Cemaat; belli bir duygu, düşünce ve inancın etrafında şuurluca toplanmış insanların meydana getirdiği bütündür. Bugün müslümanlar, yaşadıkları gayri İslamî rejimlere ya teslim olacaklar, ya da kendilerini onlara karşı koruyacak olan bir yapılanma oluşturacaklardır. Bu “korunma alanını” oluşturmadıkları sürece cahiliye ortamında asimle olup gideceklerdir.

İnsanların savunmasız kaldığı, sorumsuz olduğu, savrulduğu günümüzde, İslam’ın en özgün kurumu olan cemaati yeniden düşünmek ve gözden geçirmek zorundayız. Kolektif çalışmanın bugünkü adı cemaattir yani bir grup içinde kalarak çalışmadır.

Dolayısıyla müslümanın, ferdî sorumlulukları olduğu gibi toplumsal ve siyasî sorumlulukları da vardır. Müslüman, ya bir cemaat ferdidir ya da İslâm devletinin vatandaşı. Tek başına olamaz. Rasûlullah’ın hayatı buna şahittir. Çünkü O (sav); “Seni yaratan Rabbinin adıyla oku(Alak,96/1) emrine muhatap olduktan sonra, Hıra’dan Mekke’ye kadar “bir” kişidir. Sonra Hz. Hatice ile iki kişi olmuştur. Arkasından Hz. Ebu Bekir, azatlısı Zeyd bin Harise ve Hz. Ali’nin de Müslüman olmasıyla, çekirdek bir cemaat oluşturmuştur. Üç yıl gizli olarak sürdürülen bu çekirdek çalışma, “Ey örtünüp bürünen, kalk ve uyar (Müddessir, 74/1-2) emrini aldıktan sonra topluma açılmıştır. Kemikleşmiş şirk dinine inanan Mekke aristokratları ve onların taraftarlarından şiddetli tepki görmüştür. Bu şiddet ortamında şartlara teslim olmayan Rasulullah (sav), Erkam (r.a)’ın evini insan yetiştiren bir atölyeye dönüştürmüştür. İlerde İslam devletinin umurunu üzerine alacak olan insanlar, bu “insan atölyesi”nde inşa edilmiştir. Her türlü erdemin ayaklar altına alındığı Mekke bedevîlerinden, medenî bir toplum çıkarabilmek için 13 yıl ihya ve inşa faaliyeti sürdürmüştür. Ceberut ve totaliter Mekke şirk devletinin her türlü baskı ve yıldırmasına karşı, hicret izni çıkana kadar direnmiş ve başarılı bir cemaat liderliği yapmıştır.

Rasûlullah’ın inşa ettiği anlamda cemaat, insanlığımıza kalite katma kararlılığıdır. İslamî hassasiyetin en üst düzeyde sürdürülmesidir. Cemaat, acizler sürüsü değildir. Şahıslar, böyle bir cemaat potasında şahsiyet kazanır. Kişi saygınlığını cemaatten alır. Şahısları bilinçlendirme, cemaatin uhdesindedir. Çünkü cemaat sivil bir okuldur. Doğrularda mutabakat, yanlışlara muhalefet, temel prensiptir. Kişisel sorumlulukları aşan ortak yükümlülüklerin yerine getirilmesi, bu anlamda bir cemaat olmakla mümkündür. Kişi cemaat potasında olgunlaştıkça toplumsal duyarlılığı gelişir.

Rasûlullah’ın inşa ettiği anlamdaki cemaat, kişisel kabiliyetleri, kazanımları sosyalleştirmek için vardır. Böylece kişi, hem kendi kalmak, hem de cemaat atmosferinde zenginleşmek, derinleşmek ve arınmak fırsatını yakalamış oluyor. Böyle bir cemaat ortamında kişinin kimliği, benliği eritilmiyor. Ortak bir ideal etrafında güçlendiriliyor ve güzelleştiriliyor. Ortak bir disiplin ile kişilik tamamlanıyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır eserinde, “Hepiniz, topluca/cemaat olarak Allah’ın ipine sarılın(Âl-i İmran, 3/103) ayetinin tefsirini yaparken şunları söyler: “Ben, kendi başıma, yalnızca dinimi imanımı koruyabilirim’ demek tehlikelidir. Kendi başına kalmak isteyen fertlerin, iman ve İslam üzere ahirete gidebilmesi şüphelidir. Fert, zorlama ve baskı altında her şeyini kaybedebilir. Toplum asit gibidir. Ferdi, kimliğinden sıyırıp kendine benzetir. Bundan kurtulmanın yolu, cemaat içinde kalmaktır.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, II/405)

Müslümanlar bir cemaate mensup olurlar fakat cemaatçi olamazlar, olmamalıdırlar. Cemaat, İslam’ı hayata hâkim kılmada bir araçtır, amaç değil. Biz, insanları bu araçla İslam’a çağırırız.  Asıl amaç, bir cemaat oluşturarak İslam’ı, bu cemaat içinde yaşamaktır. İslam’ı yaşamada cemaat; bir zarf, bir fanus, bir kale gibidir.

İşte böyle bir cemaat yapılanmasında yer alırken, inhisarcı ve bencil bir tavır sergileyemeyiz. Diğergam ve paylaşımcı olmak zorundayız. “Her şeyin iyisini biz yaparız veya bu işte biz olursak ancak sağlıklı sonuç elde ederiz. Ya da ancak bizim cemaatimizin hizmetleri hak ve doğrudur, bizim dışımızdakiler yanlış yoldadır” gibi bencil tavırlar ve inhisarcı anlayışlar, hem kendi içimizde, hem de diğer İslami hizmetlerdeki müslüman kardeşlerimizle ilişkilerimizde soğuk rüzgârlar estirir. Unutmayalım ki, Allah’a giden yol tek değildir. Amaç aynı fakat araçlar farklı olabilir. Hayat Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a giden yolların farklı olabileceği şöyle ifade buyrulur: “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi YOLLARIMIZA eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki, Allah, iyi davrananlarla beraberdir.” (Ankebut:29/69)

Ayette  “ سَبِيلَنَا/yolumuza” demiyor, “ سُبُلَنَا/yollarımıza” diyor. Bu ifade de gösteriyor ki, Allah’a giden meşru birçok yol vardır.  Bu yollardan, kendi ruh yapısına uygun olan bir yolu seçenler, başka kulvarları kullananlara tepeden bakamaz, haset ve kin duyamaz, inhisarcı bir tavır sergileyemez.

Bütün bu dediklerimiz olması gereken, ideal anlamda bir cemaat yapılanmasıdır. Acaba şu anda mevcut olan cemaat yapılanmaları böyle mi? Eleştirel olarak bu konuya da göz atmamız gerekiyor.   

Rasulullah (sav) ve dört halife döneminden sonra, kaybettiğimiz değerlerin başında eleştiri ve muhalefet kültürümüz gelmektedir. Eleştirmek, seçici davranmak demektir. Toptan kabul veya toptan red hastalığına düşmeden, iradesini ortaya koyarak doğruyu yanlıştan çekip çıkarmaktır. Hakkı batıldan, eleyerek ayrıştırmaktır. Vahiyden beslenen aklını devreye sokarak iradeli hareket etmektir. Çünkü eleştiri, bir irade kullanma sanatıdır. İradesini kullanan seçiyor demektir. Çünkü irade, seçme işini gerçekleştiren bir melekemizdir. Neyi seçiyorsanız eliyorsunuz demektir. Öyleyse eleştirmek, eleyerek almak demektir.

Akıl-irade ikilisini devreye koymazsak; “Sen beni izlemeye devam et. Ben pirizim sen de fişsin. Fişini benim pirize tak, benim gibi hareket et, benim gibi düşün, aklını, iradeni bende yok et” diyerek insanları tek tipleştirip sürüleştirenlerin konu mankeni haline geliriz.

Bir takım cahil çevrelerde “Şeyhim bana içki iç dese içerim, çünkü vardır bir hikmeti” şeklindeki sapmanın gerisinde, akıl ve iradeyi devre dışı bırakarak eleştiri yeteneğini kaybetmek yatmaktadır. Bu meleke kaybolunca da doğruyu yanlıştan eleyerek alma diye bir irade ortaya konamayacaktır.

Bugün birçok tarikat ve cemaatte “Söz dinle, teslim ol, itaat et” cümlesi sanki bir iman esasıymış gibi dillendirilir. Elbette bir söz, sonuna kadar dinlenmelidir. Fakat dinlenen her söz, teslim olunacak söz olmayabilir. Delilli bir şekilde söylenmiş ve karşı tarafı ikna etmişse, bu doğru söze şapka çıkarılmalı ve teslim olunmalıdır. Fakat “her ne söz olursa olsun; şeyh, hoca, lider veya üstad söylediği için dinlenmeli ve kayıtsız şartsız teslim olunmalı, o sözün sahibine itaat edilmeli” denilmek isteniyorsa, bu anlayış, Kur’an’a saygısızlıktır. Çünkü Kur’an, iddia sahiplerinden, iddialarını delillendirmelerini ister. Kendilerinden başka kimsenin cennete giremeyeceğini iddia eden Ehl-i Kitapla ilgili Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bir de “Yahudiler veya Hıristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek” dediler. Bu onların kendi kuruntularıdır. De ki: “Eğer iddianızda doğru iseniz, haydi kesin delilinizi getirin!” (Bakara:2/111)

Söz dinle, teslim ol, itaat et” sözü, müslümanlar arsında papalık ihdas etmektir. Bilindiği gibi Hıristiyanlıkta din adına söz söyleme ve kutsal kitabı yorumlama hakkı papanındır. Onlara göre papa, hata etmez ve yanılmaz. O ne söylerse dinlenilir, teslim olunur ve itaat edilir. Dün böyle idi, bugün de böyledir.

İslam’da, konumu ve ilmî derecesi ne olursa olsun, hiç kimsenin sözü mutlak doğru değildir. Çünkü insan hatadan uzak değildir. Peygamberimiz ve diğer peygamberler de “zelle” denilen hatalar işlemiştir. Bu hatalar onların derecesini düşürmez, insan olduklarının bir yansımasıdır. 

Öyleyse İslamî yapılanmalarda lider konumundaki kişiler “Ben ne söylüyorsam dinleyin, teslim olun, itaat edin ve beni kitleye taşıyın” diyorlarsa, bu anlayışlarını Kur’an, sünnet ve sahabe uygulamasının formatından geçirsinler.

İdeal cemaatte “Müslümanların işleri kendi aralarında istişare iledir(Şûrâ:42/38) ayeti gereği, istişare ile ortak akıl oluşturulur, müslümanlar da bu ortak akla göre idare edilirler.   

Şurayı noter gibi onay makamı olarak kullanan liderler, etraflarında tahkik ehli değil, taklit ehli görmek isterler. Kafası saltanata endeksli biri, farklı görüşlere tahammül edemeyecektir. Onun hazzettiği insanlar da taklit ehli olanlardır. Kafasını kiraya vermeyenler, onların hiç sevmediği insanlardır.  

Bütün bunlardan şu sonuca varmamız mümkündür: Her türlü istismar aşağılıktır, adicedir. Fakat istismarların en âdisi ve en alçağı; itaat, cemaat, beyat gibi dinî kavramları istismar ederek insanları kendine çağırmaktır. Kendilerinin ve yapılanmalarının, Nuh’un gemisi olduğunu, bu gemiye binmeyenlerin kurtuluşa eremeyeceğini söylerler. İnsanları; Allah’a ve Rasûlüne yani Kur’an’a ve Sünnete çağırmayıp kendini ya da cemaatini veya tarikatını onun yerine koyarak insanların kafasına girenler, bolca haşhâşî üretirler. Hipnozlanmış bu haşhâşîlere bu saatten sonra ayet ve hadis okumak bir mana ifade etmeyecektir. Çünkü onun “doğruları”, Fetö mensuplarında olduğu gibi “hoca efendinin ya da efendi hazretlerinin” dile getirdikleridir. Kargadan başka kuş tanımayan bu tiplere, hangi güzel kuşun tarifini yaparsanız yapın, o hep “karga”dan bahsedecektir. Çünkü o artık müzmin bir haşhâşîdir. Allah, insanımızı onların tuzağına düşmekten korusun.

Bugün İslamî cemaatlerin en büyük yanılgısı; seçime dayalı olan dört halife dönemi ile saltanata dayalı olan ondan sonraki dönemleri birbirinden ayırıp birinciyi överken kendi yaptıklarının saltanat döneminden daha katı bir liderlik olduğunu görmezden gelirler. Seçime giderek kamu hukukunu devreye sokmazlar. Aslında kamu, kendini idare edecekleri seçme hakkına sahiptir. Ama otoriter liderler seçime gitmeyerek Emevilerle başlayan kamu hukukunun gasbedilmesine katkı vermiş olurlar. Fakat sorarsanız “saltanata karşıyız” derler.

Bu liderlerin seçip oluşturdukları şuura da, sadece kendi kararlarının onay merciidir. Liderlerin ya da etrafındaki elitlerin görüşlerinin onay makamıdır, noteridir.

Liderleri lider yapan şey, cemaat mensuplarındaki körü körüne “gönüllü bağlılık” psikolojisidir. Bu bağlılık değil, “bağımlılık”tır. Mensuplar, bu “bağımlılık”tan gizli bir zevk alırlar ve liderler de bu bağımlılıktan sonuna kadar istifade ederler. Bu bir hastalık halidir. Hastalıklı toplumlar ise liderlerini tüm iyiliklerin kaynağı olarak görürler. Yücelttikleri liderler hakkında uydurdukları efsaneler ve menkıbeleri yaygın bir şekilde kullanırlar. Her türlü fedakârlığı yapmaktan çekinmeyen cemaat mensubu da, liderinin erişilmez bir dev olduğuna inanır. Böylece “gönüllü körlük” ile yapılan bu bağımlılık, koparılması imkânsız bir bağa dönüşür.

Gönüllü körlükle oluşturulan bu bağımlılık örgüsüyle örülmüş böyle bir cemaat yapısı içerisinde kendini ifade edenler, her söyleneni sorgulamadan kabul etmeyenler, âdabınca, erkânınca ve ahlakınca muhalif fikir geliştirenler, istenmez, dışlanır ve sonunda harcanarak cemaat dışına itilir. Bir nevi aforoz işlemi uygulanır. Yani lider ve yalakalarının oluşturduğu sultanın hâkim olduğu bir cemaat yapılanmasında, farklı görüşlere pek yer verilmez ve sahipleri harcanır. Böylece müslüman kişiliğin gelişeceği ideal cemaat gitmiş, yerine kimliklerin ve kişiliklerin kaybolduğu otoriter bir cemaat gelmiş demektir. Bugün cemaatlerin hali pür melâli maalesef budur. Fetö’den ders alarak aynaya bakıp kendilerine çeki düzen vermelidirler.

                                                       

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mehmet YILDIRIM 2018-02-13 17:01:55

Üstadım AKDENIZIN bati yakasindan unlemissiniz MURABITLARA yine(Fransadan).Biz dahi AKDENIZIN dogusunsan ses veriyoruz(Turkiye-Mersin).NOBETTEYIZ,TEYAKUZDAYIZ.AKDENIZI yine mazide olduğu gibi TURK GÖLÜ yapacaiz İNŞALLAH, Yetrki Vahdet olsun ama hemen olsun.Yarin çok olabilir.Selam ve DUA.Hürmetlerimle...!!!

Avatar
Bayram 2018-02-16 17:55:25

Musab amca yorumum yayınlaman için değil
Kasa kendini
Allah bilsin yeter
Bir de sen ve senin gibiler belki tarikat ve cemaatlerin bu memlekette çok sevildiğini anlamanız için