Bir gün Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretlerinin dergâhının kapısına üstü başı kusmuk içinde bir sarhoş adam gelip dayanır. Tekkenin hizmetkârları, sarhoşluğundan dolayı bu adamı hışımla karşılayıp;

“Ne istiyorsun?” diye sorarlar.
Dili dolaşık vaziyette adam cevap verir:
“Mevlana Hazretlerini görmek istiyorum.”
Hizmetkârlar, adamı içeriye almak şöyle dursun iyice bir hırpalar, azarlarlar;
“Utanmıyor musun bu halinle bir de dergâh kapısına gelmişsin?” gibi hakaretlerle başlarından savarlar.

Sarhoş adam, içeri alınmadığı kapının önünde yere yığılır ve ağlamaya başlar.
Bir müddet sonra Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretlerinin tekkeden çıkıp bir yere ziyarete gitmesi icap eder. Kapı önünde ağlayan o sarhoşu görünce, eğilip mübarek elleriyle onun başını okşadıktan sonra sorar;

“Evlâdım, neyin var? Niye ağlıyorsun? Bu dergâh, insanları muzdarip etmek ve onlara ümitsizlik aşılamak için değil, bilâkis ferahlatmak ve ümit vermek için kurulmuştur. Derdini söyle ki derman olayım.”

Sarhoş adam, nemli gözleriyle Hazret-i Mevlana’ ya bakarak;
“Efendi Hazretleri! Ben sana kurban olayım. Huzuruna gelip sohbetini dinlemek istedim. Lâkin kapıdaki adamların beni içeriye almadılar. Aksine, bir sürü hakaret ederek beni kovdular.” der.

Bunun üzerine Mevlana Hazretleri etrafına toplanan müritleri üzerinde bir müddet heybetli nazarlarını gezdirerek, “Kim kovdu bu biçareyi?” diye sorar. Bunun üzerine orada bulunan müritlerden biri izaha başlar;
“Efendi Hazretleri! Sarhoş işte. Ne yaptığını bilmiyor. Şu hâliyle huzur-i saadetlerinize çıkmak istedi ve bunda da ısrar etti. Ben de kendisine; Git evine. Böyle Efendimizin huzuruna çıkamazsın. Ayıldığın zaman gelirsin diyerek uzaklaştırmaya çalıştım fakat dinletemedim. Kapının dibine yığıldı kaldı. Bu çirkin hâl ile huzurunuza çıkmasına nasıl müsaade edebilirdim?”

Mevlana Hazretleri sitem ve serzeniş dolu bir nazarla cevap verir:

“Evlâtlarım! Bu garibin bedeni sarhoş, sizin ise ruhunuz. Onun, şu sarhoş hâliyle tekkemizin yolunu nasıl bulabildiğini takdir etmeyi de mi düşünemediniz? Tamirciye eşyanın bozuğu gittiği gibi doktora da hastalar gider. Siz bu dergâhın manevî bir şifahane olduğunu unutmayınız. Alın bu garibi, tekkenin hamamında bir güzel yıkayın. Kirli elbiselerini atın, ona yeni elbiseler verin. Siz onun zahirini temizleyin; batınını, yani ruhî temizliğini de Allah’ın [Azze ve Celle] lütfüyle bizden bekleyin.”

Rivayet olduğuna göre Hazret-i Musa (Aleyhisselam) bir gün;
“Ya Rab! Seni nerede arayayım?” diye niyazda bulunmuştu.
Allah Teâlâ da ona;
“Beni kalbi kırıkların yanında ara” buyurdu.

Kalbin kıymetini, Hak dostları Kâbe-i Muazzama ile mukayese etmişlerdir. Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer (Radıyallahu Anhuma)’nın Kâbe-i Muazzama ’ya hitaben söylediği şu sözler çok câlib-i dikkattir:

“Sen ne büyüksün Ey Kâbe! Senin şanın ne yücedir. Fakat gerçek bir müminin Allah katındaki şerefi senden de üstündür.”

Şüphesiz bu kıymet için gönlünü tecelligâh-ı ilahî haline getirmiş olmak lazımdır. Fakat insan, kimsenin kalbini yarıp bakamayacağı için her insana karşı “incinmeyen-incitmeyen “ güzel tavrı takınmalıdır.
 
Selam ve dua ile…




Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.