HZ. MUHAMMED (A.S) (Güvenilirliği - Adalet ve Emanet Anlayışı)

İnsan, şerefli, üstün ve çok değerli bir varlıktır. Peygamberler ise, ilahi dinleri yaymak üzere insanlar içinden Allah tarafından seçilmiş çok özel kişilerdir.

 Hz. Muhammed (a.s) peygamberlerin sonuncusu, en büyüğü ve en seçkinidir.  “…O Allah’ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur…” (Ahzab/40)

Kutlu Doğum münasebetiyle hazırlanan bu yazıda Sevgili Peygamberimizin hayatı kısaca ele alınacak: Her Müslüman için en iyi rol model ve en güzel örnek olan Efendimizin muhteşem mücadelesinden çarpıcı bazı kesitler ve özellikle onun güvenilirliği, adalet ve emanet anlayışı değerlendirilecektir.

İlk 20 Yıl : Doğumu - Çocukluk ve Gençlik Yılları

Peygamber Efendimizin babasının adı Abdullah, annesinin ismi Âmine’dir. Her ikisinin soyu, büyük peygamber İbrahim Aleyhisselâma dayanır.

Peygamberimiz (s.a.v); Mekke’de 20 Nisan 571 pazartesi günü dünyaya geldi, babası Abdullah,  daha o dünyaya gelmeden birkaç hafta önce vefat etmişti.

Kureyş’in reisi olan dedesi Abdulmuttalib, karanlıkları aydınlığa çevirip dünyanın akışını değiştirecek olan sevgili torununa “Muhammed” adını verdi. “Övülecek özellikleri çok” anlamına gelen bu isim Arabistan Yarımadası’nda pek bilinmiyordu.

Torununun şerefine verdiği yemekte bu adı niçin koyduğunu şöyle açıkladı, dedesi: “Umarım onu, gökte Hakk, yerde halk pek çok över”.   

Öyle de oldu.

Peygamberimiz (s.a.v),  bölge halkının geleneklerine uygun şekilde sütanneye verildi. Zengin bir aile çocuğu bulamayıp küçük Muhammed’i (a.s) almak zorunda kalan “Halime” isimli kadın ve ailesi bu tercihlerinden dolayı asla pişmanlık duymadı.

Peki, neler oldu bu dönemde? Yani süt annenin yanında geçen 2-3 yıl içinde?

Çok az süt veren ailenin devesi, bütün bir aileye yetip artacak kadar bol süt vermeye başladı, koyunların, eve daima karınları doymuş bir halde döndükleri görüldü. Muhammed (a.s), sütannesinin tek bir göğsünü emiyor, ötekini sütkardeşi Şeyma’ya bırakıyordu. Halime ve kocası Haris, hanelerine gelen bolluk ve saadete, bu değerli küçük misafirin sebep olduğunu hemen anlamıştı…

Altı yaşlarında iken, annesi “Âmine” ve hizmetçileri “Ümmü Eymen” ile birlikte Medine’de akrabalarını ziyarete giden Muhammed (a.s), burada küçük bir gölde yüzmeyi öğrendi. (Peygamberliği döneminde de; yüzme, ok atma, ata binme, güreş, koşu, atletizm vb. sporları hem yapacak hem de tavsiye edecekti ümmetine). Dönüşte, Ebvâ kasabasında annesi aniden rahatsızlandı, vefat etti. Daha sonraları Peygamberimiz, buradan her geçişinde annesinin kabrini ziyaret etmiş ve kabrin başında gözyaşı dökmüştür.

Mekke’ye, hizmetli Ümmü Eymen’le geri dönen küçük Muhammed’i, 108 yaşında olan dedesi Abdulmüttalip himaye etti. Fakat 2 yıl sonra dedesi de vefat etti. Hem yetim hem öksüz kalan küçük Muhammed’i (a.s) himaye etme şerefi bundan sonra amcası Ebu Talip’e nasip oldu. 

Amcasının bütçesine katkıda bulunmak gayesiyle Efendimizin ilk gençlik yıllarında koyun güttüğünü ve ticaret kervanı ile Suriye’ye 1-2 seyahat yaptığını biliyoruz.

İkinci 20 Yıl : Hılfu’l - Fudûl cemiyeti (Erdemliler Derneği)

Hz. Muhammed, 20 yaş sonrası, Mekke ve havalisinde haksızlığa ve zulme maruz kalan insanların haklarını korumak, mazlum ve mağdurları himaye etmek gayesiyle kurulan sosyal bir cemiyete/derneğe üye olmuş ve bu dernekte aktif olarak görev üstlenmiştir. Bu derneğin adı: “Hılfü’l - Fudûl”: Yani Erdemliler Cemiyeti’dir.

Peygamberlik yıllarında: “Hılfu’l-Füdûl’a katılmış olmanın şerefini, kızıl tüylü bir deve sürüsüne sahip olmaya değişmem. Bugün de böyle bir derneğin çalışmalarına davet edilsem iştirak ederim” demişlerdir.

Bu derneğin çalışmalarından iki örnek verelim şimdi:

1- Has’am kabilesinden bir Yemenli, kızıyla birlikte Hac için Mekke’ye gelmişti. Mekke’nin kudretli kişilerinden Nubeyh İbn el-Haccâc isimli birisi de bu kızı zorla alıkoydu. Kızın babasına bazı kişiler, Erdemliler Cemiyeti’ne müracaat etmesini tavsiye ettiler. Cemiyet üyeleri derhal kızı alıkoyan adamın evini kuşattılar. Cemiyet mensuplarının kararlığını gören adam korkudan derhal kızı serbest bıraktı.

2- Peygamberliğin ilk yılları… Ebu Cehil, bilindiği gibi Peygamberimize ve onun getirdiği İslâm dinine en büyük muhalif ve hasım olan bir kişiydi. İşte o yıllarda: Ebu Cehil, Araş kabilesine mensup birinden bir şeyler satın aldı ve ücretini ödemedi. Mağdur olan çaresiz adam Kabe’ye gidip oradaki halka derdini anlattı, Ebu Cehil’i şikâyet etti. Şaka ve eğlence olsun diye bazı insanlar bu adama, Hz. Muhammed’den yardım istemesini tavsiye ettiler. O kişi de, insanların asıl maksadını ne bilsin, gidip derdini Peygamberimize anlattı, ondan yardım istedi. Peygamberimiz, işi son derece önemseyip, ciddiye aldı ve İslam’ın en azılı düşmanlarından olan Ebu Cehil’in evine giderek, mağdur olan o kişinin hakkının ödenmesini talep etti.

Peki, ne oldu bundan sonra?  Ebu Cehil, hiç itiraz etmeden adamın ücretini derhal ödedi.

Ve daha sonra, bu duruma hayret eden arkadaşlarına şu açıklamayı yaptı Ebu Cehil:

“Adamın parasını nasıl ödemem ki? Hz. Muhammed kapıyı vurduğunda ev adeta deprem etkisi ile sarsıldı ve dehşete düştüm. Muhammed’in (a.s) yanında ağzından köpükler saçılan dev gibi azgın bir deve bulunuyordu, adamın parasını vermeyip de ne yapabilirdim ki? Eğer adamın hakkını hemen vermeseydim o korkunç deve beni parçalayıp yiyecekti!”

İşte Hz. Peygamber budur! Böyle bir şahsiyettir! Tanısın tanımasın, her mazlumun, her mağdurun yanında yer alan, herkesin yardımına koşan, herkese güven veren asil bir insan, yürekli bir kahraman… Bu yüzden Peygamberimiz, yaşadığı toplumda herkesin güvenini kazanmış, “Muhammedü’l - Emin” lakabı ile anılmıştır. O, güvenen ve güvenilen bir Nebi’dir.

Kabe’nin Tamirinde Hakemliği

Muhammed (a.s), yirmi beş yaşlarındadır. Yaşadığı cemiyet içinde parmakla gösterilen, herkesin saygı ve sevgi duyduğu, güven duyduğu bir gençtir.

İşte bu yıllarda…

Kutsal Kâbe, yangın ve seller nedeniyle yıkılmış, hasar görmüştü. Mekke’deki tüm kabile reisleri aldıkları bir kararla, Hz. İbrahim’in hatırası olan Kâbe’yi yeniden inşa edeceklerdi. Şehir meclisinin aldığı karar doğrultusunda mabed yeniden inşa edilecekti. Herkes bu şerefli görev için hiçbir fedakârlıktan çekinmedi ve içtenlikle katkıda bulundu. Fakat iş son noktaya geldiğinde, kutsal Hacerü’l - Esved’in (siyah taşın) yerine yerleştirilmesi konusunda ihtilafa düşüldü. Herkes bu değerli taşı, kendisinin yerine koymasını istiyordu.

Ortalık gergindi, kan dökülebilirdi, seçeneklerden biri olan kura çekme görüşü, ortaya atıldı. Ama o fikir de reddedildi.

Nihayet eşraftan yaşlı bir adamın teklifi hüsnü kabul gördü. Teklif şuydu: “Bu işi Allah’a bırakalım, şu andan itibaren buraya ilk gelecek olan kişi kim olursa olsun onu hakem kabul edelim, ihtilafı o çözsün.” Bu öneri oy birliği ile kabul edildi ve kısa bir süre sonra Muhammed (a.s) oraya çıka geldi. Herkes onun dürüstlüğünü bilmekteydi, bu yüzden onun hakemliği sevinçle karşılandı.

Herkesi memnun edecek uygulaması şöyle oldu Hz. Muhammed’in: Geniş bir örtü/yaygı getirtip ortaya koydurttu. Taşı örtünün üzerine yerleştirdi, sonra her kabileden bir temsilcinin örtünün ucundan tutup beraberce taşı yukarı doğru kaldırmalarını söyledi. Sonra bizzat taşı kendi elleriyle yerine yerleştirdi.

Herkes memnun oldu, herkes mutluydu.

Evliliği: Hz. Hatice

25 yaşında iken genç Muhammed (a.s) Mekke’nin en asil, en zengin kadınlarından olan Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Hatice Kureyş Kabilesinin Esedoğlu kolundandır. Bu mutlu evlilikten 2’si erkek (Kasım - Abdullah) 4’ü kız (Zeynep – Rukiye – Ümmü Gülsüm – Fatıma) 6 evlat sahibi oldular. Hz. Hatice Peygamberimize ilk inanan, onunla ilk defa namaz kılan ve tüm servetini İslam’ın yayılması uğruna harcayan kişiydi.  Peygamber Efendimizi, maddi ve manevi yönden destekledi, en zor günlerde yanında yer aldı. İlk vahiy geldiğinde heyecanlanan, endişelenen Peygamberimizi, fedakâr eşi Hz. Hatice, güven dolu şu sözlerle motive etmişti:

“Korkma! Allah seni asla kötülüğe atmayacaktır, yalnız bırakmayacaktır. Allah sana sadece iyilikle muamele edecektir. Zira sen, yakınlarına yardım ediyor, ailene bakıyor, hayatını dürüstçe sürdürüyor, yetimlere sahip çıkıyor, sadece hakikati söylüyor, emanete riayet ediyor, kimsesizlerin imdadına koşuyor, yoksullara iyilik için çırpınıyor ve herkese nazik ve kibarca davranıyorsun.”

Bir anda, Peygamberlik gibi çok ağır bir sorumluluğun altına giren bir insanın, ilk kez eşi tarafından böylesi güzel sözlerle desteklenmesi kuşkusuz moral ve motivasyon açısından son derece önemliydi. Bu yüzden Hz. Peygamber, Hz. Hatice’nin desteğini her daim şükranla yad etmiş ölümünden sonra da sevgili eşini hep hayır ve sevgiyle anmıştır. Hz. Hatice hayatta olduğu sürece (65 yaşında vefat etti) Hz. Peygamber tek eşli olarak yaşadı. Hz. Hatice’nin vefatı sonrası Peygamberimizin yaptığı diğer evlilikleri ise dini, sosyal, siyasi ve ekonomik nedenlere dayalıdır. Hz. Muhammed’in küçük kızı Fatıma, Hz. Ali ile evlenmiş; bu evlilikten Hasan ve Hüseyin dünyaya gelmiş, İslâm literatüründe “Ehl-i Beyt” denilen Peygamber soyu bu iki torunu yoluyla sürmüştür.

Sözünün Arkasında Durması - Dürüstlüğü

Muhammed (a.s), yirmili yaşlarda bir delikanlıdır. Abdullah ibn Ebi’l - Hemsâ isimli bir genç ile Mekke’nin bir mevkiinde buluşmak üzere sözleşmişlerdi.

Belirlenen caddeye gelen genç Muhammed adamı orada beklemeye başladı. Fakat o kişi verdikleri buluşma sözünü unuttu ve ancak 3 gün sonra hatırladı. “Eyvah!” dedi, “Falanca yerde buluşacaktık, unuttum, yine de gideyim bakayım bir kere…”

Buluşmak üzere sözleştikleri yere koşarak gittiğinde, baktı ki Muhammed (a.s) orada kendisini bekliyordu… Sözünü unutan o gence yine de kızmadı Efendimiz ve sadece:

“Delikanlı nerede kaldın, üç gündür seni burada bekliyorum!” dedi.

Vahyin Gelişi: 40 Yaş ve Sonrası:

Ruhsal ve manevi bilinçlenme, kırk yaşlarında doruk noktaya ulaşmıştır. 35 – 40 yaş arası Hira Dağı’nın zirvesinde Ramazan aylarını derin bir tefekkür ve ibadetle geçiriyor ve o yıllarda, gün ışığı kadar açık ve aynen çıkan rüyalar görüyordu.

Özellikle Ramazan ayının son on günü, geçirdiği uzlet, yalnızlık ve tefekkür dolu günler, genç Muhammed’i manevi olgunluk noktasına taşıyordu.

Kırk yaşına isabet eden Ramazan’ın 27. gecesi yine Hira’da, Nur mağarasındadır.

Kaynakların belirttiğine göre milâdî 610 yılının Ramazan ayında, “Yaratan Rabbı’nın adıyla oku!” diye başlayan “Alak Suresi’nin ilk 5 ayetiyle”, vahiy ve peygamberlik süreci, Mekke yakınında, uzlete çekilip derin düşüncelere daldığı Nur Dağı’ndaki mağarada şöyle başladı:

Peygamberlere vahiy getiren büyük melek Cebrail (a.s), Hz. Muhammed’e (a.s), Allah’ın son elçisi olarak seçildiğini müjdeleyerek abdest almayı öğretti, kuvvetlice sıktı ve “Oku!” dedi. Her defasında Cebrail’e, “Ben okuma bilmem!”  diye cevap veren Hz. Muhammed (a.s) üçüncü kez aynı hitapla karşı karşıya kalıp da serbest bırakıldığında, “Ne okuyayım?” sorusunu yöneltti Meleğe ve hemen sonrasında, Kur’ân’ın ilk ayetleri indi. Gönlü, belleği ve tüm bilinci derin bir huzura erdi. Hz. İsa’nın göklere yükselişinden bu yana, altı asırdır beklenen son Nebi’ye şanlı risâlet görevi tevdi ediliyordu… Binlerce yıldır beklenen buluşma gerçekleşiyordu Mekke semalarında…

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.  O, insanı bir kan pıhtısından (yapışkan bir hücreden) yarattı. Oku, Rabbin nihayetsiz bir kerem sahibidir. Kalemle yazmayı o öğretmiştir.” (Alak, 96/1-5)        

Sonra melek gözden kayboldu… Mağaranın kapısından ufka baktı ve Meleği, gökyüzünün boşluğunda oturur durumda gördü… Tüm vücudu titrer durumda evine döndü. Başından geçen hadiseleri, muhterem eşleri, müminlerin annesi Hatice validemize anlattığında, ilk desteği ondan gördü. Sadık eşi şöyle diyordu: “Sen o denli eli açık, cömert ve hayırsever birisisin ki, Allah seni şeytanın aldatmalarına düşürmeyecektir!”

Şokun atlatılmasında da Peygamber Efendimize son derece yardımcı olan ilk kişi şeref ve asalet abidesi Hz. Hatice annemizdir… Yaşadığı sürece desteği devam edecek olan Hz. Hatice, eşine, Tevrat ve Zebur bilgisine sahip amcazadesi Varaka b. Nevfel’in yanına gidip durumu o bilge zata anlatmayı önerdi ve öyle de yaptılar… Peygamberimizi dinleyen Varaka b. Nevfel, fazla düşünmeden şu müjdeyi verdi:

“Sana müjdeler olsun! Sen insanlığın beklediği son nebi olacaksın.! O günlere yetişirsem, kavminin seni yurdundan çıkaracağı günlere… Allah için sana yardım edeceğim!”     

Gerçeği öğrenmişti 40 yaşındaki Muhammed (a.s). Peygamberlik süreci böyle başladı…

Bir müddet sonra ikinci kez Melek geldi ve şu ayetleri getirdi:

“Ey örtüsüne bürünen Nebi! Ayağa kalk ve insanları uyar. Rabbinin büyüklüğünü an. Elbiseni tertemiz tut, maddi ve manevi kirlerden arın.” ( Müddessir, 74/1-5 )

Vahyin akışı, vefat edeceği 63 yaşına kadar devam edecekti.

Hicret : Güvenen ve Güvenilen Peygamber

Mekke’de Hz. Muhammed’in davetini kabul eden ilk Müslümanların, peygamberliğin 13. yılında bu yeni dini Medine’de ve dünyanın başka bölgelerinde yayma, yaşama ve Allah’ın adını yüceltme kararlılığı ile tüm dünyevi servetlerini geride bırakarak Efendimizin etrafında kenetlenmek suretiyle gerçekleştirdikleri toplu göç olayının adıdır hicret.

İslâm’ın ve dünya tarihinin en büyük olaylarından biri olan hicrete, Hz. Peygamber, 2. Akabe biatından 3 ay sonra izin verdi. Sahabenin pek çoğu, tehlikelerle dolu bu yolculuğu gizli bir şekilde küçük gruplar halinde gerçekleştirdi. Geride sadece birlikte hicret edeceği Hz. Ebu Bekir ve yatağına yatıracağı Hz. Ali kalmıştı.

Bu esnada müşrikler, Dâru’n – Nedve’de Hz. Peygamber’i topluca öldürme kararı almışlar ve silahlı haydutlar Efendimizin evinin etrafını kuşatmışlardı.

Burada, Efendimizin ne kadar güvenilen, güven duyulan bir şahsiyet olduğunun kanıtı olarak şu bilgileri paylaşmak istiyorum: Müşrikler dâhil pek çok kişi o yıllarda en değerli mal ve paralarını Hz. Muhammed’e emanet olarak bırakırlardı. Efendimiz, Hz. Ali’yi evine çağırarak bazı öğütler verdi, yatağına yatmasını ve daha sonra üzerinde bulunan emanetleri sahiplerine teslim ederek Medine’ye hicret etmesini istedi.

Hz. Muhammed, “Yâsin” okuyarak evin arka kapısından çıkarken, onu öldürmek üzere silahlarıyla bekleşen müşrikler derin bir uykuya daldılar. Allah (c.c), mucizesi ile peygamberini destekliyordu. Katiller uyandıklarında eve girdiler ama yatakta yatanın Hz. Ali olduğunu görünce şaşkına döndüler. Peygamberimiz, Hz. Ebu Bekir’le üç gün Sevr Mağarası’nda gizlendi; sonra, kızgın kumlar üzerinde nice mucizevî hadiselere tanıklık edilerek 15 gün kadar devam edecek olan tarihi yolculuk başladı.

İlk durak Kuba… Sonra Medine.

Genç Hz. Ali, müşriklerin Hz. Muhammed’e emanet ettikleri malları sahiplerine teslim ettikten 3 gün sonra yola çıktı ve Medine’ye 5 kilometrelik mesafedeki Kuba mevkiinde Peygamberimize ve diğer Müslümanlara kavuştu.

Medine Yılları

13 Yıllık Mekke döneminden sonra, 10 yıllık Medine dönemi başladı.

Peygamberimiz Mekke’den Medine’ye göç edince, ilk iş olarak inşasında bizzat çalıştığı Mescid-i Nebevî / Peygamber Mescidi’nin yapımını başlattı. Ezan meşru oldu. Mekkeli muhacirlerle Medineli ensar arasında kardeşlik ilan edildi.

Mekkeli müşrikler, Peygamberimizin ve Müslümanların peşini bırakmak niyetinde değillerdi.

Hicretin ikinci yılında (624) Bedir Savaşı, bir yıl sonra (625) Uhud Savaşı, 627 yılında Hendek Savaşı ve 628 yılında Hayber’in Fethi gerçekleşti.

Bu arada Peygamberimiz (s.a.v), Arabistan Yarımadası ile, diğer bölgelerdeki kabile reislerine ve hükümdarlara birer mektup göndererek, onları Müslüman olmaya çağırdı. Mektubun/davetin özü şuydu: “Müslüman olun kurtulun!”

Hicretin 7. yılında (629) ise, Hudeybiye anlaşmasıyla kararlaştırılan Kâbe ziyareti gerçekleştirildi.

629’da Mute Savaşı, 630 yılında Mekke’nin Fethi ve Tebük Seferi cereyan etti. Bu yıllarda İslâmiyet hızla yayıldı, birçok kabile reisleri, elçiler göndererek İslâm’ı kabul ettiklerini bildirdiler.

Mekke’nin Fethi

Hicretin 8. yılı. Resulüllah (a.s), Mekke’nin Fethi sonrası Kâbe’nin avlusuna büyük bir saygı ve huşu içinde girdi. Yaptığı ilk şey kuşkusuz, Beytullah’ın içinde ve çevresinde bulunan putların oradan atılmasıydı. Bütün kent halkına karşı yaptığı tarihi konuşmasında ise şöyle diyordu:

“Bugün sizden hiçbiriniz aşağılanmayacaksınız; haydi şimdi gidin, hepiniz serbestsiniz!”

Bu konuşmanın ve genel affın etkisiyle üç-beş gün içinde binlerce kişi sevgili Peygamberimizin (s.a.v) huzuruna varıp İslâm dinini kabul ettiklerini bildirdiler.

İslâm, af ve rahmet diniydi.

Asıl zafer, gönüllerin fethiydi.

Mekke’nin fethi, hicretin 8. yılına rastlar. Resulüllah (a.s.), Mekke’nin yönetimini İslâm’a yeni giren bir Mekkeliye teslim edip, fethi güvence altına almak için geride bir tek Medineli asker bile bırakmaksızın bir-kaç hafta sonra Medine’ye döndü.

Emaneti/İşi Ehline Vermek

Mekke fethedilmişti.

Fethin ilk günü, Mekke’de, Kâbe’de ilginç bir olay yaşandı. Peygamberimizin adalet ve emanet anlayışını ve İslâm’da işi ehline vermenin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyan çok ibretlik bir olaydır şimdi anlatacağımız hadise.

Peygamber Efendimiz, daha fethin ilk günü, Kâbe’yi ziyaret etmeyi, orada şükür namazı kılmayı arzuladı ve Hz. Ali’ye, Kâbe’nin anahtarlarının bulunup kapısının açtırılmasını emretti. Hz. Ali, Kâbe’nin anahtarlarını muhafaza etmekle görevli olan ve bu vazifeyi uzun süredir sürdüren Osman b. Talha’yı buldu; Kâbe’nin kapısını açmasını istedi o kişiden. Bu görevi yıllardır uhdesinde bulunduran Osman b. Talha, Kâbe’nin kapısını açmadığı gibi, anahtarları vermeyi de reddetti ve şöyle dedi:

-“Ben Muhammed’in peygamberliğine inanmıyorum ki, eğer onun Allah’ın Elçisi olduğunu bilseydim, engel olmaz, anahtarları verirdim!”

Hz. Ali bu… Allah Resulü’nün emrini mutlaka yerine getirecek... Hem Müslümanlar Mekke’yi fethetmişler, Kâbe’nin anahtarlarını vermeyi böyle bir kişi nasıl reddedebilir ki! Bunun üzerine Hz. Ali, Osman’ın kolunu bükerek zorla anahtarları aldı, Kâbe’nin kapısını açtı ve Peygamber Efendimiz de Kâbe’nin için girip iki rekât namaz kıldı.

Sonra… Bakın neler oldu sonra!

Peygamberimizin çok sevdiği sevgili amcası Hz. Abbas, Kâbe’nin anahtarlarını taşıma görevinin bundan sonra kendisine verilmesini talep etti Efendimizden…

Fakat Hz. Peygamber, çok sevdiği amcasının bu isteğini yerine getiremeyecekti… Çünkü bu olay üzerine inen ayetler, bu yetkinin/bu sorumluluğun bir başkasına verilmesi doğrultusundaydı. Hz. Peygamber’e Kâbe’nin anahtarlarını vermekten imtina eden, “Ben onun peygamber olduğuna inanmıyorum ki!” diyen şahsın, “işin asıl sahibi” olduğuna işaret ediliyor ve “adaletle hüküm verme” emrediliyordu,  inen ayetlerle:

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.”  (Nisa, 4/58)

          

Hz. Peygamber (a.s), Osman b. Talha’dan anahtarların zorla alındığını öğrenince, Hz. Ali’ye; derhal gidip anahtarları geri vermesini ve kendisinden özür dilemesini, emaneti iade etmesini emretti. Hz. Ali (r.a.) de söyleneni yaptı ve gidip o kişiden özür diledi.

“Ne oldu?” dedi o kişi, “Az evvel zorla anahtarları benden aldınız, şimdi ise iade ediyor ve benden özür diliyorsunuz, sahi ne oldu?”

Hz. Ali, her şeyi olduğu gibi anlattı.

Osman b. Talha’ya, hakkında ayet indiğini, emanetin/anahtarlarının gerçek sahibinin kendisi olduğunu ve Peygamberin emri doğrultusunda anahtarların kendisine iade edildiğini izah etti.

Adam, büyük bir şaşkınlık ve hayranlık içinde, kendinden geçercesine “İşte din bu!” dedi ve  “Kelime-i Şehadet” getirerek Müslümanlığı kabul ettiğini ilan etti.


Ve ondan sonra da aynı görev o kişide kaldı. Zira emanetin sahibi, anahtarların sahibi oydu. [1]


                        *                      *                      *                      *


İslâmiyet’i, sabır, azim ve cesaretle insanlara tebliğ eden Sevgili Peygamberimiz (s.a.v), 8 Haziran 632 Pazartesi günü Medine’de dünya hayatına veda ederek, kendi tercihi ile ebediyete yöneldi ve Allah’ın rahmetine kavuştu. “Refîki Âlâ’ya, Büyük Dost’a” diyordu son sözlerinde…  Cenaze namazı erkekler, kadınlar ve çocuklar olmak üzere sıra ile hücre-i saadette kılındı ve orada toprağa verildi.

Salât, selâm ve her türlü ihtiram, ona, âline, izinden gidenlere olsun.

[1] Kur’an Yolu Meâli. Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara – 2015. (Emanet, korunması istenen maddî veya manevi değerdir. Kişinin kullanıp sahibine iade etmek üzere aldığı eşya emanet olduğu gibi devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları… emanettir. Bütün bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır.)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner220