29.İl Müftüleri istişare toplantısı başladı

Toplantıda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Görmez, din siyaset ilişkisi ve dini özgürlükler alanına kadar pek çok konuda önemli açıklamalarda bulundu. Başkan Görmez’in konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle;

“Soma ve benzeri faciaları, İslam’ın ezeli hikmet penceresinden okuma ve değerlendirmede ciddi idrak sorunları yaşıyoruz...”

Soma ve benzeri faciaları, İslam’ın ezeli hikmet penceresinden okuma ve değerlendirme konusunda ciddi idrak sorunları yaşadığımızı açıkça ifade etmek isterim. Her şeyden önce bizlerin yani toplumu irşad etme vazifesi yapanların görevi, sadece faciaların sonunda hayatını kaybedenlere son dini vazifelerini yapmak olmamalıdır. Bu tarz faciaların oluşmaması için her türlü tedbirin alınmasında gerekli dinî, ahlâkî ve vicdanî hatırlatmaları yaparak sonuçların felakete dönüşmesini önlemeye çalışmak gerekmektedir.

“Dini istismar eden yorumlar karşısında hakikati söyleme mecburiyetimiz vardır…”

Bu tür hadiseleri İslâm açısından değerlendirirken Yaratıcının sonsuz kudretini yok saymak ne kadar yanlışsa insanın suç ve sorumluluklarına ilahi kudret üzerinden mazeret üretmek de o kadar yanlıştır. İlahi adalete gölge düşüren tez ve yorumlardan kaçınmak gerekir. Bizlerin, zulmü meşrulaştırmaya araç yapan dini algılama biçimleriyle kendi hatalarını örtmek için dini istismar eden yorumlar karşısında hakikati söyleme mecburiyetimiz vardır. Dünyevi isteklerde sınır tanımaz bir hevesle gücüne güç katanların yanında olmadığımızı açıklamak ve duyurmak zorundayız. Masum ve gariban işçilerin alın terlerini dikkate almayan bir çarkın parçası olmaya davet edilen dini anlayıştan biz uzağız. O tarz dini yorumlarla bizim hiçbir ilgimiz yoktur, olmaz, olamaz ve olmamalıdır.

"Sonuçlar karşısında müminin metâneti nasıl önemliyse sebepler karşısında da feraseti o kadar önemlidir...”

Zalimin zulmüne tabi kılınmış bir din, Allah’ın razı olmayacağı bir dindir. Mazlumların, kimsesizlerin ve mağdurların yanında olmak ve onların hakkını, hukukunu korumak peygamberi bir misyondur. İslâm hayat dinidir. İslam insanı yaşatır. İnsanları ölüme terk etmeyi İslâmî referansla izah etmek mümkün değildir. Bu ve benzer olaylarda biz müminlere düşen, nerede hata yaptığımızın farkına varmak olmalıdır. Tabiat Müslümandır ve tabiat yasaları Allah’ın yasalarıdır. Allah, biz insanlara bu yasaları anlama kabiliyeti vermiş, bizden bu yasalara uygun hareket etmemizi emretmiştir. Allah’ın emrine ve rızasına uygun olan fiziki olarak bu facianın oluşmasına neden olan sebepler karşısında gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Nasıl ki, sonuçlar karşısında müminin metâneti önemliyse sebepler karşısında da feraseti o kadar önemlidir.

“Yerin kilometrelerce altında ekmek parası için çalışan kardeşlerimizin ölüm riskiyle çalışmaya mahkûm edilişleri büyük bir trajedidir...”

Soma, modern uygarlık dünyasında dünyayla kurduğumuz ilişkinin, fakir ve mazlum bir grup insanın kaderini, nasıl ölümcül hale getirdiğini gözler önüne sermektedir. Yerin kilometrelerce altında ekmek parası için türlü eza, cefa ve meşakkatle çalışan kardeşlerimizin fedakârlığı her türlü takdirin üstünde olmakla birlikte, ölüm riskiyle güvensiz ortamda çalışmaya mahkûm edilişleri, bugünün dünyasında büyük bir trajedidir. Bir tarafta konforun alabildiğine sonsuz bir şekilde icra edildiği bir yaşam tarzı, diğer tarafta adeta çağdaş köle statüsünde yerin metrelerce altında kömür isi ve gaz kokusuyla ölüme mahkûm edilmiş, kazma ve kürek mahkûmları… Böyle bir dünyada haktan, adaletten, emekten, emek hakkından ve merhametten bahsetmek çok zordur. Yardım beklemesine rağmen kurtarılma önceliğini eşi hamile olan arkadaşına veren, kardeşlik ahlâkını, kardeşlik hukukunu böyle bir anda bile ihlal etmeyenlerle hak ihlalleri yapanların ve zulmedenlerin aynı dinin mensupları olduklarını nasıl söyleyebiliriz? Zalimler zulümleriyle, mazlumlar ahlarıyla anılırlar. Bu dünyada ah çekenlerin hakkını alma mücadelesi, bütün peygamberlerin mücadelelerinin ortak konusudur.

“Eğer din hizmeti her türlü imkân, makam ve mevkiin üzerinde görülmezse bu hizmetin toplumda makes bulmasına imkânı yoktur...”

Dini hizmet alanları her şeyden önce ahlaki bir temsili ve misyonu gerekli kılmaktadır. Din hizmetleri salt kamusal bir hizmet değildir. Bu hizmeti yapanların önceliği Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Eğer bu rıza her türlü imkân, makam ve mevkiin üzerinde görülmezse bu hizmetin toplumda makes bulmasına imkânı yoktur. Bu anlamıyla gerçekten ulvi bir hizmeti yerine getirdiğimiz hususunu başta şahsım olmak üzere herkesin her zaman aklında tutması gerekir. Aynı zamanda bizler, toplum için bütün çalışanlarımızla birlikte örneklik teşkil etmekteyiz. Bu bize bir ayrıcalık değil, mesuliyet getirmelidir. Bugüne kadar artısıyla eksisiyle Diyanetin ortalaması, milletimiz tarafından böyle görülmektedir. Diyanet mensubu olanlar, toplumun hem gönlünde hem ruhunda hem de vicdanında sahici bir yer edinmişlerdir. Eksikliklerimiz elbette vardır ve sürekli bu eksikliklerimizi telafi etmek zorundayız.

“Bugün topyekün İslam Dünyası ciddi bir inanç güvenliği sorunuyla karşı karşıyadır...”

Her zaman olduğu gibi yaşadıklarımız günlük hayatın dışında ve ayrı bir yapıda değildir. İslâm dünyasının ve ülkemizin içinden geçtiği süreçlerden kendimizi ayırmak ve tamamen bunlara kapalı olmak mümkün değildir. Ancak bu bizim üst bir aidiyetle hareket etmemizi engellememelidir. Bugün bütün dünyada yaşananlar, İslâm’ın tezahürlerini siyasetin konusu yapmaktadır. Yaşanan her konu, bir şekilde dine ve İslâm’a gelmektedir. İslami tezahürlerin her türlüsünün siyasi manipülasyona açık bir hal aldığı bir vakıadır. Ancak bugün topyekün İslam Dünyası ciddi bir inanç güvenliği sorunuyla karşı karşıyadır ve bu konudaki ihmallerin, siyaset alanından bilgi ve ahlak dünyasına kadar yayılan boyutlarını görmezlikten gelemeyiz.

“Din alanının siyaset alanından sadece ayrı ve bağımsız olması değil, ondan görece daima üstün bir konumda olması gerekir..."

Ortaya çıkan her sorunda konu bir şekilde din ve diyanetle ilişkilendiriliyorsa, milletimiz Başkanlığımızın bu konudaki görüşlerini öğrenmekte ısrar ediyorsa, durduğumuz yer vatandaşlarımızın yakın takibine maruzsa, bu durumda kendi sabitelerimizi, kamusal algı biçimlerimizi, toplumun beklentilerini esastan dikkate alarak hizmet ve söylem alanlarımızı sürekli gözden geçirmeliyiz. Eğer izin verirseniz tam da bu noktada yaşadığımız sıkıntılar hakkında durduğumuz yerin ne denli hassas ve kritik özellikler taşıdığından söz etmek isterim. Bilindiği gibi din alanının siyaset alanından sadece ayrı ve bağımsız olması değil, yanı sıra ondan görece daima üstün bir konumda olması gerekir. Kimi siyasi temsillerin gündelik yaşamlarında ya da siyasi projelerinde dini bariz bir şekilde dikkate almaları, onun gündelik hayat ve toplumsal gerçeklik içinde etkin olmasına gayret göstermelerini derin bir hissiyatla takip ederiz. Aynı şekilde siyasi programlarında dini duygu ve düşüncelerimizi inciten, varlık alanımızı daraltıcı adım ve hevesleri de takip etmekten, anlamaya çalışmaktan geri durmayız. İster dine somut olarak arka çıksın ister çıkmasın ya da dine net ya da muğlak bir şekilde karşı olduğunu her fırsatta ifade etsin, bütün bunlar bize sadece gözlem ve değerlendirme imkânı verir. Onun dışında bu yaklaşımların meşruiyetine ilişkin hiçbir karşı söylemimiz olmaz. Esasen demokrasinin en temel şartı da bu hassasiyeti doğru bir şekilde kavramakla ancak gerçekleşebilir.    

“Siyasi ilgi ve yönelimlerden her hangi birine dinî duygu ve düşüncelerimizi, İslâm’ın yüksek prensiplerini rehin vermek gibi bir tehlikeli tercihi asla kabul etmeyiz...”

Dinle siyaset arasındaki ilişki insanlık tarihinden bağımsız değildir. Dini siyasetin bir parçası olarak dizayn etme çalışmaları kadar onu dışarıda tutma çalışmaları da yabancısı olmadığımız tarihsel bir tutum ve davranıştır. Bugün gelinen noktada toplumsal birlik ve beraberliği bütün boyutlarıyla gerçekleştirmeye çalışırken siyasi ilgi ve yönelimlerden her hangi birine dinî duygu ve düşüncelerimizi, İslâm’ın yüksek prensiplerini rehin vermek gibi bir tehlikeli tercihi asla kabul etmeyiz. Demin de vurguladığım gibi siyasi temsillerimizin çalışmalarında, dil ve üsluplarında Din-i Mübin-i İslâm’a gösterdikleri ilgi ve saygı, hiç kuşkusuz bizi her zaman mutlu eder; ancak bu mutluluk siyaseti dinin emrinde görme arzusundan kaynaklanmaz.

“Biz kurum olarak kimsenin dini algısına ayar verecek ve son sözü söyleyecek bir kurumsal ayrıcalığa sahip değiliz...”

Dinle siyaset arasındaki ilişkide var olan belirsizlik, Diyanet hizmetlerinin verimliliğini zaman zaman gölgelemekte zaman zaman da dini siyasetin emrinde bir araç olarak zayıflatmaktadır. Oysa Türkiye’nin değişen bütün koşullarında dinle siyaset arasındaki mesafenin korunması konusunda her zaman bir ortak eğilim söz konusu olmuştur. Bugün de aynı zeminde kalmakta ısrar etmek, siyasetin ülkemizin âli menfaatleri için ortaya koyduğu-koyabileceği alanlarda taraf olmamak ve sonuçta dinin toplumsal gerilim ya da ayrışma süreçlerinde bütünleştirici, kuşatıcı rollerini devreye almak durumundayız. Biz kurum olarak kimsenin dini algısına ayar verecek ve son sözü söyleyecek bir kurumsal ayrıcalığa sahip değiliz. İmanın ilke ve ölçüleri bellidir. Bu çelişkiler dünyasında insan yetiştirme düzeninin de bu düzenin temel parametre ve koordinatlarını içeriklendiren müfredat da ciddi müdahalelere maruz kalmıştır.

“Biz artık kargaşayla, kaoslarla, “fitne ve fücur”la değil maddi ve manevi alanda inkişaf eden bir insanlık çerçevesinde yaşamak arzusunu taşımalıyız...”

Her türlü gerilim, toplumun hakkaniyetli yaklaşımlar içinde birbirine adaletle, merhamet ve vicdanla yaklaşımını engellemekte, geciktirmekte ve zayıflatmaktadır. Bize düşen bu durumun ortaya çıkaracağı toplumsal zafiyetleri ortadan kaldırarak dinin birleştiriciliğini muhafaza ederek toplumsal beraberliğimizi sağlamak olmalıdır.  Vaazlarımızda, irşatlarımızda ve her türlü faaliyetlerimizde önceliğimiz toplumu bölme çabalarına fırsat vermeyerek toplumu çatışmaya çağıran ve toplumu bölmeye davet eden fitne ateşinin yanmamasını sağlamak olmalıdır.  Tarihsel tecrübemiz, toplumsal tahayyülümüz bu konularda nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda önümüze pek çok öneri getirebilir. Burada siz değerli arkadaşlarımızın huzurunda bir kere daha vurgulamak isterim ki toplumu huzur ve refaha taşımayan bir siyaset de din algısı da sonuçta istikametini kaybetmiş durumdadır. Biz artık kargaşayla, kaoslarla, “fitne ve fücur”la değil maddi ve manevi alanda inkişaf eden bir insanlık çerçevesinde yaşamak arzusunu taşımalıyız.

“Geleneksel ve tarihsel yapımızda bir şekilde kendilerini ifade eden yapıların bugün de kendilerini rahatlıkla güncelleyerek ifade etmelerinin önündeki engeller kaldırılmalıdır...”

Ülkemiz inanç sorunlarının ve dini özgürlüklerle ilgili birçok tartışmayı yaşayan bir çağı geride bırakmıştır. Laiklik uygulamaları başından beri birçok konunun tartışılmasını ve halkın taleplerini görmezden gelen uygulamaları var etmiştir. Bugün gelinen noktada çoğunluk taleplerin makul ölçülerde çözüme kavuşmuş olması takdire şayandır. Ancak üzülerek belirtmek isterim ki, farklı dini tezahürlerle, farklı din mensubu vatandaşların bazı makul taleplerinin çoğunluk taleplerine göre aksak gidiyor olması bizi gelinen noktadaki mutluluğumuzu ifade etmekte mahcup bırakmaktadır. Ne olursa olsun tüm inanç mensuplarıyla farklı dini tezahür sergileyenlerin herhangi bir siyasetin parçası haline getirilmeden hukuk nezdinde çözülmesi gerekmektedir. Geleneksel ve tarihsel yapımızda bir şekilde kendilerini ifade eden yapıların bugün de kendilerini rahatlıkla güncelleyerek ifade etmelerinin önündeki engeller kaldırılmalıdır.  

“Herkes kendi inandığı değerlerini öğrenme, anlama ve yaşama hakkına sahip olmalıdır...”

Özellikle şunu ifade etmek isterim ki, Diyanet olarak bizler dini açıdan toplumsal ayrışmayı ortadan kaldıran dil ve üsluba özenle gayret etmekteyiz. Hiç kimseyi ötekileştirmeden farklı dini tezahürlerin mümkün olacağını topluma izah etmekteyiz. Bu bağlamda inanç özgürlüğüyle ilgili yapılacak her türlü açılımın toplumda karşılık bulmasına yönelik toplumun hazır olduğunu düşünmekteyiz. Bugüne kadar yapılan çalışmalar ışığında kendisini çoğunluğun içinde görmeyen dini tezahürlerin taleplerinin karşılanması ile ilgili konuların teolojik tartışmalar içine çekilmeden hukuk çerçevesinde çözülmesi toplumsal barışa katkı yapacaktır. Aksi takdirde inanç tercihlerinin karşı karşıya tartıştırılması ne bilimsel açıdan bu şekliyle doğrudur ne de sosyal barış açısından doğrudur. Herkes kendisi için istediğini karşısındaki için de istemelidir. Bugün gelinen noktada kimse kimseye herhangi bir inancı dayatma hakkına sahip değildir. Herkes kendi inandığı değerlerini öğrenme, anlama ve yaşama hakkına sahip olmalıdır. Mesela burada olduğum için örnek olarak Mardin’de Süryani vatandaşlarımız var. Bu toprakların kadim bir unsuru olan Süryanilerin kendileriyle ilgili bilgi edinme ve din adamlarını yetiştirme ve din eğitimi gibi taleplerinin görmezden gelinmesi kabul edilemez. Nasıl İslam ilahiyatıyla ilgili Avrupa’da üniversite ortamında bu çalışmalar mümkün hale geliyorsa burada Artuklu Üniversitesinin bünyesinde Süryanilik, Keldanilik gibi kadim gelenekler kendilerini bilgi ortamında geliştirme imkânına sahip olmalıdır.

“Esenliğin hâkim olduğu İslam coğrafyası, maalesef modern zamanlarda birliktelik ruhunu kaybetmiştir...”

Bizler geleceği görebilmeli ve dünden ders alarak bugünden geleceği programlayabilmeliyiz. İslam dünyası yeknesak bir dünya değildir. İslam dünyasında kadim farklı dinlerin, farklı İslami mezhep ve algıların, dini referans alma bakımından farklı görüşlerde olan zümrelerin yaşadığı ve farklı dil ve lehçelerin konuşulduğu bir vakıadır. Yüzyıllardır bu beldelerde insanlar barış içerisinde bu farklılıklarıyla birlikte güven içerisinde yaşamışlardır. Esenliğin hâkim olduğu bu coğrafya, maalesef modern zamanlarda bu birlikteliğin ruhunu kaybetmiştir. Modern dünya ortaçağda dine dayalı çatışmaları yaşarken biz o çağlarda sulh içinde büyük bir medeniyeti tüm unsurlarımızla birlikte inşa etmekteydik. Bu medeniyet hakka, hukuka ve adalete dayalı faziletli şehirler kuruyor ve ahlaki kaygıları önceleyen toplumsal yapı insanları barış ve güven içerisinde yaşatıyordu.

“Birlikte yaşamanın hukukunu dün olduğu gibi bugün de İslami referanslarla oluşturmak zorundayız...”

Bugün ise Ortaçağda çatışmayı esas alan Batı, modern hukuk yapısıyla kendi arasında barışı temin ettiği halde, bizler modernleşme çabalarımızla birlikte Batının terk ettiği çatışma kültürünü esas alarak dile ve dine dayalı çatışma alanları oluşturarak tarihsel kodlarımızda olmayan kargaşayla ve karmaşayla güven ve esenlik yurdu olan yurtlarımızı savaş alanına çevirmekteyiz. Bu İslam dünyasının pusulasını kaybettiğini ve hikmetini yitirdiğini bize göstermektedir. Modern dönemlerin her türlü tek tipleştirici çabasına ve farklı baskılara rağmen İslam dünyasının zengin yapısını yok etmek mümkün olmamıştır. Bu bağlamda herkesin barış içerisinde birlikte ve farklılıklarıyla beraber yaşama hakları vardır. Bu birlikte yaşamanın hukukunu dün olduğu gibi bugün de İslami referanslarla oluşturmak zorundayız. Aksi takdirde İslam dünyasının giderek artan çatışmaları yaşaması mukadderdir. Akan kanlar karşısında ise bize düşen görev, sadece bu belaların defi için dua etmek olmamalıdır. İslam dünyasında yaşanan çatışmalar, mezhebe dayalı kamplaşmalar ve şiddete dayalı mücadele yöntemleri âdete geçen yüzyıllarda Batı’da yaşanan din savaşlarını andırmaktadır. Unutulmamalıdır ki, bu din savaşlarının ardından Batı, dinden uzaklaşarak kurtulmuş ancak bunun karşısında tamamen dinden bağımsız bir sosyal yapı meydana gelmiştir. Bu konu üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Çatışmalar derinleştiği sürece İslam dünyası büyük bir travma yaşamayla karşı karşıya kalacaktır. Bu travmanın sonunda gelecek nesillerin İslam’la bir hesaplaşma ve çatışma yaşama ihtimali ile karşı karşıya kalacağı unutulmamalıdır.

“Bugün evrensel Müslüman kimlik, işgalci düşmanlarının değil, ilim ve hikmetten uzaklaşmış cahil dostlarının istilasına uğramıştır...”

Bugün İslâm dünyasında İslâm kimliği, Müslüman kimlik istila edilmiştir. Bu kimlik yüzyıldır sürdüğü gibi müstevlilerin istilaları altında değildir. Bizzat mensuplarının heva ve hevesleri, kin, öfke, şiddet ve intikam duygularının istilasına uğramıştır. Bugün evrensel Müslüman kimlik, işgalci düşmanlarının değil, ilim ve hikmetten uzaklaşmış cahil dostlarının istilasına uğramıştır. Müslümanlar, ideolojilerini, mezheplerini, meşreplerini, cemaatlerini, fırkalarını bir üst kimlik haline getirerek evrensel Müslüman kimliği istila etmişlerdir.

“Eşkıyalar masum çocuklarımızı dağlara kaçırmadan eşkıyalıkları önleyecek bir zemin oluşturulmalıdır...”

Acı tecrübe bize şunu göstermektedir ki, sorunlar üzeri örtülerek çözülmediği gibi geçen yılların faturası da ağır olmaktadır. Bundan sonra artık analar ağlamasın diye başlayan çözüm süreçleri değil, baştan hiçbir annenin ağlamasına fırsat verilmemelidir. Eşkıyalar masum çocuklarımızı dağlara kaçırmadan eşkıyalıkları önleyecek bir zemin oluşturulmalıdır. Bugünden geleceği okumak ve ona göre tasarılar oluşturmak büyük devlet olma durumudur. Kaos, belirsizlik, korku ve tedirginlik ise henüz aklıyla değil duygularıyla hareket etme halidir. Toplumsal sorunlar ileri tarihlere ötelenerek zamanın ilacına terk edilemez. Çözümü ileri tarihlere bırakılan her toplumsal olayın toplum açısından acı faturalar doğurduğu uzak değil, yakın tarihimizin gerçekleridir. Dün tartışılan konular, bugün için nasıl bir cinnet halinin yansıması olduğunu gösteriyorsa yarın için de bugün yaşananlar bir cinnet durumu olarak görülecektir. Sorunların çözülmesi öncelenmediği zaman güvenlik politikaları öne çıkar. Güven toplumu güvenlik politikalarıyla değil, toplumun gelecek endişesi taşımadan yaşamasıyla gerçekleşir.  

“Kimseyi dini tercihlerinden dolayı kınayamayız ve hiç kimseyi kendisini Müslüman gördüğü müddetçe İslam’ın dışında göremeyiz...”

Maalesef farklı dini tezahürler konusunda hakkı teslim eden bir çaba gösteremedik. Tarihsel olarak kusurluyuz. Algıları düzeltmek, önyargıları ortadan kaldırmak hususunda kendimizi tatmin etmek kadar her kesimi tatmin edebilecek adımlar atmada geciktik. Sorun siyasetin güdümünden ayrılmadı ve siyasete teslim edilmiş bir alan ne yazık ki her seferinde içinden çıkılmaz bir dile mahkum bir şekilde bugün hepimizin vicdanını sızlatan bir noktada kilitlenmiş durumda. Siyasetin ön aldığı konular göz ardı edilemez. İtiraf etmek gerekir ki farklı dini tezahürler hala “bu ümmetin soluk desenleri” olarak görülmektedir. Hepimiz kendimizi İslam’a nispet ederken pek tabiidir ki iftihar ediyoruz. Müslümanım diyen her kesim, yüzyıllardan beri İslam içinde geliştirdikleri yorumlarıyla varlık çabalarını bihakkın sürdürmektedirler.  Gerek dini ve gerekse etnik açıdan farklı yapıları  “ıslah edilmesi gereken bir yapı” olarak tasavvur etmek ve bu konuda direnmek İslami prensiplerle ve İslam ahlakıyla  bağdaştırılamayacak bir düşünce biçimidir. Müslümanlık iddiası taşıyan her mümin, kendi nefsinde yapıp ettiklerinin hesabını Allah’a verecektir. Hepimiz için bir yüzleşme zamanıdır ve her birimiz kendi dini yeterliliklerimiz, değer ve ilkelerimiz hakkında İslam’ın temel ölçü ve prensipleriyle buluşmak durumundayız. Kimseyi dini tercihlerinden dolayı kınayamayız ve hiç kimseyi kendisini Müslüman gördüğü müddetçe İslam’ın dışında göremeyiz.

“İnanç bütünlüğümüzü bozmak isteyenlere fırsat vermeyelim...”

Burada, sizlerin şahsında, 81 vilayetimizdeki saygıdeğer müftümüzün huzurunda açık bir çağrıda bulunmak istiyorum. Millet olarak, ülke olarak bazı arızî sorunlarımız var, geçmişten gelen bazı ihtilaf noktalarımız var, uzun senelerde birikmiş bazı iletişim kopukluklarımız var. Bu arada ihtilaf sahalarını kaşıyan içeride ve dışarıda güç odakları var. Ehl-i Sünnet ya da Ehl-i Beyt… Sünni ya da Alevi… Kürt ya da Türk… Doğulu ya da Batılı… Biz yeryüzüne ve gökyüzüne Allah’ın merhamet nazarıyla bakmak durumundayız. Dolayısıyla biz birbirimizin velisiyiz, hamisiyiz…  Çağrım, ricam şudur, el birliğiyle inanç bütünlüğümüzü bozmak isteyenlere fırsat vermeyelim. Ama önce her ne söyleyeceksek söyleyeceğimizi kendimize, nefsimize söyleyelim. Bir nefis muhasebesinde bulunalım, bir özeleştiri yapalım. Kendimize soralım, yüreğimizde ne kadar muhabbet var, bu muhabbet nerede azalıyor, nerede bitiyor.

Soma’da yüreğimiz yandı. Kömür ocağında ölümü beklerken kurtarma ekiplerine “Ben bekarım arkadaşım evli ve eşi hamile, önce onu kurtarın” diyen kardeşimi gördüm ve onunla kucaklaştım. Bundan daha büyük bir mesaj olabilir mi? Bundan daha büyük yürek olabilir mi? Bundan daha yüce bir ruh, yüce bir ahlak, yüce bir erdem insan olabilir mi? Bu manayı, bu ruhu taşıyan milletin çocukları sen alevisin diye yanı-başındaki kardeşini, komşusunu öteleyebilir mi? Büyük bir acı yaşadık… Allah bir daha öyle bir acı yaşatmasın bize ve insanlığa… Ama büyük dersler de aldık… Allah unutturmasın

“Kimse kendi tanımını, devletin ya da kurumların tanımını başkasına giydirmesin, kimse kimsenin kendini nasıl tanımladığına müdahale etmesin...”  

Biz nasıl bir öz, nasıl bir maya, nasıl bir hamur, nasıl bir mana taşıdığımızı da unutmayalım…  Biraz daha açmak, biraz daha açık söylemek istiyorum. ‘Ehli Sünnetim’ demek ‘Allah Resulünün çizgisindenim, onun izindenim’ demektir. ‘Ehli Beyttenim’ demek ‘Allah Resulünün evindenim, onun haremindeyim, onun evladıyım, onun yolundayım’ demektir. Alevi kardeşinin, komşusunun, Ehl-i Beytin ihtiyacını, talebini, sesini, meselesini, acısını, sevincini, neşesini, hüznünü duymayan, paylaşmayan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaatten olabilir mi? Öyleyse, öyleysek aramızda ihtilaf olamaz. İhtilaf varsa birbirimizin hukukunu ihlal ettiğimizdendir. Kimse kendi tanımını, devletin ya da kurumların tanımını başkasına giydirmesin, kimse kimsenin kendini nasıl tanımladığına müdahale etmesin.

“Biz alevisiyle sünnisiyle, Türküyle, Kürdüyle büyük İslam medeniyetinin bin yıldır birlikte yaşayan çocuklarıyız...”

İhtilaf alanları altı çizildikçe büyüyor… Sevgimizi göstermedikçe, muhabbetimizi birbirimizden esirgedikçe husumet ve öfke yeşerecek zemin buluyor… Hayır, hayır, hayır… Biz alevisiyle, sünnisiyle, Türküyle, Kürdüyle büyük İslam medeniyetinin bin yıldır birlikte yaşayan çocuklarıyız.  Farklılıklarımızla biriz, beraberiz, kardeşiz. Her gün selam verdiğimiz, her akşam dostça ayrıldığımız, kız alıp kız verdiğimiz, aynı sofralarda oturduğumuz, aynı hüznü birlikte yaşadığımız, aynı mukaddesata inandığımız insanlar birbirinin hukukuna sahip çıkmaktır. Mukaddesatımız bir, hayat ve dünya anlayışımız bir, ahiret inancımız birken küçük ihtilaf noktalarını büyütmek isteyenlere fırsat vermeyelim. Dost olmak elini uzatmayı, gönlünü açmayı gerektiriyor. Birbirimizi doğrudan tanıyalım, birbirimizle doğrudan el sıkışalım, kucaklaşalım… Ne söyleyeceksek birbirimizin yüzüne söyleyelim… Evet, meselelerimiz var ama Allah’ın yardımı ve inayetiyle bizim aşamayacağımız bir meselemiz, bizim çözemeyeceğimiz bir kördüğüm yoktur. Yeter ki yüreklerimizi birbirimize biraz daha açalım. Yeter ki birbirimizin gözünün içine biraz daha yakından bakalım. Yeter ki hakikati tekelimizde görmeyelim. Yeter ki yanı başımızdaki acıyı, sevinci, hüznü yürekten duyalım. Allah için birbirimize yönelelim ve etrafımıza bakalım ihmal ettiğimiz, kalbi kırık, yüreği yanık, melül ve mahzun kimse var mı?

Ve soralım sahiden bizim yüreğimiz geniş mi, dar mı?

“Diyanet, milletimizin dinî, ilmî ve manevî hayatına hizmet eden hiçbir sivil dinî yapının karşısında olmamıştır...”

Din, tabiatı itibariyle sivil bir yapıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı, milletimizin dinî, ilmî ve manevî hayatına hizmet eden hiçbir sivil dinî yapının karşısında olmamıştır, olamaz da… Dinî sosyal teşekküller, geleneksel dinî yapılar, tarih boyunca önem arz etmişlerdir. Her bir dinî yapının İslâm’ın temel sabitelerine bağlı kalarak geliştirdikleri yorumlar muhteremdir. Bizim herhangi bir yorumu dayatmamız da doğru değildir. Ancak kabul etmeyeceğimiz, edemeyeceğimiz bir şey varsa o da söz konusu yapıların inanç güvenliğimizi sarsacak şekilde dinin sahih bilgi kaynaklarını bir tarafa bırakarak farklı muhayyel bilgileri dine sokuşturmaları, dini kişisel güç ve çıkarların aracı haline getirmeleridir.

“Akıl sahipleri için ibretlerle dolu yüce Kitabımızla samimi müminlerin arasına girme çabası içinde olan yapı ve organizasyonlar hakkında dikkati elden bırakmamalıyız...”

İslam’ın bütün zamanlarda iftiharla savunabileceğimiz açık, şeffaf ve akıl sahipleri için ibretlerle dolu yüce Kitabımızla samimi müminlerin arasına girme çabası içinde olan yapı ve organizasyonlar hakkında dikkati elden bırakmamalıyız. Geçmişten ya da gelecekten haber verme iddiası taşıyanlar, mehdi ya da mesihliğini ilan etmeye hazırlananlar, İslam’ın nezih prensiplerini kendi kişisel çıkarları için pekala ayağa düşürenler karşısında yapılması gerekenler artık çoğalmaya başlamıştır.  Dinin temel sabitelerini devre dışı bırakacak adımlar atan ya da gevşek ve dağınık bilgileriyle müslüman efkar-ı umumiyenin dini dünyalarını sarsmayı marifet bilenler karşısında Diyanet İşleri Başkanlığımız, bilgi ve hikmetle mü’minlerin duyarlılığını arttırarak irşad vazifesini hakkıyla yerine getirmelidir.

“Bugün dikkatle üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da din istismarıdır...”

Bugün dikkatle üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da din istismarıdır. Dinin artan gücü ve değerine bağlı olarak artık hemen her fırsatta dini atıflarla, dini vurgularla karşı karşıya geliyoruz. Gönüllerde olanı, kalplerde olanı bilen Allah’tır. Ancak dinin de bir estetiği, dili ve evreni vardır. Din alanını dünyevi bir güç üretmek adına sömürmeyi adet edinenler, artık sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Dinin ruhunu, anlam derinliğini bilmeyen ama kozmetik çabalarla dinden medet uman bir müstevliler güruhu samimi dindarların duygu dünyalarını bastırmaya çalışmaktadır. Dinin asli temellerini hiçe sayan ancak gösterişli bir sunum kataloguyla dinden kendilerine zırh edinenlere karşı her zamankinden daha çok müteyakkız olmak durumundayız. Dinin ve dini vecibelerin göz ardı edildiği, ahlakın resmen devreden çıkarılmaya çalışıldığı bir düzlemde dinin insanlık için sadece ve sadece bir yük olacağını, bunun da Batı tarihine hafif bir şekilde de olsa göz attığımızda kolayca fark edileceğini belirtmek isterim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.