“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım,!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”
 
 
 
ÇANAKKALE’DEN DÖNEMEYENLERİN HİKÂYESİ
 
Birinci Cihan Savaşı 1914 yılında başladı, 1918 yılında sona erdi.
 
Bu savaşta Almanya ile birlikte hareket eden Osmanlı Devleti; Kafkasya, Hicaz-Yemen, Filistin, Galiçya, Balkanlar, Makedonya ve Çanakkale cephelerinde vatan topraklarını büyük bir özveri ile savundu ve çok önemli başarılar elde etti.
 
Fakat başta Almanya olmak üzere birlikte hareket ettiğimiz Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’ın harbin sonunda yenik düşmeleri, haliyle bizim de mağluplar safında yer almamıza neden oldu.
 
30 Ekim 1918’de Mondros mütarekesi imza altına alındı. Bunun sonucu olarak Trakya ve Anadolu’nun bazı bölgelerine düşman askerleri girmeye başladı.
 
Zira bu antlaşmanın 7. maddesine göre, İtilaf devletleri, güvenliklerini tehdit eden bir durumu bahane ederek istedikleri bölgeleri işgal edebileceklerdi.
 
Anadolu istila ediliyordu.
 
Birinci Cihan Savaşı bitmiş ama Osmanlı’nın savaşı bitmemişti.
 
Milli direniş, istiklal mücadelesi ve Kurtuluş Savaşı başlıyordu, Osmanlı için…
 
1922’ye kadar devam edecek olan İstiklal Savaşı…
 
İstiklal Savaşı’nda ve öncesindeki Çanakkale Savaşları’nda, geniş Osmanlı topraklarının her karesinde yedi düvele karşı mücadele veren kahraman askerlerimizin bazıları, ancak 8-10 yıl sonra evlerine dönebildiler, pek çoğu ise, aileleri tarafından beklenmelerine rağmen geri dönemediler.
 
Çanakkale savaşları, 1914’den 1922’ye kadar devam eden sekiz yıllık Cihan Harbiyle İstiklal Harbinin en kanlı, en zor periyodunu teşkil etti.
 
1914-1915 tarihlerinde gerçekleşen Çanakkale Kara ve Deniz Savaşlarına Anadolu’nun her bölgesinden yüz binlerce insanımız gönüllü olarak katıldı, Çanakkale destanı, şanlı ecdadın göğüslerini vatan topraklarına siper etmeleri sayesinde, iman gücüyle yazıldı.
Çanakkale zaferi, 250 bin civarında şehit ve bir o kadar da gazinin emsalsiz kahramanlığı ve Allah’ın manevi yardımı ile kazanıldı.
 
Anadolu’nun her ilinden, her kasabasından ve her köyünden Çanakkale’ye gönüllü olarak gidip şahadet şerbetini içen kahramanlarımız, tabi ki, çıktıkları evlerine bir daha geri dönemediler fakat onları harbe uğurlayan anne-baba-eş ve çocukları, “bir gün gelirler-bir gün dönerler” diye uzun yıllar, umutla, onların yollarını hep beklediler…
 
 Nice anneler evlatlarını, nice çocuklar babalarını, nice eşler yiğit kocalarını, bir gün gelecekler, bir gün kapıyı çalacaklar diye hasretle beklediler, yıllar yılı…
 
Dönemeyenlerle ilgili nice trajik, gönül yakıcı hikâyeler anlatılır Anadolu’muzda…
 
İşte onlardan biri, “Balıkesirli Hafız Ali”nin hikâyesidir…
 
 Çanakkale’ye gidip dönmeyen, dönemeyen, ama ailesi tarafından hep beklenen, binlerce askerimizden, binlerce yiğidimizden biridir Hafız Ali…
 
Savaşın 101. yıldönümünde sizlere şimdi, Balıkesirli Hafız Ali’nin son derece ilginç, duygu yüklü öyküsünü anlatmak istiyorum.
 
Yiğit Hafızın öyküsü…
 
Ve onu bekleyen muhterem eşinin ruh dünyası…
 
İnsanın içini burkan, vefa, sevgi, saygı ve duygu dolu bir öykü…
 
Bu yaşanmış öyküyü, oğlu Cevdet Bey’den dinleyeceğiz.
 
Balıkesir’i bilenler bilir; “Ali Sururi İlkokulu” karşısındaki boşlukta, ayakkabı tamircisi olarak evinin rızkını temin eden, kır, pala bıyıklı, şehit evladı, saygın bir beyefendidir Cevdet Bey…
 
Geçimini ayakkabı tamirciliğinden temin eden bu asil adamın, Çanakkale harbine iştirak edip de geri dönmeyen hafız babasının ve ölünceye kadar onu bekleyen annesinin hikâyesidir şimdi anlatacaklarımız…
 
Yıllar sonra, oğlu Cevdet Bey anlatıyor:
 
 “Rahmetli babam Hafız Ali, Çanakkale Savaşlarına iştirak etmek için Balıkesir’den ayrıldığında, ben anamın karnında yedi aylıkmışım…
 
Onu hiç tanımadım…
 
Bir fotoğrafı bile yoktu…
 
Zor günlerdi o günler…
 
İşgal yılları, seferberlik sıkıntısı, fakirlik, yokluk…
 
Çocukluğumuz, hep ekmek peşinde, sıkıntı içinde geçti.
 
Annem, benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışında, her nereye giderse gitsin, yanıma gelir ve:
 
-“Oğlum ben pazara gidiyorum, baban gelirse, beni hemen çağır ha!”
 
-“Ben teyzeme gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha!”
 
-“Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha!”, derdi…
 
Yıllarca anam, babamı bekledi durdu…
 
Büyüdüm… Dükkân açtım…   Kapattım.
 
Annemden: Hep aynı sözleri işittim, hep aynı bekleyişine tanık oldum…
 
Annem, ne zaman bir yere gitse, hep aynı şeyi söylerdi:
 
“Ben falan yere gidiyorum, baban gelirse beni çağır ha!”
 
Aradan yıllar geçti… Annem ihtiyarladı…
 
Ama buna rağmen, gene değneğini eline alır, bana gelir ve:
 
‘Baban gelirse, beni çağır ha’ diye tembihlemeyi hep sürdürürdü…
 
Gün geldi, annem iyice ağırlaştı…
 
Ölüm döşeğinde bizlerle helâlleşti…
 
-“Bana iyi baktınız, ben hakkımı helâl ediyorum, siz de helâl edin!” dedi.
 
Ve ekledi:
 
“Babanız gelirse, ona, annem seni hep bekledi deyin!” dedi…
 
O gün, yani annemin vefat ettiği gün, bütün kardeşler ve akrabalar, onun başında bekleyip dua ettik, Kur’an okuduk, her faninin ardından, dinin ve törelerin gereği ne ise onu yapmaya çalıştık. 
 
Kendi aramızda, “Annemizin eşine kavuşacağı saatler yaklaştı herhalde” dedik.
 
Babam Çanakkale’de kalmıştı, annem ise onu yıllarca beklemişti.
 
Şimdi ise, her an ebediyete göçmek üzereydi annemiz…
 
Aklı başındaydı.
 
Akşama doğru, birden irkilerek doğruldu…
 
Kapıya doğru bakıyor ve gülümsüyordu:
 
“Çocuklar” dedi, “babanız geldi!”, ardından:
 
“Hoş geldin bey, hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti.
 
    
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
imam 10 ay önce

sadakatin timsali annem

Avatar
Vaiz 10 ay önce

İnanıyorsanız görürsünüz

Avatar
İmam 10 ay önce

Allah onlardan razı olsun müthiş sadakat örneği