Bosna savaşı patlak verdiğinde henüz küçük bir kızdım. Arka mahalleye geçtiğimde kayboldum zannedecek kadar küçüktüm ben o günlerde. Havsalam içinde top koşturduğum mahallenin sınırları kadardı. Köşe başındaki ekmek fırını ve diğer köşedeki büyük pelit ağacı benim dünyamın sınırlarını çiziyordu. Akşam çay içilirken babam Bosna! Diyordu. Ablamlar hararetle anlamakta zorlandığım cümleler kuruyorlardı. Ellerinde fotokopi ile çoğaltılmış siyah beyaz yazılar, resimler oluyordu. Bunları bükülmüş dudaklarla annemlere gösteriyorlardı. Kurdukları cümleleri anlamıyor, yazıları okuyamıyordum ama resimleri anlıyordum. Parçalanmış bebek cesetleri, tecavüze uğrayan kadınların yüzleri, izzetleri ellerinden alınmak için her türlü işkencenin yapıldığı erkeklerin derin bir kuyuyu andıran gözleri. Hayır, ne işkence ne tecavüz ne izzet kelimeleri yoktu dağarcığımda henüz: gördüğüm tek şey uçsuz bucaksız bir acıydı. Uzak, çok uzak bir coğrafyadan kopup gelen ve haneme sinen acı. Küçüktüm ve zannediyordum ki bu bir kez olacak. İnsanlar dinlerinden dolayı bir kez zulme uğrayacak, evlerinden bir kez sürülecek, namusları bir kez ayaklar altına alınacak, şehirler camiler mabetler köprüler bir kez bombalanacak, sonra her şey geçecekti, geçmeliydi çünkü insan ruhu bu kadar acıyı kaldırmazdı. Kaldırmamalıydı.
 
Ben büyüdükçe benimle büyüdü ümmetin sınırları. Babam günlerden bir gün Çeçenistan diyecek, bir akşam haberlerde Afganistan’ı duyacak, 11 Eylül sonrası Irak olacak, Suriye olacak, kara kıtanın kara insanları bir yudum su için can verirken ben yeni şehirler öğrenecektim her defasında. Her defasında elimde ilkokuldan kalma atlasla babamın yanına oturacak, gözlerimi kısıp bir yaraya kan dursun için baskı yapar gibi işaret parmağımı bu yeni ülkenin üzerine koyacaktım. Kendime her defasında söz verecektim: burayı öğrenmem lazım. Öyle ki nüfusunu, komşusunu, zenginliklerini, niçin bu halde olduğunu gözü kapalı bilmem lazım. Bak diyordum kendime, Ayşegül bak!  Ekmek fırını ve pelit ağacının çizdiği sınırlar büyüyor ve kaybolmamak için senin daha dikkatli olman gerekiyor. Hiç iyi değildi coğrafyam, tarihi oldum olası beceremiyordum. Cetvel kullanmadan bir ev bile çizemiyordum. Ben masalları hikâyeleri dinlemeyi, kitapları okumayı, anlatmayı, sayıları alt alta, yan yana dizip hesaplar yapmayı seviyordum. Coğrafyayı öğrenmek için ne çok zorlandığımı bir ben bir de ilkokul arkadaşım E. Bilirdi. Bütün bir yaz onunla her gün coğrafya çalışmıştık. Çünkü bilmem gerekiyordu içinde müminlerin var olduğu her bir parçayı. 
 
Önce çocuk sonra genç kız aklımla kendime biçtiğim görev bu kadardı. Bilmek- tanımak için okumak, anlatmak, gündemde tutmak, dua etmek… Şimdilik elimden gelen bu kadardı ve biraz daha büyüdüğümde bu acının dinmesi için başka yollar da bulabilirdim. 
 
Yıllar geçti biliyor musunuz? Hatta bir oğlum oldu. Şehit olsun diye dua etmeye başlamak çok zordu ama alıştım. Bu cümleyi bir namlu gibi dilime her sürüşümde gözlerim dolsa da rabbim onu şehitlerden kıl demek ümmet için         yapacağım  bir  şeydi. Hayatımızın dualarla şekillendiğini ve Allahın dualara mutlak icabet ettiğini bilerek bazı şeyleri istemek çok zor ama yine de istemek gerekiyor. Madem şahadet bir kulun ulaşabileceği en yüce makamdı ben o makam için bir evlat yetiştirmeliydim. O karanlıktan korkunca ben onunla mutfağa gidiyor, parmağı kesildiğinde yara bandını yetiştiriyor, pantolonların dizleri yırtıldığında gidip yenisini alıyorum. Arabaları seviyor diye gittiğim her şehirden ona renk renk klasik arabalarda getiriyor, dışarı çıktığımızda elini sıkıca tutuyor, kimi zaman içimden taşan sevgiye mani olamayıp yol ortasında durup onun küçük tombul ellerinden öpüveriyorum sanki ilk kez öpüyor gibi. 
Ama bunlar da yetmiyor, her seferinde içimde yine o boşluk sallanıyor. Bu sefer gençlerle ilgilenmeliyim diyorum. Gençler kitap okumalı çünkü onlar bizim geleceğimiz. Tek tek boykot listeleri dağıtıp markaların üstüne çarpılar atmaktansa biz yokken de doğruları görüp bilecek anlatacak gençler yetiştirmeliyiz diyorum. Bu ancak okuyarak olur. Şayet okurlarsa öğrenecekler, hepsi birer Muaz olacak gittikleri şehirlerde. Kuran’a ve sünnete sarılırım onlarda bir çözüm bulamazsam kendi reyimi kullanırım diyecek bilinçte gençler yetiştirmeli. Sonra birileri çıkıp ne olacak diyor kitap okuyunca. Bak burada savaş var, öbür tarafta deprem, öbür kıtada kıtlık. Sen burada kitap okuyup okutunca düzelecek mi? Yıllardır anneler kollarından bilezik sıyırıyor ne değişti?
 
Yıllar geçiyor ama  çocukken saplanan acı orda duruyor. Bu sefer başka bir yol daha buluyorum. Olduğum yerde iyi olayım, en iyisi olayım. Anneliğim, eşliğim, eğitimciliğim, kardeşliğim, komşuluğum kavi olsun. Çok konuştum biraz susayım artık. İyi olalım demek de çare değil iyi olayım. İnsanlar yüzüme bakınca onlara güven gelsin.

Yetişebileceğim her acıya merhem olayım. Yaşlanmak dert değil yaş alayım yeter. Ölüm öyle yahut böyle bulmayacak mı bu bedeni. Varsın koşarken öleyim. 

 
Ben tüm bunları yaparken o adlarını konumlarını bir bir öğrendiğim şehirlerden resimler geliyor hala. Oysa ben şimdi bir öğretmenim ve okuduğum her yazıyı anlayabiliyorum. Babaların kaldırdığı bebekler, annelerinin kucağında çocuklar. Paramparça, kan dolu resimler. Çoğunu hızla geçsem de bazen birine öylece dalıyorum. Gece rüyama gireceğini biliyorum bu bebeklerin, annelerin. Ama dalıyorum o resimlerden birine öylece. Biliyor musunuz artık matematiği sevmiyorum. Çünkü çocukların bir annenin gözlerine bakarak anladığı acıyı büyüklerin anlamadığını gördüm. Büyükler sayıları rakamları seviyor. Büyükler günleri sayıyor. Büyükler şehitlerin fotoğraflarını paylaşıp bugün kaç şehit verdiğimizi saymayı seviyor. Ben artık sayıları sevmiyorum.
 
Artık elime atlas alıp babamın yanına oturmuyorum. Babamın gözleri eskisi gibi parlamıyor, çok acı gördü ve ben onun kalbinden korkuyorum. Şu insan olmak çok tuhaf bir iş vesselam: bunca acı üstüne her sabah yeniden yataktan doğruluyoruz yaşamak için. Hala yaşamaya güç buluyor oluşumuz ne ilginç. Mesela Filistin! Uzun soluklu bir acı değil de nedir? Utanç değil de nedir kulluğum önünde. Ağlamak ağlamak ağlayarak aklımı yitirmek istiyorum bazen. Kalbimin durduğunu hissediyorum bu nöbet anlarında. Ölmeyen ama yaşamayan bir kalp, rölantide bir hayat. Sahi siz nasıl dayanıyorsunuz buna?
 
 
  

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol