Değerli okuyucu, edebiyat tarihimizde onlarca şairimiz vardır; kimileri Vatan, kimileri hürriyet şairidir. Bu yazımda bir BAYRAK şairimizden söz etmek istiyorum. Asıl adı Mehmet Arif olan şairimizden. 

Onun doğduğu gün, Çatalca’nın İnceğiz köyündeki evde bulunan Kur’an’ın kapağına bir tarih yazıldı; 7 Şubat 1904. İşte bu tarihten dört yıl, dört ay, dört gün sonra, bu Kur’an’ı öğrenmeye başladı o çocuk.

Yedi günlük bir yavru iken babasını yitiren bu yetim, dört yaşına kadar anne kucağında, annesinin evlenmesi ile de, Halasının himmet ve gayretleriyle okul hayatını sürdürdü.     Zenginlerin, fakir çocukları için düzenlediği sünnet merasiminde sünnet olan ve orada analı babalı çocuklar arasında yapayalnız bekleşen, ancak eniştesi geldiğinde yaya olarak evine dönen çilekeş bir şairdi o.

O, gün geldi İstanbul Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulu Edebiyat Bölümü’nden mezun oldu. Ve sonra da, Adana, Malatya, Edirne, Tarsus, Ankara ve Kıbrıs'taki liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. Bir ara millet vekilliği yaptı, ama sonra tekrar asil mesleğine döndü ve  Ankara Gazi Lisesi edebiyat öğretmeni iken 1962'de emekliye ayrıldı. Aruzla başladığı şiir yazmalarını hece ve serbest vezinli şiirlerle sürdürdü.

Şiirlerinde Onun Karakteri

O, Cumhuriyet döneminde Naat yazan birkaç şairden biriydi. Naatında Hz. Peygamber (s.a.s)’e hasretini, özlemini şu dizelerle dillendiriyordu:

“Şimdi seni ananlar, / Anıyor ağlar gibi...
Ey yetimler yetimi, / Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın, / Yoksulların sahibi... 
Nerde kaldın ey Resûl, / Nerde kaldın ey Nebi?” 

O, hayvanseverleri bile rahatsız edecek şekilde bayrak aşkını şu dizelerde dillendiriyordu:

Sana benim gözümle bakmayanın / Mezarını kazacağım.

Seni selâmlamadan uçan kuşun/ Yuvasını bozacağım.

O,  kökü mazide olan bir ati ve bir münevverdi. Dünümüze dair haşmetli günlerimizi de şöyle ifade ediyordu:

“Nalları altındanmış; /Gidişleri akına,
Gelişleri akındanmış.
(…………………………..)
Gönül vermişler aya;
/ Hükmetmişler toprağa, suya...
Tanrıyla akrabalıkları /Yakındanmış.
Zembereğini kuran / Onlarmış bu dünyanın...
Onlar ki kurt doğuran / Obaların kanındanmış.
Ve zaferler getiren atların / Nalları altındanmış.”

O, tekfirci değil; tekbirci bir şairdi:

Zalim” demedim kimseye, “hain” demedim.
Vurdun bana ey el, bu ne halin?” demedim,

İnsanlık için dua dua yalvardım,

Tel’ine ve bedduaya “amin!” demedim…” diyordu..

O, ana kucağının sıcaklığını, anne sevgisi ve şefkatini doya doya tatmadı; ama yıllar sonra annesinin yavrusuna sevgi ve şefkatini şu dizelerle dillendirdi:

İlk kundağın /Ben oldum, yavrum; / İlk oyuncağın / Ben oldum.

Ve O, güzel Türkçemize olan hayranlığını, vukûfiyetini de, veciz bir şekilde şöyle özetliyordu:

“Acaip bir dildir Türkçe.

Acıklı denir de; acıksız denmez. /

Yavuklu denir de; yavuksuz denmez. /

Ve saklı denir de; saksız denmez. /

Gizli bulunur GİZ diye de,/ Gizsizde bir şey yoktur. …”

O, Hazırcevap ve Nüktedan Bir Mütefekkirdi

Bir zamanlar tren ve vapurlarımızda mevkiler vardı; 1.2.3. mevkiler. Arif Nihat, her zaman üçüncü mevkilerde yolculuk yapardı. Bir gün, “Efendim, niçin her zaman üçüncü mevkide yolculuk yapıyorsunuz?” diye sorduklarında: “Dördüncü mevki olmadığı için,” diye cevap verir.

Bir dost sohbetinde kendisine eğilip bükülebilen bir cam icat edildiği söylenir. Onun cevabı oldukça düşündürücüdür. “Desenize en sonunda camı da kendimize benzettik..”

Şiirde denemeler yapan bir müptedi şair, şiirinde Yeniçeri askerini atlara bindirmiş, “Hücum sesleriyle savaştırmaktadır. Bu şiirini Hoca’nın karşısında okuyan tarih bilgisinden yoksun şaire o: “İndir oğlum, Yeniçeriyi attan indir. Çünkü Yeniçeri ata binmezdi,” der.

Milletvekili adayı olmuştur Adana’dan. Sevenleri kendisine: “ Hocam, Kasım Gülek gibi devler karşısında seçimi nasıl kazanacaksınız sorusuna: “ Olsun, bu millet DEV yüzü görmekten usandı; biraz da İNSAN yüzü görsün,” cevabını verir.

Yazan, düşünen, milletini seven bir aydın olarak, devrin Milli Eğitim Bakanı ile ideolojik olarak yolları ayrıydı onun.. Oysa ikisi de Mevlevi idiler. Bakan, Malatya’da Arif Nihat’ın müdürü bulunduğu okulu teftiş etmektedir. Bakanın: “ Burası okul mu hapishane mi?” sorusuna: “Efendim buraya beni tayin eden sizsiniz. Hapishane olsaydı tayinimi yapmazdınız herhalde,” diye cevap verir.

Aynı teftiş sırasında, okuluna bisikletle gidip gelen müdür Arif Bey’in paçalarındaki çamurları gören ve: “Bu ne haldir böyle? Paçalarınız çamur içinde..” şeklindeki Bakan H. Âli Yücel’in azarlamasına da şu cevabı veriyordu: “Efendim, benim paçamdaki çamurun sizin ağzınızda ne işi var?”

Daha öğrencilik yıllarında iken şiir yazmaya başlayan şairimize sınıfta hocası sorardı: “Arif oğlum, nilüferlerden ne haber?” Bunun açılımı “Oğlum Arif, şiirler ne âlemde? Olgunlaştılar mı?” Hocasının bu sorusuna öğrenci Arif’in cevabı ise şöyleydi: “Gelişiyorlar Hocam!”

Ve takvimler 5 Ocak 1975 tarihini gösterirken bu güzel adam Rahmet-i Rahman’a kavuştu. O milliyetperver bir Müslümandı. Ruhu şad olsun onun. Allah rahmet eylesin ona. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.