Devasız Dertler de Varmış    
 
Değerli okuyucu, Dostum “Bir Bilen” ile yaptığımız önceki sohbetimizde o bana bir ev ödevi vermişti. Bu gün yine buluştuk ve ben ev ödevimi ona okurken sizinle de paylaşmak istedim. 
 
“Sevgili Dostum, hayatta bazı dertleri zevk edinmek gerekirmiş. Yeter ki dertlerimiz, çaresiz dertlerden olmasın. Meselâ, bazı dertler varmış ki, onların asla devası yokmuş; duygusuzluk, kabalık gibi. Şair bu gerçeği şu dizelerle ne güzel dillendirmiş değil mi?
 
Duygusuz olmak kadar dünyâda lâkin derd yok;
Öyle salgınmış ki mel'un: Kurtulan bir ferd yok!
Kendi sağlam... Hissi ölmüş, rûhu ölmüş milletin!
Rabbim bizleri devası olmayan duygusuzluk derdinden muhafaza buyursun..  
 
Yine bazı dertler varmış ki, onlara da çare aramaya gerek yokmuş. Onlarla hemhal olmak gerekirmiş. Bir tabibe gidip ona çare aramak beyhude bir gayretmiş. Bu bağlamda yıllar önce şair ne güzel söylemiş:
 
El çek tabip el çek sinem üstünden
Sen benim derdimi bilebilmezsin
Yarem yürektendir yoktur ilacın
Sen benim yaremi sarabilmezsin…
 
Okyanuslar Gibi miyiz?
 
Sevgili Dost, bana öyle geliyor ki, bizler okyanuslar gibiyiz; bazen tıpkı bir hasır gibi masmavi bir görünüm arzederiz; bazen de içimiz içimize sığmaz, dev dalgalar, tsunamiler kopar içimizde. İşte böylesi anlarımızda sizin gibi sırdaşlara ihtiyaç duyarız. Negatif enerjimizi boşaltır, sulh ve sükûna kavuşuruz. 
 
Kaliforniya Üniversitesi’nden,  Prof. Charles Alexander (1967) diyor ki:
    
“Kişi, hayatında üç ya da dört yakın iletişim kurduğu (dosta) sahipse, mutlu ve sağlıklı olur. Toplumu oluşturan bireylerin her biri de, hayatlarının her döneminde üç ya da dört kişiyle yakın iletişim kurmuş ve geliştirmişse, o toplum da sağlıklı bir toplumdur.”(1)  
 
Dertsiz Dünya Kaf Dağının Ardında mı?
 
Biz insanoğulları, her zaman dertsiz, güllük gülistanlık bir dünya aramışız. 17. Yüzyılda “Akıl Çağı”nı, 18. asırda “Aydınlanma Çağı”nı ve 19. Yüzyılda da “İdeolojiler Çağı”nı yaşamışız. Bazılarına göre de, 1940’lardan bu yana “postmodern dönem”i yaşıyoruz. Güya yeniliklere açığız, gelenekçiliğe, doğmalara, normatif kurallara yüz vermiyoruz. Ve böylece arzu ettiğimiz mutlu bir hayatı, dertsiz bir dünyayı bulacağımızı zannediyoruz. 
 
Prof. Dr. M. Merter, bu çağın resmini şöyle çiziyor: 
 
 “İnsanlık, tarihin hiçbir döneminde bu kadar refah ve güven verici bir dünyada yaşamamıştır, ama paradoks olarak gittikçe artan oranlarda bir genel kaygı yaşıyor. Ömür uzadı, birçok hastalıklara çare bulundu, kaza sonrası âcil ve yoğun bakım en üst düzeyde, gelecek her türlü sigorta ve sosyal güvenlik kurumları ile garanti altında ama “altın çağını” yaşaması gereken özellikle gelişmiş batı toplumları gençliği, depresyon, kaygı rahatsızlıklarından muzdarip, intiharlar had safhada……..” diyor ve devam ediyor:
 
“İnsan-Tanrı ilişkisi kesilmiş, insan-kendi kendisi, aslı, özü ilişkisi kopmuş, insan-insan ilişkileri yüzeyselleşmiş ve insan madde/eşya/tabiat ilişkileri akıl almaz boyutlarda tahripkâr hâle gelmiş. Bile bile, göz göre göre, dünyayı yakıp kül ediyor ve şu hassas, mavi gezegeni mahvediyoruz.
 
İnsan aslında Tanrı’yı oynuyor, tabiat üzerine hüküm kazandıkça, mağrur bir eda ile zaferini haykırıyor. Ama ne trajik zafer! Tam bir Pirus zaferi, ilâhi komedi. Titanik yola çıkmadan, “bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” diyen teknisyen gibi, nice Titanikler batmış olmasına rağmen halâ ders almıyor, kâbustan uyanmıyoruz. İlkel bir açgözlülük saplantısı ile kabirlerimize girene kadar bu oyunu bitip tükeninceye kadar oynuyoruz. Takılıp kaldığımız ontolojik konumda, nefs katında, âdeta boğuluyoruz, daralıyoruz, nefes alamıyoruz, panik atakları yaşıyoruz ama halâ başımızı kaldırıp bulutlar arasında kâh görünen, kâh kaybolan mehtaba bakmıyoruz. 

Ümitle koştuğumuz Her Yer Serap
 
Anlaşılıyor ki, bizler dertlerden kurtulmak, mutlu olabilmek için yanlış adreslere başvuruyoruz.  Bu bağlamda size, Aslen Musevi olan Joshua  Loth  Liebman’ ın “Kalb Huzuru” adlı kitabının önsözündeki bir bölümü okumak isterim.
 
Yazar, hayatta olmazsa olmazların listesini şöyle sıralıyor: “Sıhhat, sevgi, güzellik, yetenek, kudret, zenginlik, şöhret…….”
 
    Ve kendince mükemmel kabul ettiği bu listeyi kendisine model olarak seçtiği yaşlı bir zata (koça) götürüyor.  
“işte” diyor. “Bu dünyanın bütün varlıklarını gösteren bir liste yaptım. Bir insan, bütün bunlara sahip olabilirse bir mabud gibi olur.”
 
Bilge adam, birkaç kez listeyi gözden geçirir ve:    
 
    -  Mükemmel liste doğrusu!” der. “ Tasnif güzel, makul de sıralanmış, şu kadar var ki genç dostum, galiba en mühim unsuru dışarıda bırakmışsın. Onu unutmuş olmalısın. Onsuz bütün varlıklar, mallar, mülkler çirkin bir azap ve senin bütün listen çekilmez bir yük olur” dedikten sonra listeye baştanbaşa elindeki kalemle çarpı atar, sonra da üç kelime yazar:
 
“peace of mind”.  Bu, “kalb huzuru” demekti… 
 
     Ve sonra da der ki:
 
(…) Birçok, insan bu nimeti hiç göremezler, bazıları, bütün hayatları müddetince, evet, ta  iyice ihtiyar oluncaya kadar bu nimetin geleceği saati beklerler. Kalp huzurunu, ne Milton’un: “ Ulvi ruhun son hastalığı” diye vasıflandırdığı şöhretin, ne de parmaklarımızın arasından cıva gibi kayıp giden servetin  peşinden hızla koşmak suretiyle bulabiliriz”  
(Onu bulmak için) aklı  başında filozofların, bilge kişilerin, peygamberlerin arayışları  içinde gezinmek gerekir. (…)
 
Yunan filozofu Empedocles, bir yanar dağın tepesinde kendi kendine konuşurken, aşağıdaki mustarip dünyaya bakıyor, insan kederlerini tahlil ediyor, bütün zihni ve hissi yeteneklerini bu meselenin çözümüne hasrediyor ve: “İnsan huzursuzluk veren  kaderini kendi yaratmıştır,” kanaatine varıyor. Sonra da, sükûnetle diyor ki: 
 
“ İç huzuru istiyoruz, ama iç  tarafa bakmağa razı değiliz!…”
 
“Sevgili Dostum, bana bir ev ödevi verdin, ben de gittim intihal (hırsızlık) yaptım. Çeşitli kitaplardan kopya çektim. Sohbetin bu noktasında ünlü felsefecimiz Filibeli Ahmet Hilmi’nin,(1865-1914)  “Amak-ı Hayal” adlı eserinden de bir bölümü okusam dinleme lütfunda bulunur musunuz bu fakiri?” dedim.
 
“Bir Bilen” dostum, “evet” dercesine tebessüm ederek başını salladı. Ben konuya devam ettim. Dilerseniz sohbetimizin devamını gelecek yazımızda okuyalım.
 
Ama isterim ki, şu iki cümle aklımızda kalsın:
 
“Kalp huzurunu bulmak için, aklı  başında filozofların, bilge kişilerin, peygamberlerin arayışları  içinde gezinmek gerekir..”
 
“ İç huzuru istiyoruz, ama iç  tarafa bakmağa razı değiliz!…”
 
 Selam ve sağlıkla hoşça kalınız..
 
(1) (Zik.Yer: D. Cüceloğlu, İnsan insana, S.132)
 
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol