Anlamın iyiden iyiye yozlaştığı kerahat vaktini yaşayan insan gerçekten hüsranda. "Çokluk hiçliktir" tecrübesinden hareketle, eskiye kıyasla her şeye malik olan/olmak isteyen yaratılmışların en seçkini, algı körlüğüne yakalanmıştır modern zamanda. Mutluluk-tatmin sarmalında ilerleyen insanoğlunun dünya üzerindeki sîretine bakıldığında ise bu seferin dikeyin aksine döngüsel bir yapı arz ettiği görülür. "Biz kime ömür verirsek, onun yaratılışını bozarız" (Yâsîn, 36/68) ayetinde de ortaya konan bu hakikat gereği her şey aslına, ilk emekleme dönemine raci olur. Erken yaşlarda köyünde fakr-u zaruret içinde olan bir kimsenin, hayatının çan eğrisinde bambaşka kentlerde hem halinin hem de vaktinin iyileşmesine rağmen, erzel-i ömründe yeniden ilk mekânında toprakla meşgul olma arzusu, bu durumu yansıtan önemli bir detaydır.   

En büyük düşmanı ateşe, yaz gününde bile meftun olan insanın, asrın aldatıcı rüzgârlarını arkasına alarak iki eliyle var ettiği hâlihazırdaki donuk ve muhalif psikoloji, yaşadığımız zaman dilimindeki tüm iş ve işlemlerde kendisini en bariz şekliyle ortaya koymaktadır. Bu sebeple insanî muamelelerde, kişinin değişik olay ve tutumlara karşı takındığı ve ilk defa analitik psikolog Carl Gustav Jung'ın (ö. 1961) sistematize ettiği "persona" (maske) sirkülasyonu, günümüzde oldukça fazlalaşmış ve emin insan formu, bu nifak dalgası sebebiyle sahihi sakîminden ayrılamayacak biçimde girift bir hale bürünmüştür. Etrafta uçuşan olanca sevgi pıtırcığı karaktere rağmen, karamsarlık ve kötülüğün başının alınamaması bu açıdan düşündürücüdür.

Günümüzde titrlerin, nüfuzların, kartvizitlerin musâraa yaptığı meydandaki en büyük yarayı "anlam" almıştır. Tespit ve tenkit kabilinden ifade etmek gerekirse, sıcak bir pazar sabahı çayı ile iyi kavrulmuş bol susamlı bir simit samimiyetindeki "kapıcı" ifadesi yerine, buz kesiği nevzuhur bir kelime olan "blok görevlisi" fütursuzca girdi gündelik hayatımıza. Yine iş-güç sahiplerinin yanında bulunarak telefonlarına "alo" diyen mütevazı sekreterler tedavülden kalkıp, aslında aynı işi yapan fakat mahrecinden çıkararak büyük harflerle telaffuz edilen nur topu gibi yönetici asistanlarımız oldu son zamanlarda.


İçinde var olma mücadelesi verdiğimiz ahir zamanın, failin yaptığı işten mefulün nasiplendiği takım elbiseli ikili ilişkilerinde ise tarafların vücut dili derslerinin mukaddimesinde gördükleri uygulamanın bir sonucu olarak, ellerini benzinlik pompası pozisyonuna getirip, rakiplerini peşrevde yoklayan pehlivanlar gibi verdikleri fotoğraf dikkat çekicidir. Kısa süren ılıtılmış diyaloğun ardından biraz sonra çöp kutusunda yerini bulacak kartvizit takdimiyle bu derin(!) sohbet nihayete erecektir. Çekilen bu resmi yırtıp atacak ve artık olduğunu düşünen parlak ayakkabı sahiplerinin gardını düşürecek şey, yüzü bütün iklim şartlarının eserini barındıran yaşlı bir amcanın ağzından apansızca çıkıverecek ve sonrasında anlamsızlığı anlamlı kılacak basit, hikmetli bir sözdür belki de.

Analojik olarak, bir cihazın oldukça kısa bir sürede şarj olmasının, aslında onun ömrünün bittiğine delalet etmesi gibi, hale dair mutluluk makinası insanın hızlıca elde ettiği her kazanım, haddi zatında onun ruhunun, hafakanların baskınına maruz kaldığını ve su aldığını gösterir. Bu azılı çarkın dişlileri altında un ufak hale gelen merkezdeki insanın, çevresinden haz/tat alma duyusu körelir ve esasında "ibnü'l-vakt" olması gereken beşer, dünyayı ev ödevi hissiyatıyla idrak etmeye başlar artık. Böylesi bir dünyada insanın biriktirdiği en iyi edinim, maddenin aksine artık hiçbir şekilde yeni sürümünün olmadığı ve maziden bin bir zahmetle omuzlarda taşınarak getirilen kadim dostluklardır.

Konunun başından beri temas edilen yüksek gerilimli döngü, otomatik pilota alınmış iş hayatı ile hafta sonunda klasik olmayan kısık sesli bir müziğin eşsiz örneklerinin sunulduğu neşesi kaçmış AVM'ler arasında geçirilen preslenmiş paket hayatlarda daha belirgindir. Bu meyanda, hareketin asıl ve en önemli muhatabı olan çocuk açısından hadiseye bakıldığında akla bazı sorular gelmiyor değil doğrusu. Örneğin, hafta sonu mevzuatına uygun giyinmiş ebeveyninin sürdüğü market arabasının yanında istemsiz ilerleyen çocukla, yaptığı mahalle maçının ardından ağzını buz gibi çeşmeye dayandıktan sonra göğsünü göğe yaslayıp masmavi kesilen çimen kokulu çocuğun halet-i ruhiyesi bir olur mu sizce? Öte yandan, kilo ile satılan kişisel gelişim ve iletişim kitaplarını hatmederek eğitim açığını kapatan(!), çocuğunun yapıp ettiği her şeyi "biz" sıygasıyla aktararak rivayet eden, onun ortaya koyduklarıyla kendi halini/istikbalini ihya etmeye çalışan ve böylelikle de tutkulu birer veli haline gelen anne-babaların çocuklarının, bu konuda eskiye nazaran nasipsiz oluşunun illeti/hikmeti nedir acaba?

Pencere tarafında yolcusu olduğumuz bu devrin müzmin nörolojik rahatsızlığı, havâss-ı selîme olarak ifade edilen duyu organları üzerindeki hatıraya dönük mahsusatın son kullanım tarihinin oldukça erkene alınmasıdır. Tam da bu noktada, bayram günlerinde henüz yeni giydiği penye ve ayakkabının kendine has kokusunu, düğmesiyle frekans ararken cıvıltılı ses çıkaran radyoları, dünya kupası maçlarının izlendiği renksiz televizyonları, ucuz, belki hijyenik koşullarda üretilmeyen fakat lezzetli dondurmaları, yakıcı ama hasta etmeyen yaz güneşini, yaşadığı müddetçe unutmayacak/unutamayacak bir nesil için eskinin öneminin oldukça büyük olduğunu ifade edelim.

Vurgulanmaya çalışılan ağızdaki tat bozukluğunun mühim bir sebebi de eşyadaki gizemin artık kaybolmasıdır. "Gizem kalkarsa sihir bozulur" önermesinin vücut bulduğu, hoyratça tüketilen görgü, algı ve anlayışın karşı konulmaz neticesidir bugün yaşanan ve hissedilenler. Bu bağlamda mütevatir hafıza, şehirlerarası yolcu otobüsündeki bir koltuğun yaşadığı aidiyet travmasını yaşamaktadır. Sözgelimi, komşusu bile vefat ettiğinde bir hafta boyunca evde televizyonu açmayan/açtırmayan bir nesilden, cenaze defninin hemen ardından bir önceki güne sistemi geri yükleyen karekodu silinmiş bir topluma evrilmiş bulunmaktayız.


Sanatkârların kendilerini oldukça rahat hissettikleri anlarda ortaya çıkan eskiz çalışmalarında, asıl eserlerindeki hissiyat ve enerjiden çok daha fazlasının varlığını müşahede etmek mümkündür. Buradan hareketle vurgulayalım ki, Hüccetü’l-İslâm Gazzâli’nin (ö. 505/1111); “Ahlâk, nefiste iyice yerleşen bir melekedir ki, fiil ve davranışlar fikrî bir zorlamaya ihtiyaç duymadan bu meleke sayesinde kolaylıkla ortaya çıkar” (Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-dîn, Dâru’l-ma’rife, Beyrut, t.y., III, 53) tanımı muvacehesinde, insana tasarlamadan ve saydam bir şekilde dokunmanın zamanı gelmiştir artık.   

Yukarıda kara kalemle çizilen sonbahar manzarasının yanında, anlamın öznesi olan insanı ayağa kaldırarak; "Yaratan bilmez mi?" (Mülk, 67/14) diye soran, kendisine şah damarından daha yakın olduğunu fısıldayan (bkz. Kâf, 50/16) ve onu aşama aşama, tıpkı bir annenin yavrusunu son ana kadar koruyup gözettiği gibi murakabe eden Rabbinin Kitabı ve O'nun ete-kemiğe bürünmüş hali mesabesindeki Efendimizin (s.a.s.) Sünneti, nezle olmuş ruhları tedavi etmek için tüm güncelliğini ve orijinalliğini muhafaza ederek, her dönemde olduğu gibi bugün de hazır kıta beklemektedir. Zira insanı kullanma kılavuzunun en önemli maddelerinden biri olan, kalplerin yalnızca Allah'ı anarak sükûnet bulacağı ilahi hakikati (bkz. Ra'd, 13/28), modern insanın kabzolunmuş ruhunu, karanlık dehlizlerden ve azgın dalgalardan tutup çıkaracak yegâne cankurtarandır. O halde vakit, dünya ve ahiretin en değerli nimeti olan soğuk suyla alınacak bir abdest ve akabinde tekrar en başa dönerek, çocukluk heyecanıyla kılınan ilk namaz gibi bir namazla Yaratanı zikir vaktidir.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner220