“Ruhumun senden, ilâhî, şudur ancak emeli;

Değmesin mâbedimin göğsüne nâmahrem eli,

Bu ezanlar ki -ki şehâdetleri dinin temeli-

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.”                                                                                                            

                                                                                               

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

Tarihe, Türk Milletinin bir var olma ve yok olma mücadelesi olarak geçen Boğaz Harbinin 101. yıldönümünü idrak ediyoruz bugünlerde…

Mehmetçiğin destan yazdığı ve çoğunlukla boğaz boğaza süngü harpleri şeklinde gerçekleşen Çanakkale Savaşlarında manevi yardım/ilahi yardım olarak nitelenebilecek pek çok olaylar yaşandı, pek çok olaylara şahit olundu 101 yıl önce…

Tıpkı, Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında olduğu gibi.
Kur’an’da, ilahi yardıma dikkat çeken bazı ayetlere bakalım:

“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır” (Fetih, 48/4)

 “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da ben peş peşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu.” (Enfal, 8/9)

 “Şayet sabreder, Allah’tan korkarsanız ve düşmanlarınız da hemen o an üzerinize gelirse, Rabbiniz, işaretlenmiş beş bin melekle size yardım eder.” (Âl-i İmrân, 3/123)

Çanakkale savaşlarında da, “Görünmez ordularla gelen manevi yardım”  aynen Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında olduğu gibi tecelli etmiştir…

Bu gerçeği, İngiliz Deniz Kuvvetleri Bakanı olan Winston Churcill dahi: “Biz Çanakkale’de Türklerle değil, Tanrı ile savaştık ve hâliyle yenildik!” sözleri ile itiraf edecektir…

Gelin şimdi, tarihin derinliklerine giderek bu savaşın bazı sahnelerini temaşa edelim:

A) Seyit onbaşının (1889-1939) hikâyesinden başlayalım önce…

Çanakkale’nin efsane kahramanı Seyit onbaşı…

O kahraman askerin, Çanakkale deniz savaşları esnasında vinci bozulan topun 275 kg.lık mermisini tek başına kaldırarak topa yerleştirmesi ve sonra sağ kalan komutanı ve arkadaşıyla birlikte ateşlediği topu “OCEAN” adlı İngiliz zırhlısına isabet ettirmesi, manevi yardımın dışında başka neyle izah edilebilir?

Çanakkale!

 Mart 1915…Düşmanın yoğun topçu ateşi Mecidiye Tabyasına isabet etmiş ve çok sayıda şehit verilmiştir… Seyit onbaşı o günü şöyle anlatır:

“Toprağın altından çıktığımda on üç arkadaşımın şehit olduğunu gördüm. Üç kişi kalmıştık. Batarya komutanı Yüzbaşı Hilmi bey, Niğdeli Ali ve ben… Düşman gemileri boğazı geçiyorlardı. İzah edemeyeceğim bir şeyler doldu içime… Anamın öğrettiği duaları okuyarak mermiyi kaldırdım. Niğdeli Ali beni biraz destekledi. Basamaktan çıkarken kemiklerimin çatırtısını duyuyordum. Namluyu mermiye sürdüm, patlattım… İsabet ettiremedim… İkincisinde de vuramadım… Fakat üçüncü mermi ile onların en büyük gemilerinden OCEAN zırhlısını dümen kısmından vurdum… Gemi dönmeye başladı. Denizin ortasında tam bir panik yaşanıyordu…”

İsabet alan gemi, sürüklenerek Nusret’in yerleştirdiği mayınlara çarpıp batacak, diğer gemiler de mayınların isabeti sonucu boğazın derin sularına gömülecek ve böylece savaşın seyri değişecektir. Savaşın ve tarihin seyrini değiştiren bir olaydı seyit onbaşının 275 kiloluk mermiyi kaldırarak İngiliz zırhlı gemisine isabet ettirmesi ve Nusret Mayın Gemisinin döktüğü mayınların en büyük savaş gemilerini batırması…

Nitekim İngiliz Deniz Kuvvetleri Komutanı Churcill: “Çanakkale Savaşını kaybetmemize neden olan, Nusret’in boğaza döşediği o 26 adet mayındır” itirafında bulunacaktır, daha sonraları, “bu mayınlar sadece savaşın değil, dünyanın geleceğini değiştirmiştir.”

 

B) Komutanlardaki vatan sevgisi ve üstün moral gücü büyük sinerji oluşturmuştur... Düşman askerleri son büyük saldırıları gerçekleştirme plânları yaparken aynı günlerde Çanakkale Mevki Komutanı Albay Cevat (Çobanlı) bey, subaylarını şu tarihi sözlerle motive etmiştir:

 

Silah arkadaşlarım! Biz, düşmanın toplarına ve zırhlılarına karşı imanımızla çıkacağız! Şarapnellere ve mermilere göğsümüzü siper edeceğiz. Ve bütün dünyaya Çanakkale geçilmez sözünü bir darb-ı mesel gibi söyleteceğiz!” 

 

Başka bir sahne…

           

Çanakkale gazilerinden biri anlatıyor:

 

“Bir cephede, ciddi bir çarpışma esnasında düşman başarılı olur, askerimiz zor durumda kalır. Askerimiz cepheden geriye savrulurken cephenin gerilerinden gelen Binbaşı Lütfi Beyin, 'Yetiş ya Muhammed. Kitabın gidiyor' diye haykırışı yeniden toparlanmamıza neden olur, “Bunun üzerine bize güç ve şevk gelir. Onun peşinden biz de akmaya başlarız, düşmanı kovalar ve cepheyi yeniden ele geçiririz!”

           

C) Sömürge Ülkelerdeki Müslümanlar Kandırıldı… Çanakkale savaşında, özellikle İngiltere, sömürgesi altındaki ülkelerden paralı veya gönüllü asker toplayıp buraya getirmiştir. Aralarında Müslüman olanlar da vardır. Hindistan, Mısır, Senegal, Cezayir gibi ülkelerden gelen Müslümanlar... Ama o askerleri, Osmanlı’ya karşı savaşa ikna edebilmek için, “Almanlar sizin halifenizi esir aldılar. Bizimle birlikte savaşın ki halifenizi Almanlardan hep birlikte kurtaralım!” diye yalan söylemlerle aldatmışlardır…

 

Bununla ilgili yaşanan dramatik bir olayı, bir subayımız şöyle anlatıyor:

 

“Siperdeyiz. Karşı siperden siyahî bir asker bize doğru geliyor. Savaşmak için değil de farklı bir gelişi vardı sanki. Fakat güvenemezdik. Daha önce de siperlerimize sinsice yaklaşıp el bombası atarak kaçan düşman askerlerine tanık olmuştuk. Bizim askerler üzerimize doğru gelen o siyahî askere birkaç kez ateş ettiler fakat vuramadılar. En son ben tam alnından vurdum! Siperimizin önüne kapaklandı. Tuttuk içeri aldık. Ölmüştü. Üzerini ararken, göğsünden bir Kur'ân-ı Kerim çıktı. Sanki ben onu değil, o beni vurmuştu..”

Bu Kurân-ı Kerim, şu an, abidenin altındaki müzede sergileniyor.

 

Bunları yaptılar Çanakkale’de…

Müslüman'ı Müslüman'a kırdırdılar…

 

D) Kanlısırt’ta savaşın en dehşetli sahneleri yaşanmıştır… Çanakkale’nin her cephesinde dünya savaş tarihinde eşi benzeri olmayan bir mücadele yaşanmıştır. Taraflar aylarca birbirlerine çok yakın siperlerde göğüs göğse savaşırlar. Süngü harbi yapılması olağanlaşır, Avustralyalı askerlerle Türk askerleri arasında Türk siperleri içinde göğüs göğse gırtlak gırtlağa kanlı boğuşmalar olur. Özellikle Kanlısırt’ın daracık koridorlarında süngü kullanmanın bile imkânı yoktur. Dört binden fazla asker burada arenadaki gladyatörler gibi boğuşurlar. Bu sebepten Kanlısırt, Çanakkale savaşlarının en kanlısı olarak tarihe geçmiştir.

           

E) Kirte muharebeleri son derece dikkat çekicidir… Kirte muharebelerindeyiz şimdi… Bu muharebeler esnasında, bölükler arka sıralarda hücum emrini beklemektedir... Ön siperdekiler düşmanla boğuşmaktadır. Yüzbaşı, hücum için emir bekliyor. Askerin tamamı süngülerini takmış, siperlerden fırlamaya hazır! Sinirler gergin! Dudaklarda kıpır kıpır dualar! Biraz daha beklemeleri gerekiyor, zira hücum emri henüz verilmiş değil!

 

Yüzbaşı askerlerine sesleniyor:

 

“Aslanlarım! Biraz sonra Cenâb-ı Hakkın huzuruna çıkacağız! Abdestsiz gitmeyelim. Haydi silahlarımızın kabzalarına ellerimizi sürüp hep beraber teyemmüm edelim…”

 

Askerler, teyemmüm abdesti alırlar. Ölüme hazırdırlar.

           

Bekleme biraz daha devam eder. Yüzbaşı bu kez şöyle seslenir askerlerine:

 

“Çocuklarım! Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz! İleride arkadaşlarımız şehit oluyorlar! Hem onlar hem de vakit varken, kendi cenaze namazımızı kılalım şimdi! Kâbe karşımızda! Niyetlerimizi yapalım!”

 

Arka sıralardan Oflu Ali Çavuş yüksek sesle bağırır! “Er kişi niyetine!…”


O gün yapılan hücumda şehit olan askerler, kendi cenaze namazlarını bizzat kılmış, çok az sayıda asker sağ kalabilmiştir.

           

Şehit düşmeden önce kendi cenaze namazlarını kılan o komutanlar, o kahramanlar, ne güzel askerler, onlar ne güzel şehitlerdir… Ruhları şad olsun!

F) Üryanizade Ali Vahit Efendinin ‘Hatıraları’nda göre; Osmanlı Devletinin sınırları içinde bulunan Suriye, Filistin ve Lübnan’dan gelen bir heyet, Çanakkale savaşı sonrası bazı gazetecilerle birlikte Üryanizade Ali Vahit Efendi’nin rehberliğinde Çanakkale cephesine giderler. Heyet, kumandanlarla görüşüp tebrik ve teşekkürlerini sunar. Heyet sözcüsü kumandanlara: ‘Siz Allah için burada çok büyük bir gayret ortaya koydunuz, çok önemli başarılar elde ettiniz’ deyince, komutanlar bu övgüleri hiç önemsemez ve içlerinden bir komutan misafir gruba şöyle der:

 

“Efendiler siz ne diyorsunuz? Biz burada olağanüstü haller gördük, olağanüstü haller yaşadık. Harikalar seyrettik. Bu böyleyken kendimize nasıl bir kıymet verebiliriz? Biz burada öyle hadiselere şahit olduk ki, bunlar ancak Allah-ü Teâlâ'nın korumasıdır. Başka bir şey değildir. Öyle hadiseler oldu ki buna akıl da fen de bir şey diyemez! Bir gün düşman çıkarma yapacak! Çıkarma öncesinde çok yoğun bombardıman olmuştur. Bir mevkii bombalamaya başladılar. Yüz binlerce mermi attılar. Taş üstünde taş kalmamış, havada koklanacak hava kalmamıştır. Kıyıda siper hattımızdaki askerlerimizin sağ çıkması mümkün değildir. Biz askerlerimizin şehit olduğunu ve oradan kalkan toprağın altına gömüldüklerini düşündük. Düşman da aynı kanaate vararak çıkarmaya başladı. Zamanı gelince önümüzde bir 'Allah Allah' nidası koptu. Bütün siper hattı hücuma kalktı. Şaşılacak şey! Sanki Sûr-i İsrafil’e karşı ölüler dirilip kalkmışlardı! Adeta melekler kanatlarını germiş ve onları saklayan Allah saklamış! O kadar atış, o kadar kıyamet onlara tesir etmemiş! İşte düşman bu harika karşısında şaştı kaldı. Akıl da fen de burada mahcup oldu!".

 

G) Seddülbahir’de konuşlanan askerlerin tabur komutanı Binbaşı Sabri Bey,  25 Nisan 1915’te yazdığı raporunda şöyle der:

 

“Yüzde otuz zayiat verdiğimiz Seddülbahir bölgesinde askerlerimizin çoğu, yanındaki arkadaşlarının infilaklarla toprağa gömüldüğünü, bir kısmının baş ve bacağının havaya fırladığını gördüğü halde düşmanın pek üstün kuvvetini ve silahlarını asla hatır ve hayaline getirmeyerek, tüfeğini kullanacak fırsat arıyor ve savaşıyorlardı. Erlerin ve subayların gayret ve fedakârlıklarına büyük bir güvenim vardı. Pek az sayıda da olsalar, düşmanın üstün kuvvetini asla umursamayacaklarını biliyordum.

 

Nitekim öyle oldu…

 

Tabur, 72 saattir hemen hemen uykusuz olmasına rağmen, bir an dahi tükenmeden, yılmadan, sarsılmadan mücadele ve muharebe edebilmiştir.

 

Muharebeye girmeden önce Türk askeri, abdest alarak temiz çamaşırlarını giymekte, arkadaşlarıyla helalleşerek “emredilen yerde” ölüme hazır olmaktadır.”

 

Fransız yazar Roux,  Çanakkale’de savaşan askerlerimizden bahsederken, “Türklerin direnmeden tüfeğinin dipçiğini havaya kaldırarak teslim olmak gibi bir âdetleri yoktur” demektedir.

           

Öte yandan Çanakkale Muharebelerine kurmay binbaşı olarak katılmış olan Mehmet Nihat (Anılmış) Paşa, Harp Akademilerinde verdiği konferansta: “Çanakkale muharebelerinde erlerimizin dayanıklılığı ve fedakârlığı, amacı sağlamıştır. Düşman eline geçen siperlerden hiçbir erin geriye gittiğini işitmedim” diyerek Türk askerinin moral gücünü ve cesaretini ifade etmiştir.    

 

           

I) Bozulmayan Şehit Cenazeleri…

 

 Yıl 1971.

 

Yer: İstanbul Edirnekapı Şehitliği.

 

Kabristanın önündeki yolda bir çalışma vardır. Kabristan, arkaya doğru küçültülecektir. Çalışmalar sırasında kabirler açılmaktadır. Kabrin birisi açıldığında cenazelerden birinin hiç bozulmadığı görülür… Hadiseye şahit olanlar şaşırırlar... Bunun gibi birkaç kabirde de benzer sahnelerle karşılaşılır. O gün bu hadiseye tanık olanlar, mezar taşına şu yazıyı yazarak hadiseyi belgelerler:

 

“1971 yılında, şehitlikteki tünel inşaatının yapımı esnasındaki kazıda meçhul asker, elbiseleriyle birlikte bütün olarak bozulmadan bulunmuştur ve bulunduğu şekilde buraya defnedilmiştir.”

 

Aslında bu tarz manzaralara Çanakkale savaşının cereyan ettiği Gelibolu'da da, başka yerlerde de rastlanmıştır.

 

Seferihisar Şehitliğinde de rastlanmıştır.


Nasıl mı?

 

25 yıl öncesine gitmemiz lazım.

                                                                                                                                 

Tarih: 27 Mayıs 1991.

 

Yer: Adana.

 

Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz, PKK terör örgütünün hain saldırısı sonucu şehit düşer.


Daha önce Siirt İl Jandarma Komutan Yardımcılığı ve Batman Komando Alay Komutanlığı görevlerinde bulunmuş olan Şehit Paşamız, memleketi olan Seferihisar’da toprağa verilir. 27 Mayıs 1991’de…


Tam 6,5 ay sonra… Şahadetinden 6,5 ay sonra…

13 Aralık1991 de…

 

Jandarma Komutanlığının Seferihisar ve İzmir’deki ilgili birimleri, Temel Cingöz paşanın “Şehitlik” alanındaki kabrini mütevazı bir anıt mezar haline dönüştürme kararı alır.

 

GenelKurmay’ın talimatnamesi gereği, mezar açılacak, tahtalar çıkarılacak, zemine inip, şehidin kefene sarılı bedeni, kemikleri, çepeçevre tuğla ve beton duvarla örülecek, sonra da mermerle kaplanacak.

 

İzmir – Yağhaneler mevkiindeki Jandarma komutanlığından gelen bir Yarbay Seferihisar’daki iki mermer ustası ile anlaşır.

 

Durmuş Uslu (Uslu mermer işletmecisi) ve Ali Komur’la…  Veysel Fidan da (merhum) kazma işini yapacaktır… İki asker de iş bitinceye kadar başlarında nöbet ve koruma görevi ifa edecektir.

 

İki ustanın anlattıkları: Mezarı zemine kadar kazdırdık. Tahtaları ve hasırı çıkardık. Tahta ve hasırda çürüme ve hasar yoktu. Kefen bembeyaz duruyordu.  Heyecan içindeydik. Dikkatli bir şekilde kefeni açtık, mübarek paşa yeni defnedilmiş gibiydi. Yüzü sanki canlıydı. Dipdiri duruyordu. Etrafa mis gibi yayılan kokuyu hissettik. Üçümüzde aynı şeyleri gördük.  Sanki rüya görüyorduk. Daha fazla rahatsız etmeyelim diyerek, sanki mağazadan yeni alınmış yepyeni, bembeyaz kefenle yeniden sardık, sarmaladık paşamızı, Fatiha’mızı okuduk. Tuğla duvar, beton ve mermer kaplamayı, manevi bir görevi ifa edercesine huzur ve huşu içinde tamamladık…”

 

Belge hüviyetindeki bu bilgileri bizlere veren Durmuş Uslu ve Ali Komur kardeşlerimiz şu an Seferihisar’da yaşamlarını sürdürmektedirler.

 

Ve onlar, 25 yıl önce şahadet şerbetini içen Tuğgeneral Temel Cingöz’ün de hayatta olduğunun, diğer şehitlerimizin de hayatta olduklarının, ama farklı bir boyutta, bizim bilemeyeceğimiz, anlayamayacağımız bir yaşamla dipdiri olduklarının canlı şahitleri, görgü tanıklarıdırlar.

 

Kur’an’ın dediği ne kadar doğru:

 

Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölü’ demeyin; Hayır, onlar yaşıyor, ama siz farkında değilsiniz.(Bakara, 2/154) buyrulmuştur.

 

Ayetin anlamı: “Şehitler ölmez!”dir!

 

Bu yüzden halk arasında şehit cenazesi çürümez, tarzında bir algı vardır… Bunu şöyle anlamak lazım: Şehit cenazeleri de elbette çürür; ama şehitlerin ölümsüzlüğünü insanlar idrak etsin, Allah kelâmının mucizesine insanlar tanık olsun diye Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ile bazı şehit cenazelerini çürümez, canlı muhafaza edilir…


İ)  Yaralıların toplandığı bir hastanedeyiz şimdi… Burası bir sahra hastanesidir… Kanlı bir çatışma gününde sahra hastanesi olarak kullanılan çadıra sedyelerle pek çok yaralı askerler getirilmiştir. Doktorlar sadece yaraları sarmakta, her hastaya çok az zaman ayırabilmektedirler... Hayatlarından umut kesilenlerle fazla ilgilenilmemektedir…

 

Tam işin yoğun olduğu bir sırada operatörün önüne gencecik bir çocuk yatırırlar… Bir ayağı kopmak üzere olan bu gencin bağırsakları dışarıdadır. Ümit yoktur. Doktor, kopmak üzere olan ayakla fazla ilgilenmez, sarkan bağırsakları toparlar ve “kaldırın bu genci!” der. Bu esnada çocuk doktora bakar ve “baba!” diye seslenir! Doktor bakar ki yaralı çocuk kendi oğludur. Sarılır öper oğlunu. “Bu benim oğlum, bir gölge yere kaldırın!” diye talimat verir.


Ardından yeni hastalar gelmeye devam eder doktorun önüne. Saatler hızla geçer… Ertesi günü doktor, oğluyla ilgilenecek biraz zaman bulmuştur; oğlunu sorar. Ama ne yazık ki oğlunun çoktan şehitler kervanına katıldığını öğrenecektir!

 

İşte Çanakkale destanını yazan ruh, böylesine asildir! Onlar böylesine yüce ruhlu bir nesildir!

 

Âsım’ın nesli… diyordum ya… Nesilmiş gerçek.

 

İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.

 

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar taşlar…

 

O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar.

           

Bu emsalsiz şiir Mehmet Âkif’in Çanakkale Şehitleri”nden bir pasajdır. O, savaşın cereyan ettiği yıllarda Necid çöllerindedir. El-Muazzam istasyonunda Enver Paşa ile görüşüp savaşın kazanıldığını, düşmanın Çanakkale’den geçemediğini öğrenince meşhur “Çanakkale Şiirini” yazmıştır. Böylece, iştirak edemediği savaşı çok yüksek duygularla ifade ederek, “İstiklâl Marşı” gibi bir şaheseri Türk Milletine armağan etmiştir.

 

Çanakkale savaşlarının üzerinden yüzyıl geçti.

 

Bu zaferin mimarlarına, bu topraklar için kanlarını döken, canlarını veren aziz şehitlerimize ve gazilerimize çok şey borçluyuz.

 

Solukladığımız nefesten, bağımsız vatan topraklarına, dalgalanan sancağımızdan sahip olduğumuz devlete varıncaya kadar sahip olduğumuz her nimeti onlara borçluyuz.

 

“Çanakkale Mahşeri” romanının yazarı değerli mütefekkir Mehmet Niyazi’nin bir söyleşide dediği gibi:

 

“Yüz yıl sonra bugün sağlıklı bir değerlendirme yapmak için öncelikle Çanakkale’de verilen mücadeleyi çok iyi bilmek ve algılamak gerekir. Çanakkale ruhunun ve orada kazanılan büyük başarının devam ettirilebilmesi değerlerimize ve tarihimize sahip çıkmakla mümkün olabilecektir.” (Diyanet Aylık Dergi, sayı, 291)

Bu yıl, Çanakkale savaşlarının 101. yıldönümünü idrak ediyoruz…

 

101 yıl önce 250 bin şehit ve bir o kadar da gazimizin kanları ve canları pahasına yazdıkları Çanakkale destanının güzel kahramanlarını,  101 yıl sonra bugün, rahmet, saygı ve Fatihalarla anıyoruz…

Ve Mehmet Âkif’in güzel dizeleri ile…

 “Gök Kubbenin altında yatar al kan içinde,

 Ey yolcu şu topraklar için can veren erler,

Hakkın bu veli kulları taş türbeye sığmaz!

Gufrana bürünmüş yalnız FATİHA bekler!”                   

 

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner205