Doğumdan ölüme insan hayatı hep bir tercihler silsilesi ile devam eder. Yaptığımız tercihler hayat çizgimizin kimi zaman tek düze kimi zamansa bol zikzaklı olmasına neden olur. Çizgi ne halde olursa olsun bence ehemmiyeti olan o çizgideki payımız, ağırlığımız kısacası bizliğimizdir.

Bol inişli çıkışlı bir hayatımız vardır lakin her şeyi ile bizimdir yani olması gerektiği gibi. Ya da başkalarının müdahaleleri ile tekdüze, sıradan bir hayat. Örneklerin sayısı elbette artırılabilir eldeki parametrelerle.

Yaşadığımız anların, bulunduğumuz ortamların, seçimlerimizin bize ait olduğunu düşünürüz gerçekte öyle olup olmadığına bakmadan. Başkalarının doğrularını öylece kabul etmek, kendi yanlışlarımızdan dersler çıkartmaktan, tökezlemekten, eleştiri almaktan, toplumda / içinde yaşadığımız camiada sivrilmeden kolayca yapabildiğimiz bir şeydir. Hâlbuki başkalarının doğruları değişmeye mahkûmdur zaman içinde (bizim doğrularımız gibi) ve bu acı son geldiğinde için düşülen çıkmaz fazlasıyla derin olur.

Şimdilerde izleri silinmeye çalışılan 28 Şubatın o çetin günlerini Anadolulun bir şehrinde yaşadıysanız anlatacağım durumlar size de aşina gelecek elbette. Ve yukarda dökülen onca dil de anlam kazanacak zihinlerde.

“Başörtüsü problemi” olarak nitelediğimiz o imtihan günlerinde mütedeyyin Anadolu şehirlerinde okullarından çevrilen, üniversite sınavına giremeyen ama bir şeyler de yapmak isteyen gençler için (özelde de genç kızlar) vakıflar ve dernekler üniversitelerde verilen eğitimlere alternatif olmuş, ilmin peşine düşen yürekleri bir nebze doyurmuştu. Dini eğitimin yoğun olduğu bu mekânlarda aynı dertten muzdarip insanların bir araya gelmesi kurulan bağları kuvvetlendirmiş, yaraların sarılmasını, verilen kararlarda sebat edilmesini kolaylaştırmıştı hiç şüphesiz.

Meselenin diğer boyutu ise toplumda oluşan derin çatlamalar ve ayrışmaların gölgesinde kalmıştı uzun süre. Ortada bir imtihan vardı ve imtihanı verebilenler ile veremeyenler olarak sınıflanmak hiç de zor olmamıştı. Üniversitede oku(ya)mayan bu kardeşlerimiz içinse o ortamları gören ablaları, hocaları aslında ne büyük bir nimet içinde olduklarını fısıldar olmuştu. Kızlarla erkeklerin bir arada bulunduğu, erkek hocalardan derslerin alındığı, tıklım tıkış otobüslerde sabahın erken akşamın geç saatlerinde yapılan nahoş yolculuklar, gözü sürekli yoran, imtihanı zorlaştıran karşı cins gibi faktörler artık ortada yoktu. O günlerde ilahiyat bile olsa üniversitede okumak kötü bir şeydi, vakıflar salih bir niyetle yola çıktıklarından olsa gerek orada verilen ilmin kat kat fazlası zaten buralarda vardı bir diploma dışında. Önemli olan da bir kâğıt parçası değil Rabbimizin rızası idi. Ve bence söylenen gerekçeler de gayet mantıklı idi, üniversite okuyan genç kızların vicdanlarını sızlatacak, buralarda bulunan emsallerine gıpta ettirecek kadar.

Aradan geçen zaman, önündeki engelleri bir bir kaldıran iktidarın bu engeli de geç olsa da kaldırmasına yardım etti ve elbette o günlerde okuyamayan kardeşlerimiz için üniversitelerin kapısı açıldı. Sonra mı? Şaşılacak şekilde bu ortamlarda bile o günlerde kötü olan üniversite şimdi ilmin merkezi, en önemli kaynağı oldu. “Üniversite sınavına girmek istemiyorum.” diyenlere garip garip bakılır oldu “neden?” diye. Hâlbuki okumak da bir tercihti ve bir okulun tercih edilmesinin ya da ondan yüz çevrilmesinin tek kriteri başörtüsü değildi/ olmamalıydı. O günlerde eleştirilip bir bir sayılan tüm durumlar bugün de halen devam etmekte değil mi başörtü yasağı dışında?

Ben neyi eleştiriyoruma gelince şartlar değiştiğinde bu kapıları zorlayacak olan arkadaşlar o günlerde niçin sert cümlelerle eleştirmişlerdi üniversitede olmayı ve neden bu kadar değersizleştirmişlerdi üniversite eğitimini. Dernekler- vakıflar elbette güzel alternatiflerdi fakat onların kıymetini sağlamlaştırmak için değer miydi bir gün girilecek kapıları bu kadar küçümsemeye ve bugünlerde adeta bir kudsiyet atfeder gibi bu okulların ne kadar özel olduğunu sağda solda her ortamda sürekli dillendirmeye.

Denilecektir ki “O günlerde okuyanlar başlarını açtılar şimdi okuyanlar açmıyorlar bu önemli bir fark.” Bu cümleye cevabım o halde geçmişte bu kadar küçümseme ve eleştiri yerine

“Kapalı okumak istediğim için giremiyorum o çok istediğim fakülteye.” Olabilirdi. Ya da daha dürüstçe “ O zaman üniversite eğitimini küçümsemiştim, değersiz bilmiştim lakin öyle değilmiş şimdi okuyunca anladım.” Olabilir.

İşin daha ilginci şu an bu okullarda okuyup hala hafife alanları anlayamayışım. Kıymetli kardeşim altı üstü bir kâğıt parçası için değer mi bunca hoşlanmadığın bir ortamı 4 yıl çekip üstüne bir de yüksek yapmaya….

Zannedilmesin ki üniversite eğitimini, çalışma hayatını mutlak olarak savunuyorum ve geçmişte eleştirenlere kızgınım, asla… Eğitim, çalışma hayatı v.b. konular her bireyin kendi iradesi ile karar vermesi ve neticede mutmain olması gereken tercihler. Birilerinin iyi ya da kötü demesi ile faydası zararı kestirilemeyecek kadar önemli tercihler bunlar. Aynı zamanda yeni imtihan alanları da oluşturur bu gibi tercihler farkında olmasak da. Eğer kendi tercihlerimiz ile değil de insanların yönlendirmeleri ile hayatımızın rotasını çizersek ya mutsuz oluruz, ya sahte mutluluklarla bir süre aldanır sonra derin tezatlarda buluruz kendimizi.

Bir kere daha düşünmek lazım tercihlerimiz ne kadar bize ait? Ve bir kere daha düşünmek lazım bir şeyin kötülüğü başkası yaptığında, iyiliği biz yaptığımızda mı ortaya çıkmalı illa ki?

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol