Almanların ‘imam’ ve ‘cami’ problemini
Türkiye uzunca bir süredir basın özgürlüğü tartışmasının merkezinde. Erdoğan’ın kendisine çok ağır bir biçimde hakaret eden Jan Böhmermann’ın yediği halt bile basın ve düşünce özgürlüğü kapsamına alınarak savunulabildi. Alman yasalarına dayanılarak yapılan suç duyurusunu skandal olarak görenler, Merkel’den Erdoğan’a açık kapı bırakan yasayı değiştirmesini istediler. İngiltere’de Erdoğan’a hakaret eden şiir müsabakaları düzenlendi. Charlie Hebdo’nun kapağında korkunç ötesi bir Merkel-Erdoğan karikatürü yayınlandı ve bütün bunların basın özgürlüğü kapsamında yer aldığına inanmamız beklendi.

Oysa basın özgürlüğünün ilham kaynağı, sadece gazetecilerin değil bütün insanların sahip olduğu düşünce ve vicdan özgürlüğüdür. Gelgelelim bir insana ya da devlet başkanına son derece galiz biçimde küfredenleri basın özgürlüğü şemsiyesi altına alan Batılı liberal demokrasiler, sıradan insanların düşünce ve inanç özgürlüğü konusunda sınıfta kalmaya doyamıyor.


Son örneği nisan sonundan itibaren bazı Alman yayınlarında ve siyasal parti mensuplarında gözlemlenen cami ve imam karşıtlığı.

Hıristiyan Sosyal Demokratik Birlik Partisi Milletvekili Alexander Radwan kısa süre önce Almanya’daki camilerin yabancı finansörler tarafından desteklenmesinin engellenmesi için Müslümanlara “cami vergisinin” konulması gerektiğini kaydetmişti.


Radwan’ın tam olarak ne demek istediğini ele veren ise 1 Mayıs 2016’da Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung’da Karen Krüger imzasıyla yayınlanan yazı oldu. “Türk İmamların Problemli İslam Anlayışı” başlığını taşıyan makalede Türkiye’den ithal edilen 970 imamın Türk Devleti’nin Almanya’daki uzun kolu olduğu iddia ediliyordu. Söz konusu iddia ise referansını, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olan Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin Almanya’da yaşayan ve oy verme sıfatını haiz olan Türkleri “konsolosluklara giderek oy vermeye teşvik ettiği” gerekçesinden alıyor.

Sizce de garip değil mi? Seçimlere katılım demokratik toplumsallaşma sürecinin olmazsa olmazı iken, DİTİB’in suçlandığı şey tam da bu.

Bir topluluğun demokratik süreçlere katılmasından şikâyet edenlerin bir daha “entegrasyon” bahsini ağızlarına alamamaları gerekir. Ama alıyorlar. “İmamların Alman Anayasası’na aykırı vaazlar vermedikleri doğru” diyen ve söz konusu imamların dini anlayışlarının “liberal” olarak bilindiğini de ifade eden Krüger, ortada herhangi bir suç ve sorun olmadığını itiraf etmiş etmesine, ama hüküm değişmiyor: “Bu imamlar genç kuşakta entegrasyonu engelleyici rol oynuyor.” “Almanya’da görevlendirilmeden önce belki bir kere Mekke’ye gönderilmiş oluyorlar” mesela! “Almanca’yı akıcı konuşamıyorlar”, “Almanya’da pek de bir yer bilmiyorlar”, “fazla geleneksel”ler, özellikle hem katı hem gelenekselci olanları “kötü güçler”, “Türk milliyetçisi” ve “Kuran’ın ayetlerini tarihi anlamından çıkarıp yeniden yorumlamaya hazır değiller”. Şu cümleler de özellikle ilginç: “Entelektüel bir imam bu gençlere destek verse bile onların da toplumda bir karşılığı yok. Bu yüzden çoğu genç Müslüman, cemaatlerinden ayrılıp Selefiliğe yöneliyor.”

İmamların “gelenekselciliğinden” şikâyet edip Selefiliğe bağlanmak ciddi bir mantık sapması ve yazıyı yazanın hiç din bilmediği belli. Öte yandan dur durak bilmeden “IŞİD reddiyeleri” vâzeden ve İslam toplulukları için hemen her yerde Ahmet Yesevi referanslarıyla örgün Anadolu Müslümanlığının perspektifini aşılamaya çalışan Diyanet’i bundan daha yanlış anlamak mümkün olamazdı herhalde. Her şey bir yana sırf kafasını açıp içini kurcalayamıyorsunuz ve ne düşündüğünü belirleyemiyorsunuz diye Türk imamları problematize etmek, fazlasıyla problemli değil mi?
Bitmedi.


Hıristiyan Birlik Partileri Grup Başkanı Volker Kauder, geçtiğimiz gün camilerin devlet tarafından gözetim altına alınmasını talep etti. Kauder, bazı camilerde “Alman devlet anlayışına uymayan” vaazların verildiğini öne sürdü. Dikkat edin, Alman yasalarına değil, Alman devlet anlayışına.

Hemen aynı günlerde Almanya İçin Alternatif Partisi’nden Frauke Petry ise minarelere karşı çıkan bir açıklama yaptı. Rheinische Post Gazetesi’nde yer alan açıklamada, sıkı durun, “minarelerin İslam’ın, Anayasa’ya aykırılık içeren bir hükümdarlık talebinin işareti” olduğu iddia edildi. Petry, minarelerden sonra meseleyi Müslümanlar Merkez Konseyi’ne kadar genişletti: “Müslüman dernekler, entegrasyonun önünde bir engel teşkil ediyor.”


“Asimilasyon” demek istediğini ise hepimiz anladık. 

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
VATANDAŞ 8 ay önce

bi̇ri̇leri̇ni̇n bebek kati̇li̇ dedi̇ği̇ öcalan bi̇ze geleceği̇ gösterdi̇. di̇yen kadin deği̇lmi̇ o