Hikâye, Anadolu’da bir dağ köyünde geçer…

Kırk yıllık evliydiler, çocukları olmamıştı. Adamın alkol düşkünü olması, eşini, bu dağ köyünde yalnızlaştırmış, eşi hanımefendi yıllar yılı süren sıkıntılı bir hayatı göğüslemek zorunda kalmıştı. Kadın, her şeye rağmen kocasına karşı görevlerini yerine getiriyor, dövse de, sövse de, içse de kocamdır, kaderimdir, sabretmeliyim diye düşünüyordu…

Kırk yılın sonunda adam, iyice ihtiyarlamış, içki ve sigaranın etkisiyle sanki çökmüş, boyu da küçük olduğundan, son aylarda yakalandığı hastalık ve verdiği kilolar nedeniyle adeta tükenmiş, köyde pek dostu bulunmayan bu adam için bazı köylüler, ‘ölse de kurtulsak’ demeye başlamıştı…

Kadın, yine de kocasına bakıyor, sağlığı için elinden geleni yapıyor, onun için ve kendisi için dua ediyordu…

Bir sabah, çorbasını içtikten sonra sendeleyerek evden çıkan adam, gece yarısı olmasına rağmen geri dönmedi. Ertesi gün, sabah ezanı okundu, yine yoktu. Kadın köyün dışına çıktı, kocasını aramaya başladı. Garip bir endişe ve korkuya kapıldı. Çoğu zaman gittiği söğüt ağacının yanındaki çeşme başında da yoktu. Tarlaları gezdi, ormanların içine baktı, yine göremedi, yine bulamadı kocasını; güneşin epeyce yükseldiği saatlerde, sessiz, çaresiz, bitkin bir halde eve döndü. Abdest aldı, öteden beri ihmal etmediği iki rekât kuşluk namazını kıldı, ellerini açıp dua etti...

Ter içinde kalmıştı, baygın bir şekilde uyudu.

Ertesi gün…

Öğleye doğru, kapıyı birisi yumrukluyordu. Hızla kalktı, kapıyı açtı, kocasıydı gelen... Sapsarıydı yüzü... Öksürüyor, göğsünü işaret ediyordu...

Kadın, düşmek üzere olan kocasını kucakladı, sedire yatırdı, çocuk gibi ağlıyordu adam, derin bir pişmanlık içindeydi, geçte olsa, hayatını boşa geçirdiğinin ve kapısına dayanan ölümün farkındaydı. İşaretle, biraz su istedi, konuşamıyordu, iki yudum içtikten sonra elleri yanda, sedire upuzun uzandı. Bir ara başını kaldırıp bir şeyler söylemek, hakkını helal et demek istedi ama söyleyemedi, tekrar başı yastığa düştü, kıpırdayamadı, başı sağ tarafa kaydı, ölmüştü. Gözleri açıktı. Kadın, kocasının açık kalan gözlerini eliyle kapadı, dün akşamdan beri, beklediği bir andı sanki… Bir müddet ağlayıp feryat etti. Sonra kalktı, evin içinde ileri geri yürüyüp ne yapacağını düşünmeye başladı…

Gözyaşlarını sildi. Yüzünü soğuk suyla iyice yıkayıp yemenini bağladı ve imamın evine vardı. İmam anlamıştı geliş nedenini… Çaresiz bir şekilde kadın, ‘Bizim ki az evvel…” dedi, arkasını getirmekte zorlandı sözlerinin…Emir büyük yerden…Camiye de gelmezdi ama ne yapalım…?” 

İmam: Başın sağ olsun! Ben salâsını veririm, ilan ederim, muhtar ve azalar ile nereye defnedileceğini konuş!” dedi. “Gömüleceği yeri senin belirlemen, onların da onaylaması lazım, bir konuş onlarla bakalım, cenazesine gelip gelmeyeceklerini bilemem…”

İmam, salâyı verdi. Bütün köy halkı ölüm haberini öğrenmişti. Kadın, muhtarın yanına gitmedi, imamın dışında kimse de kadının evine, taziye için, yardım için, destek için, gelmedi.

Kadın, yapayalnızdı evde... Kendisi ve ölü kocası...

Kırk yıllık evlilik serüveni geçti gözlerinin önünden kadının, rüzgâr gibi… İlk on yılı mutlu geçmişti evliliklerinin… O zaman şehirdeydiler, fabrikada çalışıyordu kocası, işten çıkarılınca, babadan kalma, üç dönüm bahçesi olan bu eve taşınmışlardı. Otuz yıldır bu köyde, bir iki inek, beş - on tavuk ve bahçeye diktikleri sebze ve yeşilliklerle geçimlerini sağlamaya çalışmışlardı. Çocukları olmamıştı, kocasının da kendisinin de akrabaları yoktu, kocasının içkisi yüzünden, köyde çevre edinememişlerdi.

‘Yalnız ve çileli bir hayat yaşadık hep’, diye geçirdi içinden. ‘Bu, eşime karşı son görevim olacak, ne pahasına olursa olsun, bu son görevi de yapmalıyım’ diye mırıldandı kendi kendine…

Hiç kimse destek vermese de, kocasını yıllarca sakladığı kefenle sarıp toprakla buluşturmalıydı… Eşini yıkadı, sandıkta saklı iki kefenden eşine ait olanı çıkarıp sardı, sarmaladı, kapının önünde bir lahza durdu, buz gibi bir hava vardı dışarıda, sonra sırtında eşi olduğu halde mezarlığa doğru yürümeye başladı.

Mezarlığa yaklaştığında, başta muhtar ve bazı köylüler yetiştiler ardından… Verilen salâdan öğrenmişlerdi adamın öldüğünü… Hışımla çıkıştılar kadına:

Onu, bizim mezarlığa gömdürmeyiz, hayatta kendisinden çok çektik, bundan sonra da ölülerimizin rahat uyumasını istiyoruz” dediler, “git nereye gömeceksen göm!”

Dizlerinin üzerine çöktü kadın... Hıçkıra hıçkıra ağladı. O esnada ölü de omzundan kaydı, yere düştü. Kadının gözleri beyaz kefene dikildi, öyle bakakaldı, hiç konuşmuyordu, sonra bağırmaya başladı tiz bir sesle, birden bağırmaya başladı, kendinden geçercesine, delice bağırıyordu…

Muhtar ve onunla gelenler, korkudan kaçtılar.

Derin bir nefes aldıktan sonra sağa sola baktı, kimsecikler yoktu. 

Tekrar kocasını sırtına aldı ve dağın yamacına doğru yürümeye başladı…

Ne kadar gitmişti, nereye gitmişti, bilmiyordu...

Ormanlık bir alanda büyük bir çam ağacı ve az ötede bir pınar gördü. Bu ağaç ve pınar, yerini bulmam için işaret olur diye düşündü. Kan ter içinde, yorgun ve bitkindi: ‘Adamcağızımı bu bölgeye gömebilirim, burada hiç kimse rahatsız olmaz’ diye düşündü. Bir çuval içine sarılı kazma ve küreği çıkarıp gömeceği yeri belirlemeye çalışırken, arka taraftan gelen ayak sesleri ve gürültü ile irkildi.  Bir çobandı gelen kişi: ‘Size yardıma hazırım, benden çekinmeyin’ dercesine bakıyordu kadına…  

Kadın, çobana her şeyi olduğu gibi anlattı. Issız dağ başında yapayalnız yaşayan bu garip çoban, kadının anlattıklarını tevekkülle dinledikten sonra başını salladı ve güven veren bir sesle şöyle dedi:

 -“Üzülme bacım! Allah rahmet eylesin, ben sana yardım ederim…”

 Bir mezar kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban, mezarın başına kocaman bir taş dikti ve ellerini açıp kısa bir dua yaptı. Kadın da duaya âmin dedi ve akabinde çevreden topladığı bir demet kır çiçeğini mezarın üzerine serpiştirdi.

Sonra… Gözleri uzaklara daldı kadının… Hiç konuşmadan, uzun uzun ufka baktı…

Derin bir nefes aldı, başı önde, mahzun bir vaziyette duran çobana teşekkür edip evin yolunu tuttu.

Eve geldiğinde, yorulduğunu hissetti, karanlık basmıştı, sabaha karşı ancak uyuyabildi…

Rüyasında, muhtarı, imamı, çobanı ve kocasını gördü… Muhtar bağırıyor, imam Kur’ân okuyor, çoban mezar kazıyor, kocası, sanki ölmemiş gibi gülümsüyordu…

Sabah güneşi, evlerin kiremitlerine altın sarısı ışıklarını saçarken, ağaçların dallarını kırarcasına sert esen rüzgâr ürkütücü sesler çıkarmaya başlamış, köyde gün başlamıştı… Köyün muhtarı, rüzgârın tesiri ile yalpalayarak imamın evine koşarak geldiğinde, kapıya kuvvetli darbelerle vurmaya başladı. Yatağından tedirginlikle fırlayan imam kapıyı açtı, karşısında muhtarı gördü, muhtar, telaş ve heyecan içinde bağırırcasına şöyle diyordu:

-“İmam efendi! İmam efendi! Dün gece rüyamda o serseri, berduş adamı gördüm! Hani cenazesini kabristana gömdürmediğimiz adamı! Cennetteydi, gülüyordu bana! Sana bile hakkımı helâl ettim diyordu! Ne manaya geliyor bu rüya?”

İmam da derin düşüncelere dalmıştı… Tebessüm etti…  Gir içeri, hele gir içeri” dedi. Çünkü o da benzer bir rüya görmüştü… İmama da Cennet’ten gülümsüyordu o adam… “Nasıl şey bu, bu rüya ne demek hocam?” diye soruyordu muhtar sürekli…

İmam, muhtarlık ve köy halkı olarak, yanlış yaptınız, dedi. Rüyaları ölen adamın lehine, hayra yorumladı… Daha sonra, birlikte, köy kahvesine çay içmeye gittiler. Yolda muhtar, Ne yaptık biz, ne yaptık biz!diye söylendi durdu… Birkaç kişi de,  cenaze namazını kılmadıkları adamı Cennet’te görmüşlerdi rüyalarında… Kadına gidip konuşmaya karar verdiler. Hem utanıyorlar, hem hayret ediyorlar, hem de korkuyorlardı...

Gittiler, çekinerek kapıyı vurdular…

Kadın, karşısında muhtar, imam ve köyden birkaç kişiyi görünce şaşırdı. Acaba niçin gelmişlerdi? Bir ara kapıyı suratlarına çarpıp kapatayım diye aklından geçirdi, sonra vazgeçti. Gelenler, özür diledi kadından, gördükleri rüyayı anlattılar. Kadın hislendi. Kocasını nereye gömdüğünü, neler yaptığını soran bu kişilere her şeyi anlattı, çobanın yardımından ve duasından bahsetti. Kadına, mezarı başına gidip dua etmek ve çobanla da tanışmak istediklerini söylediler.

Beraber yola çıktılar…

Yol boyunca, o çobanın evliyadan olabileceğini, hatta Hızır olabileceğinden söz ettiler; adamın da esasında temiz kalpli iyi bir insan olduğundan bahsederek, defnedildiği yere vardılar. Bir Fatiha okuduktan sonra, çobanın kulübesinin bulunduğu yere yöneldiler.

Çobanı, kulübesinin yakınında sürüsünü otlatırken buldular. Çoban; hayırdır inşallah’ deyip gelenleri buyur etti. Onlara süt ikramında bulundu. Muhtar ve imam gördükleri rüyayı anlattılar ve çobana cenazeyi nasıl defnettiğini ve en önemlisi nasıl bir dua yaptığını anlatmasını istediler. Çoban, saf ve temiz yürekliydi, anlatılanlardan pek bir şey anlamamıştı. Cenazeyi nasıl gömdükleri sorusunu içtenlikle cevapladıktan sonra, dedi ki:

 -“Ben garip bir kulum, gömdükten sonra başucunda durdum ve Allah’a dua ettim. Sadece bu, başka bir şey değil!”  

  “Peki, nasıl bir dua yaptın?” diye, tekrar soran adamlara, başı önde, kadife gibi bir sesle, şu yanıtı verdi: 

“Allah’ım! Ben dağda koyunlarımı otlatırken senin misafirlerin gelir, ben onları ağırlarım,  Tanrı misafiridir diye onları yedirir, içiririm. Senin selamınla gelen o misafirlerle azığımı paylaşır, onlara süt ikram ederim, kimseyi boş çevirmem! Şimdi ben de bir garip kulu, benim bir misafirimi sana yolluyorum, onu da sen ağırla!”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
girdap 12 ay önce

eee.yaptıkları,isyanları,günahları....israailiyat.

Avatar
Alişeker 12 ay önce

kimseyi küçük görme kendimizi hesaba çekelim

Avatar
alperen 12 ay önce

girdap kardeş bunula amel et diyen yok