Prof. Dr. Ahmet Yaman'ın Ekonomi'ye dair yazısı nasıl çarpıtıldı?

Prof. Dr. Ahmet Yaman'ın Diyanet Dergisinde çıkan "Ekonomi ve Değer" başlıklı akademik yazısını anlamaktan yoksun sol medya, ideolojik takıntıyla içeriği yorumlayınca yazı büsbütün bağlamından koptu

Prof. Dr. Ahmet Yaman'ın Ekonomi'ye dair yazısı nasıl çarpıtıldı?

Prof. Dr. Ahmet Yaman'ın Diyanet Dergisinde çıkan "Ekonomi ve Değer" başlıklı akademik yazısını anlamaktan yoksun sol medya, ideolojik takıntıyla içeriği yorumlayınca yazı büsbütün bağlamından koptu

22 Aralık 2017 Cuma 00:15
Prof. Dr. Ahmet Yaman'ın Ekonomi'ye dair yazısı nasıl çarpıtıldı?
banner283

Laikçi sol medya, Prof. Dr. Ahmet Yaman'ın katılım bankalarına dair önerileri ve ekonominin halkın inançlarından kopuk olamayacağına dair tarihi örneklerle geliştirdiği "Ekonomi ve Değer" yazısından oldukça rahatsız oldu.

Faizci sisteme kendini adamış Sözcü Gazetesi'nin Diyanet aleyhtarı muhabirinin yalan yanlış bilgilerle çarpıtarak manşetlediği yazı, her zaman olduğu gibi belli aralıklarla sol medyanın manşetlerini süsledi. Bağlamından koparılarak gündeme alınan bu yazıyı en son Sözcü yazarı Ege Cansen köşesine taşıdı.

Prof. Dr. Ahmet Yaman'ın yazısını okumak yerine faizci medyanın yayınlarından esinlendiği belli olan Cansen, yazıyı irdeleyeyim derken adeta kendi zihniyetini ortaya koydu. Cansen'e göre Ahmet Yaman güya şöyle demiş:  "Türkiye'nin iktisaden geri kalmasının sebebi ülkede “halkın inanç ve değerlerine” uygun bir İslami iktisadi nizamın hâkim kılınmamasıdır”  "Ayrıca bu sektör çalışanları Diyanet tarafından eğitilmelidir”. Oysa Yaman, bu meyanda ifadeler kullanmadığı gibi yazısında Diyanet'in adını dahi anmamıştı.

Yaman, Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi olarak olaya akademik boyutla yaklaşmış, Cansen ve dikkate aldığı faizci medya gibi ideolojik yaklaşımdan öte bir bilim insanı duyarlılığıyla konuyu ele almıştı. 

Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ahmet Yaman'ın tahrif edilen o yazısı:

İnsanlık tarihi boyunca gönderilen peygamberlerin temel mesajları arasında, pazar güvenliğinin sağlanması, sömürünün engellenmesi, haksız kazancın yasaklanması ve sermayenin belli ellerde temerküzüne sıcak bakılmaması daima olagelmiştir. Son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslam dini de adalet, hakkaniyet, paylaşım, diğerkâmlık, helal kazanç ve onurlu yaşam esaslı bir iktisadi yapı öngörmüştür. Ticaretin ve üretimin önemine, sermayenin sorumluluğuna, el emeği ve alın terinin değerine, istihdamın teşvikine vurgu yapan İslam, hiç kimsenin haksızlığa uğramayacağı bir ekonomik sistem tasavvuruna sahiptir.

Bu tasavvurun temel parametreleri şunlardır:

1. Özel mülkiyet koruma altına alınmış; dinî, hukuki, ahlaki ve resmî sınırlamalar dışında kişinin kendi mülkünde tasarruf hürriyeti olduğu belirtilmiştir.

2. Bir ekonomik değer olan “mal”ın korunması; hayat, din, nesil ve aklı korumakla birlikte sistemin beş asli hedefinden biri olarak ilan edilmiştir.

3. İnsan, sadece ekonomik saiklerle hareket eden bir “homo economicus” değildir. Dünyayı, yaratılış değerleri istikametinde imar etme emanetini yüklenmiş, toplumsal sorumluluk bilincine ve çevre duyarlılığına sahip, bedeni yanında ruhu da olan eşref-i mahlukat olarak nitelendirilmiştir.

4. Risksiz veya emeksiz kazanç değerli değildir.

5. Böyle değersiz kazançların en başta gelen şekli olan faiz, haramdır.

6. Sermayeyi yastık altında bulundurmak doğru değildir. Yatırıma konu olmayan sermayeye zekât sorumluluğu yüklenir.

7. Sahibi tarafından değerlendirilmeyen tarım arazileri üzerinde devlet bir takım tedbirler alabilir.

8. Mal ve sermayenin belli ellerde toplanması engellenir.

9. Sınıf oluşumuna ve çatışmasına fırsat verilmez.

10. Zenginlik değil, sömürü, cimrilik ve bencillik kınanmıştır.

11. Mal ve sermayeyi tedbirsizce harcama da engellenir; böyle kişiler hukuki ve malî işlemler açısından hacr altına alınırlar yani kısıtlanırlar.

12. Tekel, karaborsa ve stokçulukla mücadele edilir.

13. Gereksiz harcama ve yatırım, israf kabul edilir. İsrafın her türlüsü gayrı meşrudur.

14. Malların, ekonomik değerlerin ve piyasa endekslerinin ölçümlerinde/tartımlarında yapılan hile ve spekülasyona cezai yaptırım uygulanır.

15. Sosyal adaleti sağlamak hem bireylerin hem devletin görevidir. 

16. İki tarafın olduğu her işlem ya da hukuki tasarruf, karşılıklı rıza esasına dayanır.

17. Borç ilişkilerinin kayda alınması tavsiye edilmiş; böylece bir anlamda kayıt dışılığın tasvip edilmediği mesajı verilmiştir.

18. Kanaat en büyük hazinedir.

Kişisel ekonomik davranışların ve toplumsal iktisadi kalkınmanın din ve değerden bağımsız olduğu söylenemez. Ekonomik hayat, ne fizyokratların öngördüğü gibi sanal bir “tabii düzen”den hareketle veya ne de Adam Smith'in iddia ettiği gibi içgüdüleriyle davranan bir “homo economicus” psikolojisiyle sadece rasyonel temeller üzerinde oluşturulabilir.

Değer yüklü olarak dünyaya gelen ve zaman zaman bu fıtratı doğrultusunda peygamberler tarafından tekrar formatlanan insanoğlu, normal şartlarda vicdanıyla çelişen ve aklıyla örtüşmeyen bir girişimde bulunmaz. Dolayısıyla değer dünyasından, bir başka ifadeyle vicdan ve akıldan onay almayan bir ekonomik girişim ya hiç gündeme gelmez ya da sürdürülebilir olamaz. Bu bakımdan kamu otoriteleri, toplumlarının inanç ve ahlak dokusuyla uyumlu bir ekonomik sistem ile kalkınmayı daha çabuk ve kolay sağlayacaklarını düşünürler. Max Weber’in (ö. 1920) sermaye birikimi ve hareketliliği anlamındaki kapitalizm ile (vahşi kapitalizm değil), protestan ahlakı arasında kurduğu ilişki bu tespitin bir başka dille ifadesidir.

“Max Weber, XIX. yüzyıl sonlarında Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da Kapitalizmin gelişmesinin sebepleri üzerinde araştırmalar yapmıştır. Ve şu tezi ileri sürmüştür: Kapitalizm, daha çok Protestanlığın yaygın olduğu toplumlarda gelişmiştir. Protestan ahlakı, Kapitalizmin gelişmesini etkileyen en önemli faktördür. Protestanlık ve onun kolları ve Calvinizm ve Püritanizm rasyonalizme, teşebbüse, tasarrufa, dünyada çok çalışıp başarılı olmaya çok önem vermektedir. Dünyadaki bu başarılar ahirette ödüllendirilecektir. Bu faktör ve zihniyet Kapitalizmin ve sanayileşmenin o toplumlarda gelişmesinin temelini teşkil eder. Yani, iktisadi gelişmenin ve servetin temelinde din ve zihniyet yatmaktadır. Bu toplumlardaki iktisadî davranışları ve sosyal değişmeyi şekillendiren de bu zihniyet meselesidir.” (Beşir Atalay, “İktisadi Kalkınmada Geleneksel Değerlerin Yeri: Japonya Örneği”, İktisadi Kalkınma ve İslam, İstanbul 1987, s. 71.)

Max Weber’den itibaren ekonomik kalkınma ve din ilişkisi bilimsel bir problematik olarak ele alına gelmiştir. Bu konuda Batı’da 1940’lardan bu yana çok sayıda sempozyum ve kongre yapılmıştır. Bordeaux'da 25-29 Haziran 1956 tarihinde· düzenlenmiş bulunan sempozyumun temel konularından birisi İslam ile ekonomik problemlerin ilişkisi olmuştur. 1963 yılında akdedilen V. Milletlerarası Sosyoloji Kongresi de tamamen din ve ekonomi ilişkisine ayrılmış,  dinle ekonomik faaliyetler ve özellikle toplumsal ve ekonomik kalkınma problemi arasındaki ilişkilerin ortaya çıkarılmasına çalışılmıştır. (Bk. Ünver Günay, “İktisadi Ahlak ve Din”, Atatürk Ü. İlahiyat F. Dergisi, sy.7 (1986), s. 109-110.)

Ekonomik gelişmenin, toplumsal inanç ve değerlere saygılı olmak ile doğru orantılı olduğunu gösteren çağdaş bir örnek Japonya’dır. Sanayileşmeye Batı’dan çok sonra başladığı, ikinci Dünya Savaşı’nda ağır bir mağlubiyet aldığı halde Japonya’nın bugün dünyanın ilk birkaç ekonomisi içinde yer alması, birçok uzman tarafından geleneksel Japon kültürünün motivasyonuyla izah edilmektedir.  Zira “XIX. yüzyıl sonlarında sanayileşmeye başladığından itibaren Japonya'da geleneksel değer, inanç ve motiflerin kalkınmada büyük rol oynadığı, yöneticilerin bu değerleri ısrarla korumaya çalıştığı ve hatta kalkınmada itici dinamikler olarak kullandığı, fertlerin bunlarla motive edildiği ve toplumun çözülmesinin de bu şekilde önlendiği ısrarla vurgulanmaktadır.” (Beşir Atalay, agm. s. 72.)

Şu halde toplumsal dinamiklerden, iktisadî faaliyetin yapılacağı yerdeki inanç ve değer dizgesinden bağımsız bir ekonomik başarıdan söz edilmesi çok zordur. Katı ideolojik saplantılar ve kendi değerlerine yabancılaşma saikiyle ülkemizde bu gerçek, uzun yıllar görmezden gelinmiştir. Halkımızın inanç ve ahlak değerleriyle uyumlu olmasına özen gösterilmeyen bir piyasa oluşturulmuş ve para-finans sistemi kurulmuştur. Hal böyle olunca dinî duyarlılıkları baskın olan kişiler, ekonomik değerlerini piyasaya arz etmekten geri durmuş, birçok kişi meşruiyet kaygısıyla yatırım yapmaktan korkmuş, bunların doğrudan ya da dolaylı etkisiyle faiz oranları anormal yükselmiş, maliyetler artmış, kayıt dışılık hâkim olmuş, büyüme yavaşlamış, millî gelir istenen ölçüde yükselmemiş ve daha birçok olumsuz sonuç ortaya çıkmıştır.

Bugün geldiğimiz nokta, bu açıdan fevkalade önemlidir. Dünyada birçok gelişmiş Batı ekonomisinde kamusal desteklerle on yıllardır var olan faizsiz finans piyasaları ve araçlarının artık ülkemizde devlet girişimiyle de vücut buluyor olması, heyecan vericidir. 

Bu bağlamda kamunun özen göstermesi gereken birkaç hususa işaret etmek yerinde olacaktır:

Öncelikle katılım bankalarının kuruluş sermayesinin İslami kurallara göre temiz ve helâl olması gerekmektedir. Bir başka ifadeyle kuruluş sermayesi, kamunun faiz dışı meşru gelirlerinden temin edilmelidir. Bir diğer önemli nokta, sektörel faaliyetlerin dinî-şeri denetime tâbi olmasıdır. Bunun için yetkin fıkıh uzmanlarından oluşan bir kurulun teşkil edilip altın bankacılığı dâhil bütün bankacılık ürünleri, finansman ürünleri ve kart işlemlerinin bu kurulun onay ve denetimine sunulması sağlanmalıdır. Son bir husus da hizmet içi eğitimdir. Katılım sektöründe bulunan genel müdürden şube çalışanına kadar her düzeydeki görevlinin katılım bankacılığının felsefesi ve uyması gereken fıkıh kuralları açısından periyodik olarak bilgilendirilmesi, muhtemel yanlışlıkları ve aksamaları azaltacaktır.

Kaynak: Dinihaberler.com / Özel Haber

Son Güncelleme: 22.12.2017 01:19
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
uyanalım 2017-12-22 09:37:01

istikbalimizin önündeki en büyük engellerden birisi de kendini çağdaş ve aydın olarak niteleyen ama bağnazlığının farkında olmayan kemalist-laik-ateist kesimin iktidarı elde tutmak çabasıdır. pkklı reziller bu ülke için ne ise bu bağnaz kesimin de onlardan farkı yok...

Avatar
abreg 2017-12-22 07:41:34

ağzına sağlık hocam birde din görevlileri bu faizi bir bıraksalar adam mihrap adamı utan madan sıkılmadan bankalardan faiz alıyor