Sayın Hayrettin Karaman bugünkü köşesinde son zamanlardaki yazıları ile ilgili tepkilere cevap vermiş. Serzenişte bulunmuş.

Özellikle de “bizden” ve “bizden olmayanlar” meselesini gündeme getirmiş. Maalesef hoca, hâlâ toplumun birlik ve bütünlüğünü hedef almaya devam ediyor, millet olduğumuzu unutuyor ve şöyle diyor:TC. vatandaşlarının siyasi, ideolojik, dînî, ahlaki… bakımlardan ikiye değil, daha fazlasına bölünmüş bulunduğunu görmeyenler ya kördürler, ya da belli bir maksatla gerçeği örtmek istiyorlar.”

Buradaki üç noktaya daha  ben de hocanın kendisi gibi niyet okuyarak tahmin ediyorum ama yazmıyorum. Bu apaçık yanlıştır. Amelin imandan ayrı bir cüz olduğunu savunduğunu bildiğimiz bir hukukçu, toplumdaki fikri ve ideolojik farklılıkları kesin bölünmüşlükler haline getirmek istiyor. Erol Güngör’ün zamanında ülkemiz için ümit beslediği bu hukukçu, Seyit Kutupların, Mevdudilerin kendi toplumlarını Cahiliye toplumuna benzeten radikal yaklaşımlarına her geçen gün adım adım ilerliyor. Adeta kendisinin Medine toplumunda yaşadığını zannediyor ve “biz ve Yahudiler”, “biz ve müşrikler” gibi bir şeyler demek istiyor. Hoca bu tutumunu birçok yazısında sergiliyor aslında yeni değil.

Sayın hukukçumuz başörtülü sigara içen kadınlar ile ilgili her manaya çekilebilecek cümlesini de savunmaya kalkıyor. Bu savunmasında da aynı şeyi pekiştirerek “ben, bizden olanları uyarmak istedim” diyor. Yani özrü kabahatinden de büyük. Halbuki en çok itiraz edenler de, o “biz”den (!!!) olanlar.

Anlayacağınız hoca, özür dilemiyor tam aksine hiç değişmediğini ispata çalışıyor. Bazı eski görüşlerinin gündeme gelmesinden de rahatsız olduğunu belirtiyor ve bunların hepsinin yanlışlığını ortaya koymaya çalışıyor.

Meselâ, hoca, hemen hemen bütün sözde faizsiz finans kuruluşlarının yıllardır danışmanı olduğu ve geçen yıllarda bunları, sanki ne yaptıklarını bilmiyormuş ve okyanusta başka bir suda yüzüyorlarmış gibi, “çoğu işleminiz para alıp para satmak, bu uygunsuzdur” diye uyardığı halde faize fetva vermediğini iddia ediyor. Biz sadece danışmanlığın da bir çeşit fetva olduğunu ve sözde faizsiz kuruluşların nasıl bir faizsiz kuruluş olduğunu merak ediyoruz. Enflasyonun ve paranın değer kaybının olduğu bir ekonomik ortamı nasıl çözeceklerini de merakla bekliyoruz. Diyanet’in çağdaş Kur’an Tefsiri’nde yapılan gibi hâlâ meselelerimizi bin yıl önceki ölçü birimleri ve çözüm tekniği ile çözerlerse vay bu memleketin haline.

Hoca, rüşvete fetva verdi mi vermedi mi bilmeyiz. Ama tarihte Katip Çelebi, bazı Osmanlı fakihlerinin hile-i şer’iyyeye sığınarak, devletten makam ve mevki elde etmek için rüşvete fetva verdiklerini açıkça beyan ediyor.

Haydi diyor milleti kandırdınız, Allah’ı da mı kandıracaksınız, mealinde uyarıyor. Bildiğimiz bir şey daha var, hocanın 27 Aralık 2013 tarihli rüşvete fetva vermediğini söylediği yazısındaki şu ifadeler: “Hayır işlesin diye teşvik ve sevkettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar. Ama kayıtlı ve şeffaf olmaları şartıyla hayır kurumları bundan istifade edebilirler; çünkü onların bir zorlamaları ve baskıları söz konusu değildir, verenin de baskı altında verdiği bilgisine sahip değillerdir.”

Hoca, bu ifadeleri, “Bana o değil ama birçok kişi, "Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirsek bunda bir sakınca var mıdır" diye sordular”. Biz sadece şunu merak ediyoruz, bu soruyu soran “birçok kişi” kimdir? Hocanın cevabı Katip Çelebi dönemindeki uygulamaya benziyor mu benzemiyor mu? Bunun cevabını okuyucuya bırakıyoruz. Mizanü’l-Hakk’a bakabilirler.

Sevgili hukukçumuz, yazısında, bir de “iyi ahlâklı Yahudiler ve Hıristiyanların da cennete girebileceğine” dair bir beyanı olmadığını ifade etmiş.

Biz bunu da bilmeyiz. Bizim bildiğimiz, bu konu, öyle bir kalemde silip atılacak bir konu da değil, şimdiki diyalog meselesi ile de alakalı değil. Hocanın korkmasına gerek yok. Bu konu çok eski felsefî, tasavvufî ve kelâmî bir konu.

İbn Teymiye, İbn Kayyım, İbn Arabi, Musa Carullah, Rızaeddin b. Fahreddin, Murtaza Mutahhari ve Süleyman Ateş gibi isimler bunu ilahi rahmetin umûmiliği meselesi altında çok genişçe ele almışlar ve açıkça savunmuşlar. İmam Maturidi ve Gazali gibi tarihte pek çok isim de buna dair imalarda bulunmuşlar.

Dolayısıyla konu, hem derin ve uzun bir tarihi sürece sahip, hem de İslam metafizik düşüncesinin evrenselliği ve kuşatıcılığıyla ilgili. Biz, hocadan, kesip atmak yerine olayın tarihi derinliği ile ilgili birkaç cümle beklerdik. En iyisi biz hocadan beklentimizi açıklayalım. Madem ki sigara bu kadar zararlı ve “bizden” (!!!) olanlar için önemli. Biz, hocadan en kısa zamanda sigara içmeyi, tütün sarmayı tarikatın temel rüknü gibi görüp fosur fosur sigara çeken tarikat şeyhleri hakkında da, “kendinize gelin sizin de içinizi okurum” tarzı bir yazı bekliyoruz. Allah hepimizi ıslah etsin.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.