Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mâhrem eli;
Bu ezanlar ki şehâdetleri dînin temeli ,
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

Mehmet Akif Ersoy (1873 – 1936) Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleriyle, milli mücadele ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş dönemlerine tanıklık etmiş, devletin önemli hizmetlerinde bulunmuş, mebusluk yapmış, Kurtuluş savaşında önemli roller üstlenmiş, özellikle makaleleri ve şiirleri ile sadece Türkiye’de değil bütün İslâm coğrafyasında son derece tanınmış en meşhur şairlerimizin başında gelir.

Akif, milli şairimizdir, vatan şairimizdir...

Yazdığı şiirleri SAFAHAT isimli kitapta toplanan Mehmet Akif’in en meşhur, hatta ölümsüz olarak nitelenebilecek ilk iki eseri şüphesiz ki: “İstiklal Marşı” ve “Çanakkale Şehidlerine”  isimleri şiirleridir.

Yüzlerce eser arasında birinci seçilen İstiklal Marşı, Büyük Millet Meclisi’nde defalarca okunmuş, ayakta alkışlanmış ve Türk Milleti’nin milli marşı olarak kabul edilmiştir.

Mehmet Akif, Çanakkale Savaşlarının cereyan ettiği dönemde görevli olarak Hicaz vilayetinde bulunmasına ve bu muharebelere bizzat iştirak etmemesine rağmen harbin safahatını en güzel şekilde tasvir eden şairlerimizin başında yer alır

Bu makalede, “Çanakkale Şehitlerine” isimli şiirin hangi şartlarda, nerede, nasıl yazıldığı anlatılacaktır.

Her Türk gencinin ve bu toprakların ekmeğini yiyen her Türk vatandaşının bu şiirin hangi atmosferde nasıl yazıldığını bilmesi gerekir diye düşünüyorum.

1915’li yıllara gidelim.

   * * *

Çanakkale savaşının bütün şiddetiyle cereyan ettiği günlerde Mehmet Akif Osmanlının Hicaz vilayetinde, Medine yollarındadır. Teşkilatı Mahsus-a Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı başkanlığındaki bir grup kahramanla birlikte, o da, İngilizlerin Hicaz’da Osmanlı Devleti aleyhine çevirdikleri entrikalarını boşa çıkarmak gayesiyle görevli olarak mukaddes topraklara gönderilmiştir. Fakat akılları fikirleri Çanakkale’de devam etmekte olan savaştadır, bu 30 civarındaki fedailerin/özel kuvvetlerin...

Ve bu uzun yolculuk süresince Necid Çölü büyük şairimiz Mehmed Akif’e ilham kaynağı olmuştur.

Akif’in, savaşın zaferle neticeleneceği 18 Mart’a yakın günlerde bir gece kendisine şöyle dediğini nakleder Eşref Sencer, hatıralarında:

“Anadolu – Bağdat demiryolunun Hicaz’a ayrılmış son istasyonu olan El-Muazzam’a gelmiştik. Çok değer verdiğim ünlü şairimizle sohbet ediyorduk. “Eşref!” dedi bana… Ve şöyle devam etti sözlerine:

 “Biliyor musun Eşref! Dün gece sabaha kadar Rabbime ne için yalvardım biliyor musun? Çanakkale’de zaferi görmeden canımı alma, zaferi göreyim beni öyle huzuruna davet et Allah’ım! diye yalvardım… Adalet-i ilahiye var, hak var, kahramanlığın bedeli var! Allah İstanbul’un yolunu bu sömürgeci gürûha açmayacaktır Eşref! Benim kahraman Mehmetçiklerim bu insaniyet ve İslamiyet düşmanlarına şehâmet dersi verecektir…’

1915 yılının18 Mart’ını 19’ a bağlayan gecedir.

Harbiye Nâzırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa o gece Eşref Beyi arar ve Çanakkale zaferinin müjdesini verir. Eşref Bey de bu haberi ilk defa Akif’le paylaşır. Akif, haberi alır almaz gözyaşları içinde secdeye kapanır, uzun süre kumların üzerinde secdede hareketsiz bir vaziyette kalır. Eşref Bey korkuya kapılır, yavaşça Akif’in yanına gider, bakar ki nefes alıp veriyor, hiç dokunmadan geri çekilir.

Eşref Sencer, şöyle devam eder:

“Sonra kalktı. Ağlamaklıdır… Birbirimize sarıldık… Akif’in hayatının en mes’ut, en bahtiyar an’ı… Anlatılması çok zor… Ay, bedir halindedir. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını zaferimizin şerefine aydınlatan ay’ın bu efsanevi ışıkları altında, Mehmet Akif, hiçbir başka ışığa ihtiyaç bırakmayan, bu güneşi bile unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı… İstasyon kulübesinin arkasındaki hurmalığın içine çekildi… İşte o Çanakkale’ye lâyık olan destan, o gece Akif tarafından, hıçkırıklar içinde, ay ışığı altında, Medine’de el- Muazzam istasyonunda yazıldı. Ravza-yı Mutahhara’ya yakın bir noktada, sabaha kadar süren ilham saatleri sonunda…

SAFAHAT’ın, hayır yalnızca SAFAHAT’ın değil, Türk Destan Edebiyatının o eşsiz şaheseri tamamlandığında, Mehmed Akif,  vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasip olan o rahatlığı ile yüzüme derin derin baktı: ‘Artık ölebilirim Eşref… Gözüm artık açık gitmez!’ dedi.”

İşte Mehmet Akif, böyle bir vatansever, böyle bir şairdir…

Akif, Çanakkale Destanı’nı, çöl ortasındaki bir vahada, ay ışığında yazmıştır.

Çanakkale savaşının cereyan ettiği bölgeden binlerce kilometre uzakta, Allah’tan gelen özel bir ilhamla, sabahlara kadar döktüğü gözyaşları eşliğinde…

Tarihimizin muazzam zaferi, muhteşem destanı…

Çanakkale Zaferinin şiiri… Çanakkale Şehidlerine.

Böyle yazıldı.

ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde gösterdiği vahşetle - “Bu bir Avrupalı!”-

Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvamı beşer,

Kaynıyor kum gibi… Mahşer mi, hakikat mahşer,

Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,

Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimü Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani, tâ’ûna da zuldür bu rezil istilâ!

Ah!  O yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,

………………………………

Öteden sâikalar, parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor â’makı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

Atılan her lağamın yaktığı yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,

Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler,

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te’sis-i ilâhî o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkif edemez, sun-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;

“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme” dedi.

Asım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar…

Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için, toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor, Tevhidi…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

“Gömelim, gel seni tarihe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitap…

Seni ancak, ebediyetler eder ancak istiâb.

“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına:

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…

Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir cenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adı;

Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,

Sana âguşunu açmış duruyor peygamber.

(Mehmet Akif Ersoy)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner261

banner260