası tasavvufî düşüncede de gelişmiştir.

Bu inanış bazı sufilerin akıl yürütmeleriyle beslendi (*)

Sûfîler tarafından çeşitli isimlerle anılan bu manevî teşkilat onlara göre velîlerin bir nevi hükümeti gibidir.

Bu teşkilatın başında gavs, kutub, gavs-ı a’zam, kutbu’l-aktâb diye isimlerle anılan bir velî bulunur.

İslam'ın Aslında Olmayıp Sonradan Ortaya Atılan Bu Düşünce Yapısının Ortaya Çıkış Nedenleri:(*)



Bu telakkinin ortaya çıkmasına şu iki anlayışın tesiri olduğunu düşünmek mümkündür:

1- İslâm dininde kainattaki bazı işlerin Allah adına bazı melekler tarafından tedvir edildiği inancı vardır. Ricalu’l-gaybı meydana getiren manevî varlıklara da böyle bir görev yüklenmiştir.

2- İslâm tarihi geleneğinde devlet hakimiyet ve otoritesinin Allah’ın otorite ve hakimiyetini temsil ettiği kabul edilir.[4]

Aynı şekilde onlara göre bu temsil yetkisi alemi manen veya hakikaten idare ettiklerine inanılan ricalu’l-gayba verilmiştir.

Tasavvufi Düşünceyi İslam'a Uyarlamak Yerine İslam, Tasavvufa Uyarlanınca Bid'at ve Hurafelerde Patlama Yaşandı(*)

Düşünce akımları ve sistemler manevileştikçe unsur ve elemanları da manevileşmektedir. İbn Arabî sonrası tasavvufî düşüncede madde yok denecek dereceye indirilmiştir. Dolayısıyla manevî dünyanın idarecilerinin de manevî olması gerekir. Kral ve sultanlar dünyayı idare ederken sûfîler de kendi anlayışlarına uygun olarak kurdukları dünyanın idaresini de kendi cinslerinden olan kişilere devretmişlerdir.[5]

Bu anlayışa göre Allah, dünyanın cismani düzenini sağlamaları için bazı insanların çeşitli görevler üstlenmesini takdir ettiği gibi, alemdeki manevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için de sevdiği bazı kullarını görevlendirmiştir.[6]

Ortaya Konulan Bu Gaybi Şahıslar Maalesef Allah Tarafından Onay Almışçasına Sadece Sufilerin Vehminde Bulunuyor(*)

Fakat bunun kesin bir ölçüsü olmadığı için asırlardan beri “zamanın kutbu” “zamanın gavsı” gibi ifadeler kullanılagelmiş olmasına rağmen net bir şahıs üzerinde durmak mümkün olmamıştır.

Her tasavvufî çevre bu makamda kendi etrafındakileri görmek istemiştir. Çoğu zaman da “bunlar kimdir” sorusuna “o bir sırdır” gibi çok yönlü bir cevapla mesele halledilmek istenmiştir. Bu varlıklarla buluşup görüşmek de sübjektif bir olaydır.[7]

Bu Düşünceyi Paylaşanların Çıkmazı ve Akledemedikleri Yön; Bu Düşüncelerinin Olmadığı Dönemlerde Dünyanın Düzeninin Devam Ettiği ve Allah'ın Var Olan Düzeni Devam Ettirmek Adına Her Hangi Bir Ortağa İhtiyacının Olmadığı(*)

Bu nazariyeye göre dünya, bütünlüğünü, görünmeyen ve çeşitli mertebelerde bulunan velîlerin varlığına borçludur. Bu mertebeler merdivenin birbiri ardından gelen basamaklarını, ‘varisler’ (yahud ‘bedel’, çoğulu abdal, evtad, ama’id) oluşturmakta en son basamakta ise çevresinde bütün kainatın döndüğü ‘kutub’ bulunmaktadır. Eğer bu ruhanî yapı olmasa idi, kainat paramparça olurdu.[8]

RİCALU'L-GAYB KAVRAMI

Kur’an ve hadislerde sonradan ihtiva ettiği manada bulunmayan “Ricâlu’l-gayb” kavramının lügat manası “bilinmeyen kişiler” demek olup tasavvufî ıstılah olarak da; a) İnsanlar arasında gözlerden gaip olanlara, b) Mümin salih cinlere c) Bilgilerini ve rızıklarını gaipten elde eden bir grup insana[9] ermiş insanların alemi manen veya hakikaten idare ettiklerine inanılan manevî teşkilat ve veliler hükümetine verilen isimdir.[10]

İbni Arabi Ricalu'l-Gayba Kadınları da Katarken İbni Arabi'den Beslenen Tasavvufçuların Gavs ve Kutup gibi Velilerinin Daima Erkek Olması Dahi Bu Düşüncenin Sakatlığının Ayrı Bir Delilidir(*)

Bu şahıslara ricalu’l-gayb denmesinin sebebi insanların çoğu tarafından bilinmemeleri, tanınmamaları[11], gizli olan hakikatlere, sırlara vakıf olmalarına inanıldığından dolayıdır.[12] Ricalu’l-gaybı altı kısma ayıran Tehânevî (ö.1172/1758) ilham meleklerini de ricale dahil eder.[13] İbn Arabî (ö.638/1240) “rical”i, konuyla ilgili rivâyetlerde ismi geçen peygamberlerin sıfatlarıyla muttasıf olan veliler olduğunu anlamakta[14] rical kelimesinden sadece erkek şahısları anlaşılmasını doğru bulmamakta, ricalu’l-gaybın içerisinde kadınların da bulunduğunu belirtmektedir.[15]

RİCALU'L-GAYB HİYERARŞİSİ VE SAYILARI

Ortaya Konulan Hiyerarşi Tamamıyla Sufilerin Sıhhati veya Sahih Olsa da Anlamı Kur'an ile Çelişen Bilgilerden İbarettir. Ne Kur'an'da Ne de Hadislerde Böyle Bir Hiyerarşinin Varlığına İnanma, İtaat Etme Gibi Emir ve Tavsiye Yoktur. Bu Tür Bir Hiyerarşinin Dünya ve Ahiret Açısından da Kur'an Nazarından Bakıldığında Müslümana Getirisi Bulunmadığı Gibi Kulluğun Ötesinde Lehve'l-Hadis Babından Üzerine Vazife Olmayan İşlerdendir.(*)


Herkes tarafından kolayca tanınmadıkları veya gizli olan hakikatlere ve sırlara vakıf oldukları için ricalu’l-gayb adı verilen[16] bu kişilerin arasında bir hiyerarşi vardır. Ancak her mertebedeki ricâlu’l-gaybın adları, hiyerarşideki yerleri çeşitli kaynaklarda farklı biçimlerde sıralanmıştır. Mesela Hatîb’in (ö.463/1071) Târîhu Bağdâd’ında Kettânî’ye (ö.322/933) atfedilen en eski rivâyetlerin birinde ricalu’l-gayb aşağıdan yukarıya nukabâ, nucebâ, abdal, ahyâr, umed (veya umud) ve gavs diye altı tabaka şeklinde gösterilir.[17]

İbn Arabî bunları nucebâ, nukabâ, abdal, evtâd, imameyn (eimme), ve kutub (aktâb) olarak sıralamış[18], Amülî ise bu hiyerarşinin alt tarafına bir de ümenâyı[19] koymuştur.[20] Goldziher de (ö.1921) ricâlu’l-gaybı on mertebede toplamıştır.[21]

Bu durumda sadece ilk altı tabakayı kabul edenlere göre ricalin adeti; üç yüz elli altı[22], İbn Arabî gibi otuz beş tabakada değerlendirenlere göre ise bu sayı; beş yüz seksen dokuza çıkmaktadır.[23] Bu noktada İbn Arabî ricali sayıları kesin rakamlarla belirli olanlar ve sayılan hiç bir zaman belirlenemeyip azalıp çoğalanlar diye iki kısma ayırmıştır.

Sayıları her zamanda aynı olanlar için otuz yedi isim, sayılan zamana göre değişen ricaller için elli bir isim verir.[24]
Hucvîrî’ye (ö.470/1077) göre ise dört bin kişilik bir veliler topluluğu vardır. Bunlar mektûmdur, yani gizlidir.[25] Hiçbir kimse onları tanımaz, hallerindeki güzelliği de bilmez. (...)

Bu Konuda Yazılan Tüm Eserlerde Konuyla İlgili Hadis Olduğu Alimlerin Bu Konu Hakkında İcmasının Olduğu Yalanları Söylense de Alim Denilen Zatların Tamamı Kendi Tasavvuf Erbabından Sufilerdir. Velev ki Olsun! Tasavvuf Erbabının Ortaya Koyduğu Bu Hiyerarşinin Allah Tarafından Onaylandığı İnancı Dahi Allah'a Bir İftira ve Yol Gösterme Olmakla Münasebetsizliktir. Allah Kur'an'da İnsanoğlu'nun Normalde Şuur Etmesi İmkansız Olan Cinlerden Sözetmektedir. Cinler Hakkında Allah'ın Belirttiği Evsaf Dışında Hiç Kimse Cinler Hakkında Fazla Bilgi Veremezken Allah'ın Yaratılışına Ortak Ricalu'l-Gaybler İhdas Etmenin Çirkinliği Ortadadır.(*)

Bu hususa dair haber ve hadisler nakledilmiştir. Ulu ve Yüce Allah’ın dergahında bulunan ve ehl-i hal ve akd komutan velîlere gelince: Bunların sayısı üç yüzdür. Bunlara ahyâr ismi verilir.[26] Diğer kırk tanesine abdal adı verilir. Sayıları yedi olan velîler topluluğuna ebrâr denilmiştir. Dört tanesine ise evtâd ismi verilmiştir. Diğer üç tanesine de nukabâ denilir. Bir tanesine de kutub ve gavs adı verilmiştir. Bütün bunlar yekdiğerini tanırlar. Yapılacak işler hususunda bazıları diğer bazılarının iznine muhtaç olurlar. Nakledilen haberler bu hususu ifade etmektedir. Bunların sıhhati üzerinde ehl-i sünnetin icmaı vardır.[27] Ancak burada Hucvîrî icmanın nerede olduğunu ve delilini belirtmemektedir. Bu da mücerred, delilsiz bir icma olur mu? sorusunu akla getirmektedir. Bu mertebelerle ilgili olarak daha değişik malumat Mehmed Nuri Şemseddin’e ait olan Miftâhu’’l-Kulûb adlı eserde mevuttur. Müellife göre; yeryüzünde her asırda üçler, yediler, kırklar, yüzler, üç yüzler, yedi yüzler, binler, üç binler, yedi binler, on binler, nihayet bunlardan ayrı yüz yirmi dört bin veliyyullah vardır.[28]

Bunlar hiç eksilmeden kıyamete kadar bulunur.[29] Tasavvufa dair eserlerde bu mertebelerin hususiyet ve teferruatı hakkında mutabakat yoktur.[30] Ayrıca ricâlu’l-gaybın sayıları ve belli bölgelere tahsis edilmesi hususunda da bir birlik yoktur. İbn Teymiyye (ö.728/1328) bu noktada ricâlu’l-gayb hadislerine isabetli tenkidler yapmıştır.[31] Ancak İbn Arabî (ö.638/1240) ricâlu’l-gaybı, sayıları kesin rakamlarla belirli olanlar, sayıları hiçbir zaman belirlenemeyip, azalıp çoğalanlar şeklinde iki kısma ayırmış ve bu mertebelerin isimlerini vermiştir.[32] Sonuçta sayılarla ilgili çelişki ortadan kalkmamış, belirsiz bir hal almıştır.

Bu kelimelerin hiçbiri Kur’an-ı Kerîm’de sonradan tasavvuf geleneğinde ihtiva ettiği mana ile yer almamasına rağmen, bazı hadislerde abdal, budelâ vb. kelimeler geçmekte, hem de bunların nitelikleri, sayıları ve yaşadıkları yerlerden söz edilmektedir.[33]

Ricalu’l-gayb düşüncesinin daha iyi anlaşılması için bu kavramlar üzerinde durmak yerinde olacaktır.

Abdal Kelimesi Tasavvufçulardan Önce Abid, Zahit, Fakih ve Muhaddisler İçin Kullanılmaktaydı(*)

Abdal: Abdal kavramının hicrî III. yüzyıldan itibaren kazanmış olduğu muhteva göz önüne alınarak bu kavrama yüklenen manaları “birbirinin yerine geçenler, diledikleri zaman yerlerine aynı şekil ve görünümde başkasını bedel bırakarak istedikleri yerlere gidenler, Peygamber’e veya kutba vekil olanlar” gibi bazı manalar olduğunu görmek mümkündür. Fakat Arapça’daki bedel ve bedîlin çoğulu olan abdal kelimesinin, tasavvuf kaynaklarında abdalın nitelikleri olarak gösterilen “ubûdiyet, zühd, riyâzet, inziva, kalp temizliği, velîlik” gibi manaları ile hiçbir ilgisi yoktur.[34]
Hakim Tirmizî (ö. 285/898) abdala iki manadan dolayı bu ismin verildiğini söylemiştir:

1- Ricâlu’l-gaybtan biri öldüğünde Allah bir başkasını onun yerine bedel kılar.

2- Onlar kötü ahlak, amel ve inançlarını terk edip, iyileriyle değiştirenlerdir.[35]

Abdal anlayışının ortaya çıktığı sıralarda bu terim âbid ve zâhidlerle birlikte muhaddis[36] ve fakihler[37] için de kullanılmaktaydı. Nitekim itimada en yakın bilinen abdal hadislerini nakleden Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) yeryüzünde muhaddislerden başka abdal tanımadığını söylemiştir.[38] İmam Şafiî (ö.204/819) ve İmam Buhârî’nin de (ö.256/870) abdal sözünü beğendikleri kişiler için bir takdir ifadesi olarak kullandıkları rivâyet edilir.[39] Abdullah b. Mubârek (ö.181/796), Haris el-Muhâsibî (ö.243/857), Serrâc (ö.378/988), Kelâbâzî (ö.380/990), Ebû Talib el-Mekkî (ö.386/996), Sulemî (ö.412/1021), Kuşeyrî (ö.465/1073), Hucvîrî (ö.470/1077), Gazzâlî (ö.505/1111) gibi tasavvufun ilk ve en büyük müelliflerinin eserlerinde abdal konusu ya hiç yer almamış veya pek az ilgi görmüştür. Ebû Nuaym’ın (0.430/1039) Hilye’sinde ise sadece hadis olduğu iddia edilen bazı ibareler nakledilmiştir. Ancak abdal telakkisi, çeşitli müelliflerce az çok farklı şekillerde açıklanmış da olsa, bütün tasavvuf zümreleri arasında benimsenmiş ve aynı şekilde değer kazanan ricâlu’l-gayb telakkisi ile bütünleştirilmiştir.[40]

İbn Arabî’nin (0.638/1240) her ne kadar Hilyetu’’l-abdal adlı bir risalesi varsa da[41], bu konudaki geniş bilgi el-Futûhâtu’ l-Mekkiyye adlı eserinde yer almaktadır.[42]

İbn Arabî abdalın sayısının yedi, budelânın ise on iki olduğunu belirtmiştir. Hatta budelânın çoğunlukla ismen abdal ile, sayıca da nukabâ ile karıştırıldığını söylemiştir.[43]

Tasavvufî eserlerde ayrıca abdalın vasıflarından bahsedilmektedir. Ebû Tâlib el-Mekkî’nin naklettiğine göre, Fezâre eş-Şamî’ye abdalın evsafından soruldu. Onları tanıyan Fezâre şu karşılığı verdi: “Onların yemesi, sadece ihtiyaç halinde, uykuları uykunun galip gelmesi durumunda olur; konuşmaları zaruret miktarıdır. Susmaları hikmet, ilimleri kudrettir.”[44] Ebu Muhammed demiştir ki: “Bütün hayırlar, şu dört haslette toplanmıştır: Abdallar da, bu hasletler sayesinde abdal olmuşlardır. Bunlar; karnı aç tutmak, sukût, (ihtiyaç dışında) halktan uzaklaşma ve (ibadet ve taatla) geceleri uykusuz geçirmektir.”[45]   

İbni Arabi'nin Kutup Açıklaması Tam Bir Komedidir. Tasavvufçular Kendileri Dışında Herkesi Akılcı Olmakla Yaftalarken İbni Arabi Dahil Asıl Akılcı Kendileridir. Tasavvufçuların Akıl Yürütme ve Tevilde Sınır Tanımazlar. Hatta Aklın Yetişmediği Yerlerde Rüya ve Hayallerini Yürüterek Suçladıkları Akılcılara Taş Çıkarırlar. (*)

Kutub: Kelime manası değirmenin etrafında döndüğü mil, değirmen iği, eksen v.s. manalarına gelen kutub» kelimesinin çoğulu aktâbtır.[46] Kur’an ve hadislerde geçmez. Fakat İbn Arabî kutbun gizli olduğuna işaret eden bir hadisin mevcut olduğunu, onunda mahşer gününde açıklanacağını söyler.[47] Bahsettiği hadis şudur: “Kıyamet gününde mümin Rabb’ine yaklaşır. Nihayet Rabb’i ona şefkat ve affını indirir de böylece ona günahlarını şöyle ikrar ettirir: Şu günahını biliyor musun? der. Kul: Ey Rabbim, biliyorum, der. Allah da: Ben günahlarını dünyada gizledim. Bugün de ben senin lehine bu günahlarım mağfiret ediyorum, der...”[48] İbn Arabî bu konuda kendisinden evvel hiç bir kimsenin söylemediğini belirterek kutbu şöyle tarif eder: “Bütün hal ve makamları kendisinde asaleten veya niyabeten toplayan ricaldir.”[49] Asaleten, gerçekte tek kutub Rasûlullah’ın (s.a) ruhudur. İnsanlığın doğuşundan kıyamete kadar tüm nebi, rasul ve kutubların yardımcısı Hz. Peygamber’dir.[50]  İbn Arabî’ye göre kutubta şu özellikler bulunur:

İbni Arabi'nin Yaptığı Bu Tanımlar Sufilerin Anlatılarından Çıkarsadığı Bilgilerden Derleme Bir Kutup Tanımıdır: (*)

“Bütün esma-i ilahî ile tahallukan ve tahakkukan sıfatlanmış olarak Abdullah ismini almıştır. Hakk’ın aynası olup ilahî tecellilerin ve sıfatların kendisinde toplandığı kişidir. Vaktin sahibidir. Gayret-i ilahî hazinelerinde muhafaza edildiğinden gizlilik, üzerinde galip bir vasıftır. Hali ubudiyet ve iftikar olup daima Allah’a dua ve niyazda bulunur. Allah’tan duasına icabet olunana kadar istemekte ısrar, onun makamıdır. Ondan keramet zuhur etmez. Daima sebeplere tevessül eder. Kutbiyyet makamının en önemli şartı, huruf-i mukattaa’nın sırrına tam vukufiyettir. Bu sebepten kutbun halleri ile sırlar ehlullahın çok azına açıklanmıştır.”[51]

Kutup Olarak Yapılan Tarif Allah'ın Yaratılış Sıfatına Denk Yeni Tanrılardan Başka Bir Şey Değildir. Bir Mürşit Kutup Diye Bir Varlıktan Hasbelkader Söz Etmiş Gitmiştir. Bunu Gören Diğer Tasavvuf Erbabı Saygı ve Bağlılığın Esas Olduğu Gelenek Dairesinde Aldığı Bilgiyi Yargılamak Yerine O Bilgiyi Geliştirmeyi Marifet Bilmektedir. O Kutup Kelimesinin Altını Üstünü  Bir Şekilde Doldurmanın Telaşındadır. Önemli Olan Yaşantılarının İslam'a Uyarlanması Değil, İslam'ın Kendi Düşünce Dünyalarına Uyarlanmasıdır.(*)

Bu bağlamda Ebu’l-Abbâs et-Ticanî kutbun hakikati ile ilgili olarak şu ilginç şeyleri söyler: “Hakikatte kutubluk bütün ayrıntılarıyla alemin hepsinde Hakk’a hilafeti uzmâdır. Rabbin ilah olduğu her yerde kutub, işlerin idaresi ve Allah’ın uluhiyeti altında olan herkes hakkında hükmün yerine getirilmesidir. (...) Kutupsuz bütün kainat, ruhu olmayan hayaletlerden ibaret olur. Bütün varlıkların ruh ve hayat kazanmaları ancak kutbun onlarda hakim olmasıyla mümkündür. (...) Bütün alem onun sayesinde rahmet görür.”[52] Allah’ın kutba ikramlarından biri de, alemin varlığından önce ve sonrasının bilgisini öğretmesi nihayeti olmayanı bildirmesidir. Bütün varlıkların nizamının kendisiyle kaim olduğu bütün isimleri ona öğretmesidir. Allah’ın bütün sırlarına vakıf kılması, bütün feyizlerini ona vermesi ve ilminin ihata ettiği her şeyi ona bildirmesidir.[53] Hiçbir zamanda kutbu’l-aktâb ile peygamberler arasında bir perde bulunmaz. (...) Hiçbir an ondan gizli kalmaz.[54]

Ümmetin Büyükleri Otamatikmen Bu İnanca Göre Kutup ve Gavstır. Bunlar Dışında Kim Ne Kadar Alim ve Fazıl'da Olsa Tasavvuf Erbabı Olmadıkça Ne Kutup Olabilir Ne de Gavs. Ve Parselledikleri Arş-ı Ala'da Tasavvuf Erbabı Dışındakilerin Makamı ve İsmi Asla Yer Almaz. Dikkat Edilirse Tasavvuf Erbabı Tüm İbadetlerini Dört Mezhebe Göre Eda Ederler. Ama Buna Rağmen Mezhep İmamları Hiçbir Makam ve Mevkide Bulunmamaktadır.(*)

Daha geniş anlamda ele alındığında herhangi bir makamda zamanında şöhret bulup tek kalmış herhangi bir şahsa kutub, bir beldenin adamına o beldenin kutbu veya bir cemaatın şeyhine o cemaatın kutbu denmiştir. Fakat ıstılahı manada kutub ismini sadece bir kişi alır. Bu kişiye aynı zamanda gavs da denir.[55] 0 mukarrebûndandır. Zamanında sûfiyenin efendisidir. Bir kısmı zahiri halifelikle batınî halifeliği kendinde cemetmiştir. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Muaviye, Ömer b. Abdülaziz ve Mütevekkil bunlardandır. Ahmed b. Harun er-Reşîd es-Sebtî ve Ebu Yezîd el-Bistâmî gibi zahirde hükmü olmaksızın sadece batınî hilafet sahipleri de vardır. Zaten kutubların çoğunun zahirde bir hükmü yoktur.[56]

İbn Arabî eserinde bu ümmetten önce gelmiş geçmiş aktabın isimlerini vermektedir.[57] Tasavvufî eserlerde kutub lakabıyla ilk defa Ebu’l-Vefa Irakî’nin (ö.495/1102) anıldığı nakledilir.[58]

Tasavvufçuların Anlayışları Birçok Noktada Putperestlik ve Yunan Çok Tanrılı Dinleriyle Kesişir. İşte Onlardan Biri de İmamlar Konusudur. Burada Sıkıntının Kaynağı, Keşf ve İlham Yoluyla Sahip Olduklarına İnandıkları Bilginin Kur'an ile Tashih Edilmemesindendir. (*)

Eimme veya İmâmân:
Eimme imam kelimesinin çoğuludur. Kutubdan sonra iki imamın varlığı kabul edildiğinden dolayı imaman ve imameyn tabirleri kullanılmıştır. Kutub öldüğünde onun yerine sağdan başlayarak sırayla geçecek olan, biri meleküt alemi, diğeri mülk alemi ile ilgili iki imam vardır.[59] Her devirde ikiden fazla olmaz. Kutbun yerine geçecek olan imam, “Abdürrab” sıfatıyla günahkar mü’minlerin affı için daima ağlar. Diğer imam ise, “Abdülmelik” sıfatıyla Allah’ın rahmetinden kovulmuş olan şeytanî ruhlara karşı kuvvetli bir güce sahiptir.60]

Tasavvufta Kur'an'da belirtilen Yahudilerin Dinde Detaycılık ve Lüzumsuz Bilgilerde Boğulma Hastalığı Had Safhadadır. Aşağıda Verilen Bilgilerin Kur'an ve Sünnetle Hiçbir Alakası Olmadığı Gibi Bunu İslami Görmenin de Ciddiye Alınır Hiçbir Tarafı Yoktur. Tasavvuf Halk Nazarında Güzel Ahlak Olarak Bilindiği İçin Saygı Görürse de Bu Konular Halkın Bilgisi Dışında Olduğu İçin Tepki Çekmememektedir. Bunun Farkında Olanlar Israrla Bu Yanlışlara Karşı Çıkmış Olsa da Tasavvuf Düşmanı Olarak Anılmaktan Kendilerini Kurtaramazlar. (*)

Evtâd:
“Kazık, direk manasına gelen bu kelime ‘veted’ kelimesinin çoğuludur. İbn Arabî’ye göre ricâlu’l-gaybden kabul edilen ve dört kişiden oluşan evtâd, çeşitli ayetlerin[61] işaretinden yola çıkarak dört yöne memur edilen velîler olduğunu belirtmiştir. Evtâdın herbiri; Abdullah, Abdulalim, Abdulkadir, ve Abdulmurîd sıfatlarıyla doğu, batı, kuzey ve güneyin muhafazasıyla görevlidirler. Allah alemi onlarla korur.[62]

Evtâdın herbiri bir peygamberin yani, Hz. Adem, Hz. İbrahim, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in (a.s) kalbi üzere olup; İsrafil, Mikail, Cebrail ve Azrail’in ruhaniyetinden yardım alır. Evtâddan Hz. Adem’in kalbi üzere olan; rükn-i Şamî’ye, Hz. İbrahim’in kalbi üzerine olan; rükn-i iradiye, Hz. İsa’nın kalbi üzerine olan;  rükn-i yemaniye, Hz. Muhammed’in kalbi üzerine olan da; rükn-i haceri’l-esvede sahiptir.[63]


Nukabâ: Lugatta “bir topluluğun ileri gelen şahsı” manasına gelen ‘nakîb’ kelimesinin çoğuludur. Kur’an ve hadislerde geçmez. İbn Arabî’nin kabul ettiği manaya göre nukabâ, on iki burç adetinde olup, burçlarla ilgili ilimlere vakıf, inzal olmuş şeriatların bilgilerine sahip; insanların kıyafet ve görünümlerinden, onların huylarını ve diğer özelliklerini tespit etme vasfını kazanmış kişilere denir.[64] Curcânî’ye ((ö.812/1400) göre Allah’ın el-bâtın ismi kendilerinde tahakkuk eden nukabâ, üç yüz  kişiden oluşup; a- Emir aleminin hakikatlerine vakıf ulvî nefisler b- Halk alemine ait hakikatlere vakıf süflî nefisler c- İnsanî hakikatlere vakıf vasatî nefislerden oluşan üç gruba ayrılırlar.[65]

Nucebâ: Lugatta “kıymetli, üstün kişi, soylu” manasına gelen necîb kelimesinin çoğuludur. İbn Arabî’ye göre sayılan sekiz olan nucebâ; sekiz ilahî sıfatın ilmine ve keşfen yıldızların ilmine vakıftırlar. Kürsi makamlarıdır.[66] Başka bir yerde nucebâ diğer ümmetlerde yedi tanedir. Muhammed ümmetinde on iki adettir. İbn Arabî’nin burada saydığı on iki isim de ashaptandır.[67]  Curcânî’ye göre kırk kişi olan nucebâ; kulların ağır işleriyle meşgul olup, merhamet ve şefkatleri icabı daima başkalarının hizmetindedirler.[68]

Efrâd: Efrâd “ferdler, eşsiz şahsiyetler” manasına gelen ferd kelimesinin çoğuludur. Kutbun dışında kalan gayb erenleri.[69] Bunların belli sayıları yoktur. 2, 3, 6 veya on olabilir.[70] İbn Arabî (ö.638/1240) hatm-i velâyet anlayışında olduğu gibi bu meseleye de ilm-i bâtın açısından yaklaşmaktadır. Efrâdın batın ilmine sahip bulunduğunu söyledikten sonra ashaptan Hz. Ali’nin, Ebû Hureyre’nin, Abdullah b. Abbâs’ın efrâd içinde yer aldığım da ilave etmektedir.[71] Bu zatlarla ilgili bazı rivâyetleri de delil olarak kullanmaktadır.[72] Bu rivâyetlerin konuya delil olması zor gözükmektedir. Çünkü delalet yönleri farklıdır.[73]

Tasavvuf Erbabının Başta İbni Teymiyye Olmak Üzere Tefsir, Hadis ve Fıkıh Alimlerine Olan Düşmanlıkları Onların Uydurup Din Haline Getirdiği Görüşlerini Cesur Bir Şekilde Ele Alıp Dillendirmelerinden Kaynaklanmaktadır. (*)

Başka kavramlarda kullanılmıştır. Bu kavramlar üzerinde durmayı fazla detay olduğu için gerekli görmüyoruz.
Tasavvufî muhayyilenin zamanla gelişmesi ve başka unsurların da yardımıyla ricâlu’l-gaybın evrenin kozmik işleyişinde etkili olduğu inancı halk arasında yaygındır. Bu yüzden kendilerine metafizik bir hüviyet kazandırılmıştır. Bu hüviyetleri sebebiyle bazı kişiler dışında kimseye görünmedikleri, zaman ve mekân sınırlarını aşarak diledikleri anda diledikleri yerde bulunabilecekleri, insanların ihtiyaçları hususunda Allah’tan ne isteseler geri çevrilmeyeceği ileri sürülmektedir.
Ricâlu’l-gayb anlayışı Kur’an’a uymayan bu gibi özellikleri dolayısıyla bazı alimler tarafından tenkid edilmektedir. Bu noktada İbn Teymiyye (ö.738/1328) ricâlu’l-gayb olduğu söylenen bazı insanlara olağan üstü hüviyet, güç ve yetkiler nisbet etmenin İslam akidesiyle bağdaşamayacağını belirterek şöyle der: “İhtiyaçlarını ricâlu’l-gayba arz edenlerle, Allah’ın rahmetinin önce üç yüzlere, onlardan sırayla yetmişlere, kırklara, yedilere, dörtlere ve nihayet gavsa indiğini zannedenler sapık ve müşriktirler.” [74]

İbn Teymiyye’nin bu anlayışla ilgili genel kanaati şöyledir: “Halkın ve sûfîlerden pek çoğunun dillerinde dolaşıp duran Mekke’de bulunan gavs, dört evtad, yedi kutub, kırk abdal, üç yüz nuceba gibi isimlerin hiç biri Allah’ın kitabında yer almadığı gibi sahih bir senedle bize kadar gelen hadislerde de yoktur.[75] Velilerin adedi, abdal, nukabâ, nucebâ, evtâd, aktâb, dört, yedi, on iki on üç, kırk, yetmiş, üç yüzler ve kutub... gibi Hz. Peygamber’e (s.a) nispet edilen rivâyetlerin hiç biri sahih değildir. Selef -abdal müstesna- bu lafızların hiç birinden bahsetmemişlerdir.[76] Halkın benimsediği ve ümmetin kabul ettiği şeyhlerde böyle şeyler yoktur. Bunlar bazı mutavassıt şeyhlerde görülmektedir. Daha sonra gelenler ise hak ile batılı birbirine karıştırmışlardır.[77]
[78]


Tasavvuftaki bu şekildeki ricalu’l-gayb anlayışı ile İmamiyye Şîa’sınca beklenen mehdinin gözlerden cesediyle devamlı kaybolması ve kıyamete kadar sağ olup, kıyametten önce gelmesi inanışı arasındaki bağ İbn Teymiyye’nin dikkatinden kaçmamıştır. Bu tür bir anlayışın daha çok Hıristiyanların ve aşırı Şiî fırkaların akidelerini yansıttığını belirtmektedir.[79]
İbn Teymiyye’nin (ö.728/1328) bu görüşünü daha açık ve net bir biçiminde İbn Haldûn (ö.808/1405) ortaya koymaktadır. Ona göre hulûl ve vahdet gibi kutub ve abdal telakkisinin de ilk defa Irak sûfîlerinde ortaya çıkmış, sûfîlerin Şiî fırkalardaki imama karşılık kutbu, nukebâya karşılık abdalı benimsemek suretiyle Şîa’yı taklid etmişlerdir.[80] Ancak ricâlu’1-gaybla ilgili kavramların hepsinin sûfiyyeye Şîa’dan geçtiğini söylemek zordur. Çünkü ilk asırdaki bazı sufilerin bu tür kavramları kullanmaları bunun böyle olmadığının açık delilidir.

(Yazı konuyla ilgili olarak ileri sürülen ayet ve hadislerin zorlama yorumlarla nasıl çarpıtıldığını açıklama ile devam edecektir.)
(*) İlgili Bölümler DiniHaberlere aittir.
 
 *      Prof. Dr. Ahmet YILDIRIM, SDÜ İlahiyat Fakültesi  Öğretim Üyesi
                                                                                                               
[1]    Fazlu'r-Rahman, İslâm, (ö.1409/1988), (Terc. Mehmed Dağ, Mehmed Aydın) İstanbul-1981, s. 171. Ayrıca bu dönemlerde abdal tabirinin hadisçiler için kullanılması bu öğretinin o dönemlerde ortaya çıktığını göstermektedir. Bkz. el-Hatîb el-Bağdâdî, Ebûbekr Ahmed b. Ali (ö.463/1071), Şerefu Ashâbi’l- Hadîs, Thk. M. Saîd Hatiboğlu, Ankara-1991,s. 49-50.
[2]     Bkz. Ali Coşkun, Osmanlı Dönemi Dînî “Kurtuluş” Hareketleri Üzerine Bir Araştırma, s. 54-55 , İstanbul-1996, Basılmamış Doktora Tezi.
[3]       Fazlu'r-Rahman, age, s. 171.
[4]        Mustafa Kara, İbn Teymiyye'ye Göre İbn Arabî, (Asistanlık Tezi, Bursa- 1980), s. 73,
[5]        Mustafa Kara, age, s. 56. Benzer düşünceler için bkz. Erol Güngör, İslam Tasavvufunun Meseleleri, İstanbul -1993, s. 100-102, 199.
[6]        Süleyman Uludağ, "Abdal", DİA, I, 59,
[7]      Mustafa Kara, age, s. 73.
[8]        Fazlu’r-Rahman, age, s. 171,
[9]        İbn Arabî, Muhyiddîn (ö.638/1240), el-Futuhâtu’l-Mekkiyye, Beyrut- Tsz, II, 11. Ayrıca bkz. Erol Güngör, age 100; A. Vasfi Kurt, Ricalu’ l-gayb ve Abdal Hadisleri, Basılmamış  doktora semineri, Ankara -1990, s. 6.
[10]       Süleyman Uludağ, Tasavvuf  lstılahları, s. 831 (Tezkiretü’ l-evliya tercümesinin sonunda).
[11]       İbn Hacer el-Heytemî, Ahmed Şihâbuddîn (ö.974/1566), el-Fetâva’l-Hadîsiyye, Kahire-1989. s. 322
[12]       Bkz. Suyutî, el-Haberu’d-dal, II, 472 (el-Havî içinde).
[13]       Tehanevî, Muhammed A’lâ b. Alî (ö.1172/1758), Kitâbu Kesşâfı ıstılâhâti funûn,I-III, Beyrut-Tsz. II, 846-47.
[14]       İbn Arabî, Futûhât, II, 11.
[15]       İbn Arabî, Futûhat, II, 7. Nitekim Osman b. Atâ’nın babasından yaptığı bir rivayete göre babası şöyle demiş: Abdal kırk insandır. Ben de kendisine: Kırk erkek değil mi diye sorunca o, "Kırk erkek deme, kırk insan de. Çünkü içlerinde kadınlar da olabilir. " İbn Manzûr, Ebu’l Fadl Muhammed b. Mukerrem el-Mısrî (ö.711/1311), Muhtasar Târîhu Dimeşk li’bni Asâkir, Thk. Rûhiyye en-Nehhâs ve diğerleri, I-XXIX, Beyrut-1984, I, 115.
[16]       Bkz. Suyutî, el-Haberu’d-dal, II, 472 (el-Havî içinde).
[17]       Hatib el-Bağdâdî, Ebûbekr Ahmed b. Ali (ö.463/1071), Târîhu Bağdâd, I-XIX+Fihrist, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut-Tsz, III, 75-76.
[18]     İbn Arabî, Futûhât, II, 41. İbn Arabî burada keşfine göre bu tabakaların otuz beşe çıktığını ifade eder.
[19]       Haydar el-Âmulî, Kitabu nass’in-nusûs, v.91-96 (Hatmu’l-evliyâ ekinde, s.504-505)
[20]       Süleyman Uludağ, "Abdal", DİA,, I 59,
[21]     Bkz. İ. Goldziher, "Ebdâl", İA, IV, 3-4.
[22]       Ayrıca üc yüz elli altı olarak belirlenen sayı Abdullah İbn Mes’ûd’dan nakledilen rivayete dayanmaktadır. Bkz Ebû Nuaym, Ahmed b. Abdillah el-Esbehanî (ö.430/1039), Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakatıı’l-Asfiyâ, I-X+Fihrist, Daru’r-Reyhan li’t-Turas, Kahire-Tsz., I, 8-9.
[23]       A Vasfi Kurt, Ricalu’l-gayb ve Abdal Hadisleri, s. 7
[24]       Geniş bilgi için bkz. İbn Arabî, Futûhat. II, 1-16, 24-49
[25]       Abdallar, yeryüzünün en ücra köşelerine çekilmişler ve insanların gözünden gizlenmişlerdir. Sebebi şudur: Onlar bu zamanın alimlerine bakıp onlarla görüşmeye güç yetiremez ve onların sözlerini dinlemeye sabredemezler. Çünkü onlar, abdallar yanında, Allah Teâlâ’yı bilmeyen kimselerdir. Ebû Talib el-Mekkî, (ö.386/996), Kutû’l-Kulûb, Daru Sadır, Ysz.-Tsz.,I, 175.
[26]     Bkz.Tahsin Yazıcı, "Ahyâr", DİA, II, 194.
[27]       Hucvîrî, Ali b. Osman Cullâbî, (ö.470/1077), Hakikat Bilgisi, (Haz. Süleyman Uludağ), İstanbul-1982, s. 330.
[28]     Yüz yirmi dört bin peygamber düşüncesinden iktibas edilmiş olabilir.
[29]       Mehmed Nuri Şemseddin, Miftahu’l-Kulûb, (Haz. Abdulkadir Akçicek), İstanbul-1982, s. 48
[30]       İ. Goldziher, "Ebdal", İA, IV, 3.
[31]       İbn Teymiyye, Takıyyuddîn Ahmed (ö.728/1328), Mecmû’u Fetâvâ Şeyhi’l-İslâm Ahmed b. Teymiyye, Tertib Abdurrahman b. Muhammed el-Asımî I-XXXVII, Riyad-1991, II, 435.
[32]       İbn Arabî, Futûhât, II, 2-16, 24-39.
[33]   Özellikleri ve vasıfları ile ilgili bkz Ebû Talib el-Mekkî, age, I, 95; Muhammed b. Ahmed es-     Semerkandî, Zikru’l-abdal fî hazihi’l-ümmeti ve zikru adetihim vemâ sıfatuhum, (Süleymaniye Ktp Şehid Ali Paşa, nr 360), vr 34a-52a, Gümüşhanevî, Camiu’ l-usûl, s. 41-51 Hakîm Tirmizî Hz Peygamber’in (s a) vefatından sonra ümmetinden kırk kişi O’nun yerine geçer. Yer onlarla ayakta durur der. (Bkz Hakîm et-Tirmizî, Ebû Abdillah Muhammed (ö.285/898), Kitabu Hatmi’l-Evliyâ, Thk. Osman İsmail Yahya, Beyrut,, s. 344-45; Nevâdiru’l-Usûl fî Ma’rifeti Ehâdîsi’r-Rasûl, Thk. Mustafa Abdulkadir Atâ, I-II, Beyrut-1992 , I, 340). Demek ki o zamana kadar henüz bu kırktan başka umenâ, evtâd ve kutub tabirleri yoktu. 0 halde bu tabirler sonra çıktı. Süleyman Ateş, İslâm Tasavvufu, İstanbul-1992, s. 534.
[34]     Bkz. Süleyman Uludağ, "Abdal", DİA, I, 59. Râgib el-İsfahânî (ö.502/1108) kelimenin kökü itibariyle ıstılah haline gelmiş manasının; "İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir" (Furkân 25/70) âyetinden kaynaklandığını belirtmiştir. Rağıb el-İsfahanî (ö.502/1108), el-Mufredât, İstanbul-1986., s. 39. İbnu’1-Esîr (ö.606/1209) konuyla ilgili olarak şunları der. "Onlar evliyalar ve abidlerdir. Bedelin cemidir. Onlar abdal diye isimlendirilmişlerdir Çünkü her ne vakit onlardan biri ölecek olursa, bir başkası onun yerini alır. İbnu’1-Esîr, el-Mubârek b. Muhammed (ö.606/1209), en-Nihaye fî Gârîbi’l-hadîs ve’l-eser, Thk. Tâhir Ahmed ez-Zâvî, Mahmûd Muhammed et-Tanâhî, I-V, Beyrut-Tsz., I, 107.
[35]       Hakîm Tirmizî, Nevadiru’l-usûl, I, 167.
[36]       Muhaddis abdallarla ilgili olarak bkz. İbn Hacer el-Askalânî, Ahmed b. Ali (ö.852/1448) Tehzîbu’t-tehzîb, Thk. Mustafa Abdulkadir Ata, I-XII, I, r: 144, 436, 760; 616, 617; Lisânu’l-mîzân, I-VII, Beyrut-1986, I, r: 1204.
[37]       İbn Hacer el-Heytemî (ö.974/1566), İmam Şafiî’nin evtâd olduğu üzerinde ittifak olduğunu, bir rivayette ölmeden kutub olduğunu yazmaktadır. İbn Hacer el-Heytemî, Ahmed Şihâbuddîn (ö.974/1566), el-Fetâva’l-Hadîsiyye, Kahire-1989, s. 325, İbnu’1-İmâd, Şezerâtu’ z-zeheb, II, 298. Burada "abdal" olarak anılan zat Hammâd b. Seleme’dir.
[38]     Hatîb, Şerefu ashâb, s. 49-50; Kuşeyrî, Abdulkerîm b. Havâzin (ö.465/1073), Kuşeyri Risâlesi, (Haz. Süleyman Uludağ), İstanbul-1981, s. 120; Sehâvî, Mekasid, s 10, Suyutî, el-Haberu’d-dâl, II, 471, İbn Hacer el-Heytemî, age, s. 324-325 Kuşeyrî de şöyle bir rivayet vardır: Bilal Havvâs diyor ki: "Beni İsrail çölünde yolculuk yaparken aniden bir zatın yanımda yorulduğunu fark ettim, hayrete düştüm, sonra bunun Hızır (a s) olabileceği kalbime ilham edildi. Bu zata, Hakk Teâlâ’nın hakkı için söyle, sen kimsin? diye sordum Ben kardeşin. Hızır’ım dedi. Sana bir kaç sualim var dedim. İstediğini sor, dedi İmam Şafiî hakkında ne dersin’? dedim O evtâddandır (doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde bulunan dört büyük veliden biridir) dedi. Peki Ahmed b Hanbel hakkında ne dersin dedim. O sıddîk olan bir zattır, dedi. Bişr b. Hâris Hafî için ne dersiniz dedim Ondan sonra onun gibisi yaratılmamıştır, dedi. Seni görmeme vesile olan amelim nedir? dedim Annene yaptığın iyilik, dedi. " Kuşeyrî, age, s. 120.
[39]     Bkz. Sehâvî, Ebu’l Hayr Muhammed b.Abdirrahman (ö. 902/1496), el-Makâsidu’l-Hasene fî Beyâni Kesîrin mine’l-Ehâdîsi’l-Muştehira ale’l-Elsine, Thk. Muhammed Osman el-Hist, Beyrut-1985, s. 9; İbn Arrâk, Ali b. Muhammed el-Kinanî (ö.963/1556), Tenzîhu’ş-Şerîa ani’l-Ehâdîsi’ş-Şenîati’l-Mevdûa, Thk. Abdulvehhâb Abdullatîf, Abdullah Muhammed es-Sıddîk, I-II, Beyrut-1981, II, 307.
[40]       Bkz Süleyman Uludağ, "Abdal", DİA,  I, 59.
[41]     İbn Arabî bu risalede abdal kavramı ve abdalın nitelikleri yerine, arif, mürîd, zâhid, âbid gibi tasavvuf ehlinin takip etmeleri gereken hüküm ve samt kavramlarının tasavvuftaki mana ve önemi üzerinde durmuştur. Bkz. İbn Arabî, Hilyetu’l-abdal, s. 49-57 (Sittü resâil mine’t-turâsi’l-Arabî el-İslâmî içinde, Haz. Abdullatîf Muhammed el-Abd, Kahire-1982)
[42]     Bkz. İbn Arabî, Futûhât, I, 160; II, 8.
[43]     İbn Arabî, age, II, 15. Curcânî de bu hataya düşerek budelânın yedi kişi olduğunu söylemiştir. Curcânî, es-Seyyid eş-Şerîf Ali b. Muhammed (ö.812/1409), et-Ta’rîfat, Thk. Abdurrahman Umeyra, Beyrut-1987, s. 68.
[44]       Ebû Talib el-Mekkî, Kûtu’ l-kulûb, I, 39.
[45]       Ebû Talib el-Mekkî, age, I, 95, 97.
[46]     Bkz. Fîruzâbâdî, Muhammed b. Ya’kûb (ö.817/1414), el-Kâmûsu’l-Muhît, I-IV, Beyrut-1991, I, 275.
[47]     İbn Arabî, Futuhât, II, 555.
[48]     Buhârî, İsmail b. İbrâhim (ö.256/870), Sahîhu’l-Buhârî, I-VIII, İstanbul Tsz., 97/Tevhîd, 36 (VIII, 202-203); Muslim, Ebu’l Huseyn el-Kuşeyrî (ö. 261/875), Sahîhu Muslim, Thk. Muhammed Fuad Abdulbakî I-IV+Fihrist Beyrut-1983, 49/Tevbe, 52 (IV, 2120); İbn Mâce, Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî (ö.275/888), Sunenu İbn Mâce, Thk. Muhammed Fuad Abdulbakî, I-II+Fihrist, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut -Tsz., Mukaddime, 13 (I, 65, h.no: 183); Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), el-Musned, Thk. Abdullah Muhammed ed-Dervîş I-X+I-II Fihrist, Beyrut-1991., II, 74, 105.
[49]     İbn Arabî, age, II, 5.
[50]     İbn Arabî, age, I, 151; Krş. İbn Abidin, Muhammed Emin b. Ömer (ö.1252/1836), İcâbetu’l-ğavs, (Mecmûatu Resûili İbni Abidîn içinde (I-II), s. 265;Tehânevî, age, I, 66; Hıfnî, Abdulmun’im, Mu’cemu Mustalahâtı’s-Sûfiyye, Beyrut 1987, s. 215-216. Muhammedî Kutublar ve 12 kutubla ile ilgili olarak bkz. Abdurrahman Camî, Nefahatu’l-üns, s. 98-101; Muhammed Parsa, Tevhide Giriş  (Faslu’l-hitâb), s. 568-594.
[51]       İbn Arabî, Futûhât, II, 555, 574; Ali Vasfi Kurt, age, s. 17
[52]       Hârazm İbnu’l-Arabî el-Mağribî, Ali Hârezm, Kitâbu Cevâhiri’l-Maânîve Bulûği’l-Emânî fî Feyzi Seyyidî Ebi’l Abbâs et-Ticânî, I-II, Beyrut-1973, II, 81
[53]       Harazm İbnu’l-Arabî, age, II, 79,
[54]       Harazm İbnu’l-Arabî, age, II, 63.
[55]       İmam-i Rabbanî gavsı kutbun yardımcılarından biri olarak görür. İmam Rabbânî, Ahmed Şerhendî (ö.1034/1625), Mektubât, I-II, İstanbul-Tsz., I, 235.
[56]       İbn Arabî, Futûhât, II, 6; Ali Vasfi Kurt, age, s. 16.
[57]       Bkz İbn Arabî, Futûhat, I, 151-153, 157.
[58]       Bkz.  Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatîar Tarihi, İstanbul-1985,  s. 253.
[59]     Bkz. İbn Arabî, Futûhât, II, 7; Istılahatu Şeyh Muhyiddin İbn Arabî, Thk. Bessâm Abdulvahhâb el-Cabî, Beyrut-1990, s. 57; Curcânî, age, s. 58;    Kâşânî, Abdarrezzâk (ö.730/1330), Istılâhâtu’s-Sûfiyye, Kahire –1992, s. 57; Hifnî, age, s. 24.
[60]       İbn Arabî, Futûhât, II, 6, 7, 572-573.
[61]       Nebe 78/6-7; A’raf  7/17,
[62]     İbn Arabî, Futûhât, II, 7; III, 521, IV, 81; Krş. İbn Arabî, Istılahatu Şeyh Muhyiddin İbn Arabî, Thk. Bessâm Abdulvahhâb el-Cabî, Beyrut-1990, s. 56; Kaşânî, age, s. 58; Curcânî, age, s. 62; Hıfnî, age, s. 28,
[63]       İbn Arabî, Futûhât. I, 160; İbn Âbidîn, age, s. 268.
[64]       İbn Arabî, Futûhât, II, 7.
[65]     Curcanî, age, s. 301; Krş. İbn Arabî, Istılahâtu Şeyh Muhyiddin İbn Arabî, s. 57; Kaşanî, age, s 116, Hifnî,age,s 258
[66]       İbn Arabî, Futûhât, II, 8.
[67]     İbn Arabî, Istılahatu Şeyh Muhyiddin İbn Arabî, II, 81
[68]       Curcanî, age, s 294-295. Krş.  İbn Arabî, age, s. 57; Kaşanî, age,s 114.
[69]       Kaşanî, age, s 56
[70]       Bkz İbn Arabî, age, s 56, Tehânevî, age, III, 1107
[71]       İbn Arabî, Futûhât, III, 244 vd
[72]       Hz Ali’nin göğsüne vurarak "Burada çok ilim vardır..." ifadesi ile Ebû Hureyre’nin "Rasûlullah’tan (s a) iki kap dolusu ilim aldım. Bunlardan birini size naklettim. Diğerlerini size nakletseydim şu boğazımı keserdiniz" rivâyetini (bkz. Buhârî, 3/İlim, 42 (I, 38).) ve İbn Abbâs’ın Talak sûresinin 12 ayetinin tefsirinde "Bu ayeti tefsir etsem beni recmeder ve bu kafirdir dersiniz" dediğini de ilave etmektedir. İbn Arabî, age, II, 244-250.
[73]    Bazı şarihler hadiste (Buhârî, 3/İlim, 42 (I, 38) geçen söylenmeyen ilimle ilgili hususların kıyamet alametleri,         olacak olan fitneler ve istikbalde vuku bulacak hadiseler olduğunu söylemektedirler. Bkz. Aynî, Mahmûd b. Ahmed (ö.855/1451) Umdetu’l-kârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, I-XX, Kahire-1972, II, 153, İbn Hacer, Fethu’l-Bârî bi Şerhi Sahîhi’l-Buhârî, Abdulazîz b. Abdillah b. Baz, I-XV+Fihrist, Beyrut-1993, I, 293; Kastallânî, Ahmed b. Muhammed (ö. 923/1517), İrşâdu’s-Sarî li Şerhi Sahîhi’l-Buhârî, Bolak-1305, I, 212. Diğer rivayetlerle ilgili yorumlar bundan farklı değildir.
[74]       İbn Teymiyye, age, XI, 437-438.
[75]       İbn Teymiyye, age, XI, 433.
[76]     İbn Teymiyye, age, XI, 167. Selefin bu lafzı kullanması farkı ortaya koyuyor.
[77]       İbn Teymiyye, age, XI, 434
[78]       İbn Teymiyye, Mecmûatu’r-Resâili’l-Munîriyye, I-V, Mısır-1346, I, 59-60.
[79]       Bkz İbn Teymiyye, Mecmû’u fetâvâ, XI, 437-443.
[80]     İbn Haldûn, Abdurrahman b. Muhammed (ö.808/1405), Mukaddime, (Çev. Zakir Kadiri Ugan), I-III, İstanbul-1986, II, 555. Krş.  Fazlu’r-Rahman, İslâm, s. 171; Erol Güngör, age, s. 101-102.

 

Kaynak: Dinihaberler.com

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Garip 1 ay önce

Admin bey kurân ı kerimde Hz Süleyman ın ümmetinden birinin belkız ın tahtını getirmesi sahabi kehfi Hz peygamberimizin miracını ve ilmi ledün e de menkıbe mi diyorsun bu olayları akılla açıklasana? ancak iman kabul eder.o ülkelerde şehitlerin yardım etmediği ni siz nereden öğrendiniz araştırdınızmı?işine gelmeyince menkıbe dersiniz Hz peygamberimize de deli demişlerdi.

Avatar
Mustafa 1 ay önce

Bu yazıyı yazan Prof ve Admin denen kişi. Hepiniz bilmediklerinizin cahilisiniz. bazı şeyler kitap kurcalamakla bilinmez. "Aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır" sözü gibi bulanlara sormalısınız.

Avatar
Garip 1 ay önce

Bu çalışmayı yapan prfösör kendi öz geçmişi yaşam tarzınıda yazsa kendisini tanır yaptığı çalışma ve fikir ve düşüncelerine inanıp inanmamaya ona göre karar verirdik

ADMİNİN YORUMU - İLMİ ÇİNDE BİLE ALACAK OLAN ZAVALLI MÜSLÜMANIN HALİNE BAKIN. YAZIK... ONLARCA DELİLLERE DEĞİL DE YAZIYI YAZANA BAKIP MI KARAR VERECEKSİN BÖYLE BİR KONUDA...

Misafir Avatar
GARİP YAHUDİMİSİN 1 ay önce @Garip

garip sen yahudi misin? bu yorumu şerefsiz yahudiler yaparda sende de o mantık var.

Beğenmedim! (1)
Avatar
ahmet 1 ay önce

batın ilmini bilmeyenler bu yorumları yapar eğer bu adam evliya biriyle tanışsaydı kendi ilminin ne kadar sığ olduğunu anlardı

ADMİNİN YORUMU - SEN BU İLMİ YAZIYI ANLAYACAK KADAR BİLE İLME SAHİP DEĞİLKEN EVLİYANIN İLMİNİN AZ YADA ÇOK OLDUĞUNU NASIL FARKEDEBİLDİN HAYRET. ŞU YAZIYI KALEME ALACAK KADAR İLİM SAHİBİ VE OKUMUŞ EVLİYA VAR MI Kİ MEMLEKETTE

Avatar
Hoca 1 ay önce

Sayın Prof, Ahmet yeseviyiz,mevlana Halid bağdadi yi,hacı bayram veliyi, Akşemseddini,Beyazıt bistamiyi ve vb gibilerini de okumuş tanımış,bu gibi zatlarla hiç tanışmamış mı, din sadece zahiri ilimlerle devlet dini anlayışıyıyla izahı anlaşılmaz ,batini ilimlerle bakalım ricali gayb ve alemine

ADMİNİN YORUMU - BELLEMİŞSİNİZ TEKERLEME GİBİ MEVLANA, YUNUS EMRE, HACI BAYRAM VELİ... EEE! SALAK HERİF BU SAYDIKLARIN NE KUTUPLUK İDDİAASINDA OLDU NE DE GAVSLIK VE NE DE KENDİLERİNİ ALLAH DIŞINDA İLAHİ GÜÇLERLE DONANMIŞ VARLIKLAR OLARAK GÖRDÜLER.
BİLMİYORSUNUZ BARİ SUSUN. KAYNAKLAR VERİLMİŞ ORADA GÖREMEDİN Mİ. iMAM ŞAFİ DE VAR, AHMET BİN HANBEL DE KUŞEYRİ DE... HADİ AHMET YILDIRIM BİLEMEDİ BU ALİMLER DE Mİ BİLEMEDİ SANA GÖRE

Avatar
Mekke 1 ay önce

İslamın yüzde doksanı ğaybdır görüneni ancak yüzde ondur onun için rabbimiz gayba iman edenler diye başlar kuranda

Avatar
Abdullah Uymaz 1 ay önce

Yazı işine gelmediği için yazıyı yazanı sorguluyor. Yazı işine gelseydi çok güzel olmuş denirdi belki.

Avatar
NİĞDELİ 1 ay önce

İMAMLARIN OKUDUĞU HUTBEDEN KENDİLERİ BİRŞEY ANLAMAYACAK ŞEKİLDE YAZILIP PAPAĞAN GİBİ RUHSUZ BİR ŞEKİLDE OKUTULURSA,AĞIZLARINDAN ÇIKAN HER KELİMENİN HESABI SORULURKEN HUTBE DIŞINDA BİRTEK KELİME KONUŞMASI TAKİP EDİLİRKEN,İMAMDAN VE MÜEZZİNDEN NE BEKLİYORSUNUZKİ.DİYANET VAAZ VE HUTBEYİ İMAMLARIN KENDİSİNE HAZIRLATIP KENDİLERİNE GÜVENLERİNİN GELMESİNİ SAĞLAMALI..VE TOPLUM NE SELÇUKLU NE OSMANLI TOPLUMU,SOKAKTA ELİNİ SALLASAN 72,5 millet var.İMAM HANGİ DİLDEN KONUŞSA ÖTEKİNİN ZORUNA GİDİYOR,HERKES HER ŞEYİ İYİ BİLİYOR AMA BİRTEK İMAM BİLMİYOR NEDENSE.