Yokluğunu ceza saydığımız şeylerin yokluğuna alıştık. Şimdi ceza saydığımız yokluğun içinde, cezadan aldığımız acının, hazzın içinde; yeniden varoluşun başlangıcına alışmama çabasındayız. Bırakılmış bir uçurtma gibi o gök senin bu gök benim mavi semaların en ücra, en kuytu, en virane, en izbe mekânlarında bir başına dururken, esen her rüzgârın acıtıcı dokunuşlarını ciğerciğimizin hassas noktalarında hissederken kendimi bir köşeye çekmiş ve şunu düşünmüştüm:
 

“Sen, bırakılmış bir uçurtmasın oğlum!

Esen her rüzgârın içini şişirdiği başıboş bir poşet gibi kendini oralara buralara çarpa çarpa vuruşun, sürüklenişin gözlerini nemlendirmesin. İçerine eskilerden kalma çöpleri doldurup kapının önüne bıraktıklarında, çöpçünün gelip seni kirli kamyon kasasına atışını beklerken yine başıboş bir sokak köpeği gelmişti de, açmıştı poşetinin ağzını ve içindeki eskileri yine seni oraya bırakanın kapısının önüne boşaltmıştı. Hatırladın mı? İşte o bırakılışından sonra esen rüzgârları kast ediyorum, onlar alıp götürmüştü seni de, kendini yokluğa bırakışının acı tadını yaşamıştın gönülsüzce. Hafifleyen bir heybe gibi rüzgârın bir oyana bir buyana savuruşu seni kendine getirsin diye umarken, daha da kaybolmuş, sonra bu kaybolmuş hali kanıksamış ve bir daha asla bulunmamaya karar vermiştin.”

Sonra, “dostum,” demiştim kendi kendime; “içinden sağ çıkamayacağın bir dünyadan bahsediyoruz. Ölüyorsun burada ve öldürmeden bırakmıyorlar adamı, üzülme!”
 

Üzülmemiştim sonra. Üzülmemiştim de zoruma giden bir şeylerin varlığı hâlâ yok olmuş içimin enkazının kalıntılarına zarar veriyordu. Uğuldayan bir ses vardı kulaklarımda ve “unut her şeyi!” diye bağırıyor, neyi unutayım diye safça sorular sormamama kızıp uğultusunu daha da şiddetlendiriyor ve kulaklarımın uğultusu kesilsin diye köşedeki bakkaldan sakız alıp çiğnemeye başlıyordum. Sakızın jelâtininin içinden çıkan “beni unuturken inşallah de!” yazısına bakıp, bu manili sakızı kendime bir dost yapıp, yakın bulup ağzımı daha çok şapırdatmaya hatta şişirip patlatmaya başlamıştım. Sonra şişip şişip patlayan sakız yüzüme yapışmış ve aynada bana bakıp duran yüzüme, her şeyi eline yüzüne bulaştırmakta usta oldun! diye moral cümleleri kurmuştum.
 

Ağlayasım gelmişti ve bundan kimselerin haberi yoktu. Mutfağa gidip annemden bir kuru soğan istemiş ve bütün suçu ona yüklemek için onu hırsla ısırmaya başlamışken annem omzumdan tutmuş, silkelemiş ve “neyin yok oğlum?” demiş ve daha da çok ağlama isteği uyandırmıştı bende. Sonra bununla da durmamış, bana bakıp acımış ve “bana kekik kaynat” diye bekleyen bakışlarımı okumuş ve “kekik çayı fayda etmez sana, senin gönlünü soğutmuşlar oğlum!” demiş ve bana bol acılı bir kısır yoğurmak için kollarını sıvamıştı. Anne, demiştim titreyen sesimle, ayran buzlu olsun genede…
 

BİM’den aldığımız beş kiloluk yapmacık yoğurdun üzerinden üç beş kaşık aldığımı ve yüzümü ekşitip yoğurdu tekrar yerine koymak için dolabın kulpuna asıldığımı, açamadığımı ve geri çekildiğimi gören annemin kızmış sesini duyunca irkilmiştim.
 

“Bak hele de şuna, hemen de geri çekildi. Kapalı kapılar için emek vermelisin.” diyordu annem ve ben bunu hiç üstüme almak istemiyordum. Emek vermesi gerekenin ben olmadığımı düşünen bir tek bendim ve annem bunu duysa beni kesin öldürürdü.
 

Ben emek vermek istemiyordum oysa. Emek verdiklerimin enkazından kurtulma telaşındaydım. Kendi başına bırakılmış bir çöp poşeti örneğini anneme anlatmanın bir anlamı da olmayacaktı. Ben şimdi, uçsuz bucaksız düşüncelerin keyfini sürme, diye bir oyuna yeni girmiştim ve hızlı ilerliyordum. Cim bom’un yeni aldığı sol açık bile yetişemiyordu aklımın düşlerine.
 

Kendi içimde yeniden başlama vuruşu yapıyor, kısa paslarla kendimi geçmeye çalışıyor ama yine dayanamayıp topu taca atıyordum. “Bitiş düdüğüne daha var mı ?” dedim annemin manasız bakan gözlerine.
Bana cevap vermemişti. Bana kimse cevap veremezdi.  

 

Sonra kendi kendime “canım benim” demiş, bunu ardı ardına usanmadan tekrar edip hafızlığımı tamamlayıp, iyice ezberime alacağım ağrılarımın son cümlelerini aklımda tutmaya karar vermiştim.
 

Benim kendimden ayrı kalmaya ihtiyacım vardı. İmkânsızdı bu, biliyordum. Ben kendimi bırakamıyordum. Yabancı bir filmde olsam, sabah uyanır uyanmaz ocağa kahve suyu koyar ve yüzümü yıkamadan enfes bir nescafe ile güne başlayarak bunu başarabilirdim. Ama şimdi mutfağın bir köşesine sessizce oturmuş, alnı terleyen annemin yoğurduğu kısırın hazırlanmasını bekliyordum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner274

banner273