Gençlik, bir toplumun dinamiğidir. Bu dinamik unsurun maddi ve manevi donanımlı olması, hayati bir öneme haizdir. Gençliği olmayanın geleceği de olmaz. Çılgın, zinâkâr, hayatı umursamayan, gayesiz, geleceğe ait tasarımları olmayan, ufuksuz, üretmeyen, hep tüketen bir gençlik, toplumun sırtında bir kamburdur. Zamanında çaresine bakmadığı, gençliği başıboş bıraktığı için de toplum, bu kamburun altında ezilmeye mahkûmdur.


Rasûlullah (s.a.v.), kıyamet günü dört şeyin hesabını vermeden kul, Allah’ın huzurundan ayrılmayacaktır. Bunlar, “ömrünü nerede harcadığı, özellikle de gençliğini nerede tükettiği...” (Tirmizî, Kıyamet 1, Hadis no:2417) diye buyururken “gençlik dönemi”nin dinamizmine ve sorumluluğuna vurgu yapmaktadır. Gençlik döneminin hayrı da, şerri de, ömrün diğer dilimlerinden daha etkileyici ve kalıcıdır. Çoğunlukla gençlikte edinilen alışkanlıklar ve hayat telakkileri, bütün ömrü içine alacak şekilde devam etmektedir.


Şu anda altı aylığına Fransa’dayım. Geçen yıl da sekiz ay eğitimci olarak görev yapmıştım. Haliyle bir eğitimci olarak, buradaki gençliğin eğitim durumu dikkatimi çekti. 30 veya 40 yıldan beri Fransa’da, gerek işçi, gerekse işveren olarak bulunan, İslamî duyarlılığa sahip bazı Müslümanlar ve gençlik kolları sorumlusu kardeşlerimle görüşme yaptım. Onlardan aldığım bilgiler doğrultusunda bu yazıyı kaleme almış bulunuyorum.


Avrupa’daki müslüman çocuklar, devlet tarafından zorunlu olarak daha 4 yaşlarında iken okul öncesi eğitime alınmaktadır. Bu yaşlarda Hıristiyan dininin ritüelleri sinsice verilmekte ve özellikle “Noel baba” efsanesi bir hakikatmiş gibi çocuklara sevdirilmektedir.

Subliminal mesaj olarak şuur altında yer eden bu ritüeller, eğer aileler tarafından İslamî değerler kazandırılarak yok edilmiyorsa, o çocuk kendi inançlarına yabancı, Hıristiyan değerlere aşina bir genç olarak hayatını devam ettirmektedir.

Buradaki müslüman ailelerin çoğunluğu, yeterince İslamî donanımlı olmadıkları için, filtre görevini yapamamaktadırlar. Çocuklar, tatillerde ve hafta sonlarında açılan Kur’an ve din eğitimi kurslarına gönderiliyor fakat bu eğitim süresi, Fransa okullarından aldığı eğitimin yanında devede kulak bile değildir.

Delikanlı, aile geleneğinden aldığı ve “artık zamanlara” sıkıştırılmış dini eğitimden edindiği dağınık bilgilerle, Fransa okullarından aldığı sistemli eğitim arasında bocalamakta ne Musa’ya ne de İsa’ya yâr olmaktadır.


Bu arada Fransızcayı da anadili gibi öğrenirken, kendi anadilini -yeterince öğreten olmayıp, evde de Türkçe konuşulmayınca- unutmaya terk etmekte ve meramını zor anlatmaktadır.

Sizi anlamakta zorlanmaktalar. Şu anda bize teslim edilen ilk ve ortaokul seviyesindeki 90 kadar çocuğu eğitirken, bu sorunu yaşamaktayız.

Hemen hemen tamamı Fransızcayı kesinlikle Türkçeden çok daha iyi biliyorlar.

Bunda sorun yok, bilsinler.

Ama Türkçeyi de en az Fransızca kadar bilmeliler. Çünkü anadil, bir kimliğin ibrazıdır. Kendi kültür değerlerini elde etme aracıdır.

Anadilinizi kaybettiğinizde, mahkûmu olduğunuz dilin kültür değerlerinin kuşatması altında kalırsınız. Avrupa’da da durum böyle olmaktadır.

Avrupa müslüman gençliği, kendi değerlerinden çok, batının değerlerinin etkisi altındadır.
Kırk beş yıldır Fransa’da bulunduğunu ve şu anda bir işletme sahibi olduğunu söyleyen, buradaki müslümanlar arasında sosyal statüsü iyi olan duyarlı bir müslüman işadamı şunları söyledi:


“Bir papaz zaman zaman iş yerime gelirdi. Bir gelişinde konuşurken bana; ‘birinci nesil Türklere, yani sizin jenerasyona bir şey yapamadık. İkinci nesil de sizin etkinizde kalarak yetiştiği için onları da sizden koparamadık ama üçüncü nesil bizim olacak’ dedi. Şu anda üçüncü nesle yeterince sahip çıkamadığımız ve değerlerimizi ulaştıramadığımız için papazın dedikleri gerçek oluyor.”


Evet, aslında papazın bu itirafları tüm çıplaklığı ile gerçeği ortaya koyuyor. Çünkü getirdikleri zorunlu okul öncesi devlet eğitimi sayesinde, küçük beyinler kontrol altına alınıyor ve aileler tarafından zihinler İslam dışı cüruflardan arıtılamadığı için nesil elden gidiyor.

Sadece Milli Görüş, Süleyman Efendinin talebeleri, ülkücüler, Menzil ve Mahmut Efendi grubu gibi yapılanmalar, bir cami etrafında yaptıkları küçük çaplı külliyelerle kendilerine getirilen çocukları eğitmektedir.

Bunların eğittiği gençler içerisinde 15 ve üzeri yaşta gençlerin sayısı yok denecek kadardır.

18 ve üzeri gençler de kendilerine uygun bir meslek icra etmekte ya da bir yerde çalışmaktadır. Pek işsizlik sorunu olmadığı için genç yaşta para ile tanışıp kısa sürede de altına bir araba çekince, mekanik bir hayat başlamaktadır. Maddi olarak her istediğini elde eden bir gençte, manevi bir rehavet hâkimdir.

Değerlerine karşı vurdumduymaz ve sorumsuzdur. Artık onu dünyevileşme hastalığı istila etmiştir.

Zamanında ekilmesi gerekenler ekilmediği, sökülüp atılması gerekenler de sökülüp atılmadığı için üçüncü nesil Avrupa toplumunda kaybolma süreci yaşamaktadır.

Bunun önüne geçmek için başvurulan pansuman tedbirler yetersizdir. Fransız okullarında kepçe ile verilenleri, sen çay kaşığı ile verdiklerinle arındıramazsın.

Fransız okullarında İslam adına bir şey verilmemektedir.

Müslüman çocuk ve genç, haftanın beş günü sabahtan akşama kadar Avrupa kültür değerleriyle yoğrulmuş olan bir okul ortamındadır. Böyle bir ortam, kendine uygun bir insan profili üretir.

Çünkü insan, bulunduğu toprağın ürünüdür. Hangi sosyal doku, ağırlıklı olarak onu kuşatırsa, o dokunun etkisinde kalır. Aile dokusu, okul sosyal dokusuna galip gelecek yapıda ve yeterlilikte değildir.

Bir kısmını geçici olarak Türkiye’den, bir kısmını da Avrupa’dan, seçtiği eğitimcilerle, her sene namaz surelerini “bizim oğlan bina okur, döner bir daha okur” anlayışı ile tekrar ettirmek suretiyle Avrupa gencine İslamî bilinç ve davranış aşılayamazsınız.


Köklü çözüm; buralarda yeterince resmi okullar açıp sadece müslüman öğrencilere eğitim hizmeti verecek programlar uygulanmalıdır. Öğrendiğim kadarıyla yasalar buna müsaitmiş.  Bu uygulanan programlarda bir mezhebin, meşrebin, cemaatin, tarikatın ya da bir kliğin din algısı değil, evrensel İslamî değerler verilmelidir. Yoksa ülkenin başına yeni paralel yapılar bela olur, topluma yeni haşhâşiler kazandırılır.  


Avrupa’daki insanların maddi sorunları hemen hemen yok gibidir.

Bir evde hem kocanın, hem eşinin, hem oğlunun hem de kızının ayrı ayrı arabaları var. Çünkü burada araba almak için Türkiye’de olduğu gibi astronomik rakamlar gerekmiyor.

Bir genç bir yerde çalışıyorsa birkaç ay sonra bir araba alabiliyor. İşte her istediği maddi şeyi elde eden gençlik, manevi değerlere, Fransa’da Fransız kalıyor. Nefsine ağır geliyor.


Avrupa’da yaşayan birinci ve ikinci nesil müslümanlar genellikle, Türkiye’den gelip burada tezgâh açan bir takım marjinal grup, cemaat ve tarikatların etrafında halkalanmışlardır. Bir kısmı da Diyanet camilerinin etrafında yerlerini almaktadırlar. Sanki Türkiye’nin bir izdüşümü…  


Burada da oy vermek küfürdür diyen marjinallerden tutun; “cübbe, sarık, sakal, şalvar İslam’ın olmazsa olmazları arasındadır” diyenlere, “namazımı kılarım, diğer ibadetlerimi yaparım, işime gider-gelirim gerisi beni ilgilendirmez” diyenlerden, “modern hayatı da yaşarım, içkimi içerim, düğünümde kadın-erkek dansımı da yaparım, cumaya da giderim” diyenlere kadar her cinsten insan modeli ile karşılaşılmaktadır.

Bu yönü ile Türkiye’den farkı yoktur. Allah’ın dinini, bulunduğu topraklarda yeniden ihya ve inşa etme sorumluluğunu taşıyan her müslüman için Türkiye’de de işler zor, Avrupa’da da…

Fakat Avrupa’da biraz daha zor. Çünkü sosyal doku tamamen gayr-ı İslamî bir örgüden oluşmaktadır. Müslümanlar, yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla ve erkeğiyle bu dokudan kendilerini kurtarıp, örecekleri, İslamî motiflerden meydana gelecek olan yeni sosyal dokunun alanlarını genişletmeliler. 


Yaptığım görüşmelerde Avrupa gençliğinin, kız-erkek ilişkilerinde fazla savrulduğunu, “düzeyli (!) ilişkilerin ne sakıncasının olabileceği” anlayışının hâkim olduğu ve evlenmelerin geciktirildiği ifade edilmiştir.

Bunun bizim değerlerimizle örtüşmediği, İslam’ın buna onay vermediği söylendiği zaman genç, “Olayı abartıyorsunuz, bu çağda bunlar gayet normaldir” şeklinde alaylı bir üslup takınarak itiraz etmektedir.

Aynı dert Türkiye’de, üniversite gençliğinin çoğunda da hâkimdir. Cinsel başıbozukluğun paçalardan döküldüğü Avrupa’da böyle düşünülmesi pek de şaşırtıcı gelmiyor. Ahlaki değerlerin buharlaştığı dünyamızda bu, müslümanların ortak sorunudur.

Bunun çözümü, kadın-erkek ilişkisini İslam’ın tolere ettiği sınırda tutacak kuvvetli bir imanı ve ameli kazandırmanın yanında, nikâhlı evlilikleri geciktirmeden çoğaltmaktır. 


Sonuç olarak Mehmet Akif’in bir beytine nazire yaparak deriz ki; hangi ülkede yaşarsak yaşayalım “Sahipsiz gençliğin batması haktır. Biz sahip çıkarsak bu gençlik batmayacaktır.”

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
selam 2017-04-21 13:25:01

cok guzel ifade etmissiniz.devlet olarak yurtdisinda yetisen cocuklarimiza el atmakta maalesef yeterince gayret icerisinde oldugumuz soylenemez.bu konuda uzman ve deneyimli olan kardeslerimizde yurtdisinda hak ettikleri statulerde calistirilmiyorlar...cemaatler devlet eliyle baslatilan hareketleri sabote etmek icin ellerinden geleni ardlarina koymuyorlar...ana yurtdaki yetkililerde asli astari olmayan haber ve dedikodularla haklarinda islem yaptiklari samimi insanlarin hizmet sanslarini ellerinden alarak oyuna geliyorlar...ornegin ingiltere;cemaatlerin tuzagina dusmus koskoca bir diyanet isleri teskilat musavirinin beceriksizligi yuzunden baslangicta yuz rakaminin uzerindeki ogrenciyi ve takip edecek olan yillarda da yuzlercesini ziyan etti...bu vebalin altindan nasil kalkarlar bilemem ama kisir ic cekismelerinizin ve kiskancliklarinizin dogurdugu sonucu en guzel sekilde tecrube ettik...umarim devletin binbir emek ve zahmetle yetistirdigi elemanlari harcarken iki kere dusunursunuz...

Avatar
pirifani 2017-04-23 15:50:15

yazar cok onemli bir konuyu islemis. bazilari islamin en hizli buyuyen din oldugunu yazip cizerken burnumuzun dibindeki gencleri insanlari gormuyorlar. gayri muslum ulkelerde yasayan orada dogan musluman cocuklarinin hali pek ic acici degil. uyusturucu icki ziha fuhus islami prensip ve kaygilardan uzak deger yargilari, milli ve dini kimlik kaybi, sinirlida olsa din degistirme gibi meseleler uzerinde ciddi bir calisma yok. laik islam devletlerinin temsilcilerinin umrunda degil. dini cemaatlerde ise hizipciligin verdigi gerceklerden kopuk din anlayislari sebebiyle probleme cozum olacaklarina problem cikartmaktalar.