Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluş gayesi, bu toplumda İslam’ın yeniden ihyası ve inşası değildir. Cumhuriyeti kuran irade, “Dini kontrol altında tutmak ve ibadethaneleri idare etmek ve toplumdaki dinî heyecanı da Diyanet İşleri Başkanı veya yetkili kurullarının görüş ve kararına işaret ederek; “Dinde en yetkili kurumun dediğidir doğru ve bağlayıcı olan” diyerek bastırmak için” kurmuştur. Yıllarca da bu misyonunu -hâkim seküler otoritenin sultasından kurtulamadığı için hakkını vererek- yerine getirmiştir. 2002’de Ak Parti iktidara geldikten sonra, iktidardakilerin inançları doğrultusunda evirilmiştir. Ali Bardakoğlu ve Mehmet Görmez’in başkanlıkları döneminde de kendisi için tanımlanan görev alanını da aşarak İslam lehine sadra şifa birçok alanda hizmet üretmiştir. Daha önceki Başkanların en büyük şansızlığı, İslam yanlısı böyle bir iktidarla çalışmamış olmalarıdır. Diyaneti, Tapu Kadastrosu Genel Müdürlüğünden farksız gören siyasilere muhatap olmalarıdır.

Ama şu bir gerçek ki, hiç bir dönemde Diyanet İşleri başkanlığı, iktidarlardan bağımsız, özerk bir kurum olamamıştır. Sadece müdahale oranları farklı olmuştur. Son “Kutlu Doğum” uygulamasına yapılan müdahaleye kadar Mehmet Görmez işi iyi götürmüştü. Reis’ten başkasını pek kaale almamıştı. Siyasi iradenin “Kutlu doğum kaldırılsın, Mevlid kandili ile birleştirilsin” kararına rağmen Başkan, Müftülerini ve Din İşleri Yüksek Kurulunu toplayarak “Kutlu Doğum haftası olarak değil Siyer haftası olarak kutlanacak” şeklinde aldığı kararla, özerk bir duruş sergilemişti. Ama “Sen misin bunu yapan?” edasıyla yapılan siyasi irade müdahalesiyle, diyanetteki son durumları hep beraber yaşadık.

Bu son duruma -özellikle Mehmet Görmez’in gidişine- en çok sevinenler, başta Cübbeli olmak üzere bilumum bidat ve hurafeciler, TGRT’ciler ve Fetöcüler olmuştur.

Pekiyi, Ak Partinin iktidarı döneminde başkanlık yapan Ali Bardakoğlu ve Mehmet Görmez dönemlerinde yanlış yapılmadı mı? Yanlışsız bir icraat düşünülemez. İnsanın olduğu yerde bir takım yanlış ve eksiklerin olması, kaçınılmazdır. Sayın başkanların yaptıkları ümmetin menfaatine olan icraatlarını takdir ediyor ve Rabbimizin, niyetlerine göre ecirlerini vermesini niyaz ediyoruz. Fakat yapılan yanlışları da görmek ve bundan sonra gelecek Başkanların bu hataya düşmemelerini beklemek de vatandaş olarak bizim en tabii hakkımızdır.

Diyanet teşkilatı son döneme kadar halktan kopuk, âdeta “Bu dinin tek sorumlusu benim, bünyemdeki hocaların dedikleri önemlidir ve anlamlıdır, onun dışındakiler bir değer ifade etmez” havasında idi. STK’lara sırtı dönüktü. Kutlu doğum programlarını STK’lar ayrı yapar, Diyanet ayrı yapardı. Diyanet kimseyi karıştırmazdı. Hem de en şatafatlı salonlarda yaptığı halde katılım çok düşük olur, sinek avlarlardı. STK’ların yaptığı Kutlu doğum programları ise en mütevazı mekânlarda yapılır ama salonlar dolup taşardı. Mehmet Görmez, Kutlu doğum haftalarının, sivil toplum kuruluşları ile ortak kutlanmasıyla ilgili müftülüklere genelge gönderene kadar bu durum hep böyle gitti. Bazı müftülükler kibirlerine yediremeseler de, genel olarak STK’larla koordineli kutlanmaya başlayınca Diyanet teşkilatının o soğuk yüzü, halkla buluşmuş oldu. İşin içine sivil hocalar ve İlahiyat hocaları da girince kapsam iyice genişledi ve toplum üzerinde kalıcı etkiler bıraktı. Ama diyaneti yıpratmayı hedeflerine koyan hurafeci tayfası ve TGRT grubunca, “Kutlu Doğum, mevlit kandiline bir alternatif olarak icat edilmiş bir Fetö projesidir” gerekçesiyle halka mal olmuş ve her yıl Peygamberimizin bir yönünü kendine konu edinerek Rasûlullah’ın daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayan bu kutlamalara sabotaj yapılmıştır. Zannı galibime göre hurafecileri bir oy deposu gören siyasi iktidar da bu ayak oyununa alet edilmiş ve Numan Kurtulmuş’un canhıraş gayretleriyle bu işe son verdirilmeye çalışılmıştır. “Siret Haftası” olarak değiştirilen bu kutlamalara izin verilecek mi? Kutlu Doğum’un boşluğu dolduracak mı? Bekleyip göreceğiz.

Teşkilatın bünyesinden gelen şikâyetler genel olarak “Teşkilatı tanımayan akademisyenlere kadrolar teslim ediliyor. Onlar da işi bilmediği için başarılı olamıyorlar. Dinin özüyle ilgileneceklerine, müsteşriklerin veya onların yandaşlarının görüşlerinin yaygınlaşmasına teşne olmaktadırlar” şeklindedir. Mesela:

Diyanet, 3-7 Mayıs 2000 tarihleri arasında Ankara’da “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası” düzenlemiştir. Bu konferansa Mısırlı Hamid Ebu Zeyd isimli bir Din bilimci de katılmıştı. Tebliğlerin aynı yıl kitap hâline de getirildiği bu toplantıda Ebu Zeyd’in, c. I, s. 441-442’deki şu ifadeleri dikkat çekicidir:
İlahiyata ve felsefeye başvurarak Kur’an'a, Sünnet’e ve İslâmî düşünceye eleştirel bir şekilde yaklaşmayı düşünmemiz gerekir. Bence sahip olduğumuz Kur’an düşüncesi, Kur’an’ın Allah’ın sözleri olduğudur. Ancak bu yeniden mercek altına alınmalıdır. Biliyoruz ki, bu okunabilir bir metindir. Geometrik işaretler, bilmediğimiz işaretler barındırmaz. Yani yeniden gözden geçirilebilecek bir metindir… Peygamberin kim olduğu, sadece Kur’an’ı alan ve ifşâ eden bir amil mi olduğu sorusu. Ya Peygamber de değildiyse? Gerçekten burada yazan sözlerin Allah’ın sözleri mi yoksa tarihi anlatan sözler mi olduğu sorusu. Arapça ve Arap kültürüne hitaben. Farz edin ki Peygamber Hintliydi, o zaman Hindistan kültürünün yansımalarını beklerdik…

Görüldüğü gibi Ebu Zeyd’e göre Kur’an’ın Allah kelamı olduğu tartışmalıdır!.. Her devirde içerisine bir şeyler katılarak bugünkü şeklinin oluştuğu, Arap kültürüyle dolu bir kitap olduğu ve Rasûlullah’ın, peygamberliğinin de şüpheli olduğu açıkça belirtilmektedir. Buradan “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız” (Hicr:9) âyeti ona göre Kur’an’a dışarıdan sokulmuş olmalıdır. Zira inanmış olsa bu sözleri söylemesi mümkün değildi.

Ebu Zeyd işte bu düşüncede bir Din bilimci. Konuşması sırasında orada bulunan bir kısım ilim adamı, Ebu Zeyd’i tenkit ettiklerinde Diyanet yetkilisi kürsüye çıktı ve maalesef şu sözleri sarfetti: “Muhterem bilim adamları, elbette ki, Sayın Ebu Zeyd başta olmak üzere, tebliğ sunan arkadaşlara teşekkürlerimi ifade ediyorum. Bilhassa Ebu Zeyd fikirlerini açıkça ifade ettiler, kendisini tebrik ederim, çok mutlu oldum. Biz, bu ortamlarda fikirlerimizi tartışmayacaksak, konuşmayacaksak başka hangi ortamlarda konuşabiliriz; ona imkân yok. Hoşgörüden çok bahsediyoruz ama fazla da hoşgörülü olmadığımızı ilk anda ele veriyoruz. Ben, şahsen Ebu Zeyd’in yaklaşımlarından çok istifade ettim. Kendisini de yakinen takip ediyoruz. İslam düşünce dünyasında ciddi problemlerin olduğu aşikâr… Biz, kendi konularımızı dindar olarak değil, bir akademisyen olarak bir ilahiyatçı olarak ele almak zorundayız." (Aynı eser, c.I, s. 517-518).

Görüldüğü gibi akademik kariyer sahibi bu yetkili, burada kompleksini dile getirmiştir. Günümüzdeki âlimlerimizden bir kısmı, “yerli” fikirler üreteceklerine, Batılı müsteşriklerin, İslam’ın kırmızıçizgilerini aşan sapık fikirlerinin goygoyculuğunu yapmaktadırlar. “Bence sahip olduğumuz Kur’an düşüncesi, Kur’an’ın Allah’ın sözleri olduğudur. Ancak bu yeniden mercek altına alınmalıdır. Biliyoruz ki, bu okunabilir bir metindir. Geometrik işaretler, bilmediğimiz işaretler barındırmaz. Yani yeniden gözden geçirilebilecek bir metindir… Peygamberin kim olduğu, sadece Kur’an’ı alan ve ifşâ eden bir amil mi olduğu sorusu. Ya Peygamber de değildiyse? Gerçekten burada yazan sözlerin Allah’ın sözleri mi yoksa tarihi anlatan sözler mi olduğu?” şeklindeki, Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu inkâr eden küfür ifadelerine hoş görülü olmak ne demek? Ebu Zeyd’e haddini bildirmek için tenkitte bulunanlar için niye aynı hoşgörü çok görülüyor? İslam’a saldırmak ve O’nun sütunlarını yok etmek için saçma sapan konuşmak müsteşrike “hak”, onlara karşı hoşgörülü olmak da biz Müslümanlara “vazife” mi? Niye onlar hep eleştirecek de biz hep hoş göreceğiz? Bu imtiyazı nerden alıyorlar veya bunu onlara kim veriyor? Hep bu mantıkla hareket ettikleri için, onların saçma sapan tenkitlerine karşı duruş sergileyerek aynı sertlikte eleştiri getiren müslümanlar “anlayışsız” ve “hoşgörüsüz” olarak nitelenmiştir. Bu algı, bizim kendimizi “ezik” hissetme ve kompleks illetiyle muallel olmamızdan kaynaklanmaktadır. Artık ulemamız bu zilletten kurtularak kırmızıçizgilerine sahip çıkmalı ve omurgalı bir duruşla ilim meydanında varlığını hissettirmelidir.

Çünkü hoşgörü; zilleti kabul, İslami prensiplerden taviz verme olarak anlaşılmamalı, kesinlikle böyle uygulanmamalıdır. İslamî esaslar ve cezalardan katiyetle taviz verilemez. Hırsızlık yapan Beni Mahzum’lu kadının suçunun affı için yapılan müracaatlara karşı Rasulallah (s.a.v)’in kesin tavrını (Buhârî, Hudûd, 12; Müslim, Hudûd, 8-9)müslüman olmak için kendilerinin namaz, zekât ve cihatla sorumlu tutulmamalarını şart koşan Taiflilere, kesinlikle “Namazsız dinde hayır olmadığı”nı belirterek böyle bir tavizi kabul etmediğini biliyoruz. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/218)

“Biz, kendi konularımızı dindar olarak değil, bir akademisyen olarak bir ilahiyatçı olarak ele almak zorundayız” denirken ne demek isteniyor? Yani “Biz, müslüman kimliğimizden çıkarak olaylara yaklaşalım” mı demek isteniyor? Yoksa “Dindarlık avamın işi, bize düşen kırmızıçizgiler aşılsa da dindarca refleksler göstererek heyecanlanmayalım, hoşgörülü olalım, susturmayalım, susalım” mı demek isteniyor? İlmî bir toplantıda müsteşrik de, müsteşrik yanlısı da, ateist biri de, belli edep kuralları dâhilinde fikrini açıklayabilir. Çünkü kişinin inandığını ifade etmesi bir insan hakkıdır. Fakat ona karşı yapılacak olan tenkitler de susturulmamalı ve hoşgörüsüzlük olarak kabul edilmemelidir.

İşte Diyanette bunlar olmamalıydı. İnşallah yeni gelecek Başkan ve kadroları, bu tür “ezik” duruşlar sergilemezler, inandıkları imanî değerleri aslanlar gibi savunurlar, savunanları da hoşgörüsüzlükle suçlamazlar. Diyaneti, hurafe ve bidatçilere teslim etmedikleri gibi müsteşriklerin peşine takılan, yerli üretim yapamayan modernistlere de kurban vermezler inşallah.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Kamil USLU 2017-08-12 00:16:35

Allah razı olsun sayın hocam. Gerçekleri net bir şekilde belirtmişsiniz. Tebrik ederim.

Avatar
Abdullah ÇELİK ankara 2017-08-13 00:33:40

Allah c.c. razı olsun saygıdeğer hocam çok güzel bir değerlendirme yapmışsınız. Aynen görüşlerinize katılıyorum. Selam ve Dua ile.

Avatar
Dost 2017-08-17 19:05:08

Allah razı olsun.Müslüman ne kimliğinden utanır, ne de dinine yapılan saldırılara karşı sus pus olur.Bu haddini bilmezleri susturacak , ilmiyle ve medeni cesaretiyle onları ters köşeye getirecek elemanları olmadığı sürece bu kurumun topluma katacağı şeyler tartışmalıdır...Bizim insanımız haddini ve sınırını bilemediği gibi hep başkalarının değer yargılarına ve dünyevi ikballerine ters düşmeyecek tarzda duruş sergiliyorlar.Bu acizane bana acaba imanlarında mı bir zafiyet var diye düşündürüyor.Hak bildiğini söyleyemeyenlerin inancında bir problem var demektir.Bir de doğruyu söyleyenleri kendileri için tehlikeli görüp de etkisizleştiren yada itibarsızlaştırmaya çalışanlarımızı unutmamak lazım...Allah feraset sahibi,dirayetli ve ilmiyle amil kullarının omuzlarında bu kurumu yükseltsin zira bu kurum düzeltilmeden toplumun düzelmesi mümkün değildir...Samimi ve donanımlı mü'minleri etrafında göremeyen halkın din simsarlarının ağına düşmesi kaçınılmaz sondur...Bu mesleği icra eden din görevlileri lütfen ilk plana geçim derdini değil Allah'ın rızasını koyunuz...Selam ve dua ile...