Avrupa’nın İslam’a yaklaşımının ancak kendi korkularını yendiğinde gerçekten mümkün olacağını vurgulayan Diyanet İşleri Başkanı Görmez; “İslamofobi bir siyaset ve stratejiye dönüştüğünde gerçekten tehlikeli ve çarpık olmaya başlar. Çünkü stratejiye dönüşmüş bir fobi, kaçınılmaz olarak nefret, karşıtlık, ayrımcılık ve dışlama üretir. Avrupa ülkelerinin İslam’a karşı tavırlarının İslam’la teması olmayan bir kısır döngü olduğunu görmüyor olmaları çözümü zorlaştırmaktadır. Bütün fobiler gibi islamofobi de irrasyoneldir, kısır döngüdür, kendi kendini üretir ve konusundan bağımsızdır. Bu yüzden Avrupa’nın İslam’a yaklaşımı ancak kendi korkularını yendiğinde gerçekten mümkün olacaktır” dedi. 
 
İslam ve Avrupa bağlamında önemli konulara değinen Başkan Görmez’in konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle;
 
“İslam ve Müslümanlar, Avrupa toplumlarının bir gerçeğidir…”
 
İslam ve Müslümanlar, geçmişte olduğu gibi bugün de Avrupa toplumlarının bir gerçeğidir. Bu noktada, Avrupa’nın din ve dini olana ilişkin toplumsal ve bilimsel tarihi, takındığı tavır, siyaset, düzenleyici hukuk ve gelenekleri göz önünde bulundurulduğunda, acaba İslam dini modern batı toplumlarında nasıl konumlandırılacaktır, sorusu, arayışı ve tartışmaları gündeme gelmektedir. Bu gündem, yalnızca bir kesimin ya da bir kurumun gündemi de değildir. En azından toplumun, siyasetin, eğitimin, belediyenin, akademinin, medyanın ve kiliselerin gündeminde İslam ve Müslümanlarla ilişki, bir biçimde yer almaktadır. Bu yelpazedeki bir gündemin doğru bilgi ve yararlı tecrübe ile desteklenmesi son derece önemlidir. 


 
Avrasya İslam Şurası ve üye ülkeleri, bu gündeme hem sağlam bilgi hem de yararlı tecrübeleriyle katkı sağlayacak durumdadır. Avrasya İslam Şurası, gerek Avrupalı Müslüman kuruluşlarla gerekse onların ilişkili olduğu kurum ve kuruluşlarla temasa geçmek suretiyle din özgürlüğü bağlamında Avrupa Birliği ülkelerinde yaşanan olumsuzluklar ile bu konuda yapılması gerekenlere dair tespit ve düşüncelerini katkı amaçlı dile getirmeyi arzu etmektedir. 
 
“İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlar Avrupa’da felsefeden sanata, bilimden mimariye büyük bir medeniyet inşa etmişlerdir…”
 
İslam’ın Avrupa’daki varlığının izdüşümünü sürmek, bizi yeniçağın derinliklerine kadar ve hatta daha da geriye götürecektir. Bu varlığın günümüze yansıyan yönleri yok değildir. Ancak bir sebep-sonuç ilişkisini tersten kurgulayarak günümüzden geriye doğru İslam’ın Avrupa’daki varlığını tutarlı bir kurguya oturtmamız mümkün değildir. Elbette İslam, fikirleriyle ve keşifleriyle Avrupa’nın Rönesansına, yani yeniden doğmasına katkıda bulunmuştur. İslâm’ın ilk dönemlerinde Kuzey Afrika’dan denizi aşarak Avrupa’yla tanışan Müslümanlar uzun bir dönem Güney Avrupa kıyılarına yerleşerek felsefeden sanata, bilimden mimariye ve şehirciliğe kadar büyük bir medeniyet inşa etmişlerdir. Bugün adeta bir ütopya olarak belleğimizde duran Endülüs İslâm Medeniyeti, insanlığın inkişaf tarihi açısından da önemli bir deneyim ve kazanımdır. Bugün Batı olarak isimlendirilen Avrupa topraklarında inşa edilen bu medeniyet dünyanın doğusunu da batısını da etkilemiştir. 
 
“Müslümanlar asırlar boyu Avrupa’da var olagelmişlerdir…”
 
Elbette yüzyıllardır şu veya bu şekilde Müslümanlar Avrupa’da yaşayagelmişlerdir. Ve Balkanları düşünürsek yaşayagelmeyi aralıksız sürdürmüşlerdir. Fakat -yine Balkanları istisna tutarak söylüyorum- Avrupa’daki Müslüman varlığı bu silsilenin dolaysız bir sonucu değildir. Nitekim 50 yıl önce buraya göç eden Müslümanlar, asırlar boyu süregelen bir İslam varlığına rabıta kuramadılar. Aksine, onlar kendilerini yeni ve yabancı bir ortamda buldular. Günümüz bağlamında Avrupa’daki varlığımızı yarım asırlık bir zaman dilimi içinde kurgulamaktayız. Yarım asır ise tarih ölçeğinde göz açıp kapamak kadar kısa bir süredir. 


 
Göç hareketleriyle birlikte Avrupa’da, kendi tarihinde var olduğu halde yok sayılan bir İslam varlık gösterdi. Bu durumda, Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, İslâm’ın köklü tarihi ve geleneğiyle sağlıklı bir şekilde bağ kuramadılar. Bu sebeple nesiller arasında kopukluklar yaşandı. Farklı dindarlıklar ve din algıları temsil edildi. Nispeten yabancı bir ortamda yeni adet ve muamelat gerçekleşti. Böyle bir ortamda Avrupa ülkelerinde Müslümanlarla ilgili siyasi ve hukuki düzenlemeler gerçekleşti. Somut sonuçlara dönüşen soyut söylemler üretildi. 
 
 “Avrupa Birliğinin hala ıslaha muhtaç olduğu ortadadır…”
 
Son dönemlerde birçok Avrupa ülkesinin, Müslümanları yerli olarak kabul etmenin siyaseti ve hukuku peşinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak birçok ülkenin bunu nasıl yapacağı konusunda ciddi tartışmalar yaşadığını da biliyoruz. Bu yüzden farklı ülkelerde farklı modellere rastlamaktayız. Bunu bütün olarak Avrupa Birliği bağlamında gerçekleştirmek ise daha zor görünmektedir. Çünkü en az Müslümanlar kadar, Avrupa ülkeleri de kendilerini kardeş olarak algılamaya ve ıslah edilmeye muhtaçtır. Bugün Belçika’nın İslâm’ı resmi din olarak kabul etmesinin 40. yıldönümü. Fakat Avrupa Birliğinin hala ıslaha muhtaç olduğu ortadadır. Bu ıslahın İslam’a dönük yüzünde Balkan Müslümanlarının yön gösterici olabileceği akla gelmektedir. Ancak misafirlikten yerliye geçiş sürecinde 
“Avrupa’da Balkan krizinin aynı zamanda İslam bağlamında düşünülmesi dikkate şayandır…”
 
Balkanlardaki Müslümanların kaderini bir an için gözümüzün önüne getirdiğimizde, Bosna ve Kosova Savaşlarını, Srebrenitsa katliamını düşündüğümüzde, Avrupa’da bu yön gösterme fırsatının ne hale getirildiğini de unutmamak gerekir. Balkanlar örneğini sadece bununla açıklamak çok dar bir yaklaşım olacaktır şüphesiz. Ancak Avrupa’da Balkan krizinin aynı zamanda İslam bağlamında düşünülmesi dikkate şayandır. Doğrusu bu, İslam korkusunun, islamofobinin ne kadar hızlı bir şekilde İslam karşıtlığı ve nefretine dönüştüğünü işaret etmektedir. İslamofobi üzerine konuşurken elbette farklı düzlemleri ayırmalıyız. 
 
“Avrupa ülkelerinin İslam’a karşı tavırlarının İslam’la teması olmayan bir kısır döngü olduğunu görmüyor olmaları çözümü zorlaştırmaktadır…”

Bir yönüyle insanların reel korkuları olduğunu, bunların önemli bir kısmının kendi varlıkları, hayatları ve hayatlarının sürdürülebilirliği ile ilgili olduğunu bilmeliyiz. Ancak bu kaygıların zaman zaman İslam karşıtlığı, yabancı düşmanlığı veya islamofobi olarak dışa vurulması da düşündürücüdür. Dışavurumun bu şekilde gerçekleşmesi medya üzerinden inşa edilmektedir. Harici, yabancı ve yerine göre irrasyonel ve tehlikeli olarak tasvir edilen İslam, derin bireysel ve kitlesel kaygıları yansıtmanın hazır zeminine dönüşmektedir. Esasında tüm bunlar bir şekilde anlaşılabilir ve çözümlenebilir. Ancak islamofobi bir siyaset ve stratejiye dönüştüğünde, konu gerçekten tehlikeli ve çarpık olmaya başlar. Çünkü stratejiye dönüşmüş bir fobi, kaçınılmaz olarak nefret, karşıtlık, ayrımcılık ve dışlama üretir. Avrupa ülkelerinin İslam’a karşı tavırlarının İslam’la teması olmayan bir kısır döngü olduğunu görmüyor olmaları çözümü zorlaştırmaktadır. Bütün fobiler gibi islamofobi de irrasyoneldir, kısır döngüdür, kendi kendini üretir ve konusundan bağımsızdır. Bu yüzden Avrupa’nın İslam’a yaklaşımı ancak kendi korkularını yendiğinde gerçekten mümkün olacaktır. Bu korkular nihai olarak varoluşsaldır. Nitekim farklı ülkelerdeki İslam karşıtı söylemleri savunanlar, aynı zamanda Avrupa karşıtı söylemleri de savunmakta, ulusallıklar adına komplo teorileri üretmekte ve gerektiğinde yabancı düşmanlığından antisemitizme kadar geniş bir yelpazede parolalara başvurmaktadır. Nihayetinde ifade ettikleri ise, sadece kendi varlık ve geleceklerine dair endişeleri olduğudur.
 
“Avrupa’nın iki büyük hatası vardır…”
 
Burada iki büyük hataya işaret etmek isterim. Birincisi, Avrupa’nın kendi birliğini kurgulama sürecinde İslamiyeti dışarıda tutması, hatta zaman zaman dillendirildiği üzere, bu dışlamayı kimlik oluşturmanın bir unsuru olarak tasarlaması hem tarih namına, hem günümüz realitesi karşısında küçümsenemez bir hata olacaktır. 
 
Diğeri ise kendi rasyonelliğini yitiren -veya tanımlayamayacak kadar büyümüş ve karmaşıklaşmış olan- Avrupa’nın bu rasyonelliği tersinden, İslamiyet’in irrasyonelliği üzerinden inşa etmeye kalkışmasıdır. Bu çaba yanlış bir önermedir. Müslümanlarla rasyonel bir zeminde konuşmanın yapılarını arayan ülkeler, zımnen atfettikleri irrasyonellik iddialarını gözden geçirmelidir. Belki bu iddianın kendisinin ne kadar irrasyonel bir temele oturduğu o zaman ortaya çıkacaktır. Öte yandan Avrupa’nın irrasyonelliği de özünde bir kavram ve kavrama sorunudur. Zira İslam dini tarihi, çoğulculukla, çok seslilikle ve farklılıklarla var olmayı başarmıştır, çünkü önerdiği kavramlar buna müsaittir.
 
“Çoğulculuk, Avrupa’da yaşayan Müslümanların yaşadığı sorunların aşılmasında bizlere rehberlik edebilecek önemli bir kavram…”
 
Yeri gelmişken Avrupa’da yaşayan Müslümanların yaşadığı sorunların aşılmasında bizlere rehberlik edebilecek önemli, şemsiye bir kavram ve onun değeri üzerinde durmak istiyorum: Çoğulculuk…  Bugün bu kavram insandan dillere, siyasetten yönetimlere, dinden kültürlere kadar çok geniş bir alanda kullanılmaktadır. 
 
Ben bu kavramı varlıktaki, insandaki ve insan düşüncesindeki, insan yönelişlerindeki farklılıkları olduğu gibi görmek ve onlara saygı duymak anlamında kullanıyorum. Yoksa bu kelimeyi ne zoraki bir çeşitlendirme ne de mevcut çeşitliliği zorla bir arada tutmanın denenebilir bir formu olarak kullanıyorum. Bu tanımlamam doğrudan zorunlu bir sonuca götürüyor: Fiil ve düşüncedeki farklılıkları, çeşitlilikleri -birbirileri ile karşı karşıya gelmemek kaydı ile- yaşatmak ve sahip çıkmak. Yaratıcımızın nazarındaki, fiilindeki ve iradesindeki çeşitliliğin bir arada var olup sürmesini istemek. Yani “birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik”.
 
“İslâm insanı ahlak, fazilet ve erdeme çağırır…”
 
İslâm, insanın maddi ve geçici olana saplanan bakışını yeniden madde üstüne, Yaratan’a, ezel ve ebed tasavvuruna çevirmiştir. İnsanın davranış ve yönelişlerindeki iyi ve kötüye işaret ederek onu ahlak, fazilet ve erdeme çağırmıştır. Bu çağrısını evrensel vasıftaki ilke ve esaslarıyla asırlar boyunca yapmıştır.  Ve nihayetinde İslâm, dünyamızın pek çok bölgesinde, farklı ırk, renk ve dilden milyarlarca inananın ve bağlılarının gönlünde yer etmiş, Müslümanların bireysel ve toplumsal hayatlarında belirleyici rol oynamıştır. Neticede Müslümanların yaşadıkları farklı kıta ve coğrafyalarda eşsiz, zengin bir bilgi, kültür ve medeniyet mirası oluşmuştur. 
 
“İslam’ın kadim bilgi ve hikmet geleneği, Müslümanların en büyük zenginliğidir…”
 
Nitekim 8. Avrasya İslam Şurası kararlarında bu zenginliğin gerilime neden olmak bir yana korunması gerektiği şu şekilde ifade edilmiştir: 
 
”İslam’ın kadim bilgi ve hikmet geleneği yüzyıllar içerisinde Müslüman kitlelerin inanç, ibadet ve ahlak telakkilerine me’haz teşkil eden yüzlerce düşünce ve kanaat okulunu ortaya çıkarmıştır. Bu bilgi mirası Müslümanların en büyük zenginliğidir. Geleneğin ürettiği bu zenginliğin modern zamanlarda, özellikle İslam dünyasında toplumsal gerilime sebep kılınması, düşünce ve inançlarından dolayı bireylerin ve toplulukların kınanması, daha da ileri gidilerek mezhebi ve meşrebi dolayısıyla dışlanması asla kabul edilemez, mezhebi aidiyetler Müslümanların ortak ve en üst aidiyeti olan Müslüman kardeşliği mensubiyetinin önüne ve üstüne çıkartılamaz. Mezhep çatışmaları İslam’ın kadim geleneğine yabancı, başka dünyaların meş’um bir tarihi realitesi iken, bu gün, bunun Müslüman coğrafyasında dillendiriliyor olması, son derece müessif bir gelişmedir.” 
 
Buradaki vurgu Müslümanlar arasındaki çoğulculuk ile ilgilidir. Bununla birlikte hem İslam’ın farklı din ve inanç mensuplarına bakışında hem de Müslümanların tarih boyunca yaygın olan uygulamalarında çoğulculuk ilkesini görmek mümkündür. İslâm’ın evrensel mesajının özü, alçak gönüllülüğe, haddini bilmeye, hakka ve adalete, dayanışmaya, tutumluluğa ve paylaşmaya, aile hayatına sahip çıkmaya ve sadakate samimi ve ısrarlı bir çağrıdır. Bu çağrı İslam kaynaklarının temel çağrılarından birisi olmuş ve Müslüman toplumlar tarafından yüzlerce yıl yaşatılmıştır. 

 
Bunun sonucunda da İslam medeniyetinin oluşturduğu toplumlar yüzyıllar boyunca başka hiçbir toplum ve ülkeye nasip olmayacak kadar çok dinli, çok kültürlü, çok ırklı toplumlar olmuşlardır.” Zira “din, insanların bizzat vicdanına hitap edebilen ve bu yönüyle eş zamanlı olarak bireyi ötekine karşı samimi, adil, şefkatli, merhametli, diğergam olmaya hazır hale getirebilen bir gerçekliktir. Doğru anlaşıldığı zaman dinlerin her bireyi ayrı ayrı inşa eden bu güçlü sivil yönü onları çoğulcu ve çok kültürlü hayata hazır hale getirmektedir. Bu yönüyle “bizzat insanların vicdanlarına hitap etmeyi hedefleyen dinlerin çok kültürlülüğe cevap verme biçimleri bireysel ve toplumsal hayatımız için son derece önemlidir. İslam dininin gerek ibadetlerinde gerekse öğretilerinde çok dinli ve çok kültürlü yaşam, hukuk ve ahlak temeli üzerine oturmaktadır. ”
 
“Modern dünyada çok dinlilik yerine daha çok bireyin dini değiştirmeye yönelik bir stratejinin benimsendiği görülmektedir…”
 
Bugün modern dünyada çok dinlilik ve çok kültürlülük yerine daha çok açıktan veya dolaylı olarak bireyin dini ve kültürel aidiyetini değiştirmeye ve dönüştürmeye yönelik bir stratejinin benimsendiği görülmektedir. 
Bu bağlamda asimilasyon ve entegrasyon arasındaki Batılı literatüre has net ayrımların henüz ortalama bir Müslümanı ikna edecek bir berraklığa sahip olmadığını ısrarla belirtmek isterim. Oysa “Dinlerle ilişki kurarken, onların gücünden yararlanılırken şu hususa dikkat edilmelidir: Öteki addedilen kültürleri ve dinleri dışarıdan müdahale ile yeniden biçimlendirmeye ve tanımlamaya yönelik stratejiler, çok kültürlü bir toplum vizyonu ortaya koyamazlar. Olması gereken tersidir: Ötekileştirilen bireylerin ve grupların kendilerini geliştirme, ifade etme ve lüzumu halinde iç dinamikleri ile biçimlendirme imkânlarının, şiddet ve şiddet eğilimi istisna tutularak, sınırlandırılmamasıdır. Toplumsal süreçlere aktif katılım ve ortak geleceği birlikte belirlemenin başkaca yolu da yoktur.”
 
“Avrupa’da İslâm’ın toplumsal huzur ve güvenlik için tehdit teşkil ettiği ön yargısı bulunmaktadır…”
 
Ne var ki, benzer ön yargı ve belirleyici olma tavrından hareketle olmalıdır ki, bugün, “Avrupa İslâm’ı” “Almanya İslâm’ı”, “Fransa İslâm’ı” gibi tartışmalar gündeme gelebilmiştir. Bundan ne anlaşıldığı ve içeriğinin ne olduğuna dair oluşan literatürde konunun detayını takip etmek mümkündür. Bunlarda, “aydınlanmış bir İslam”, “reform edilmiş bir İslam”, daha masum bir tanımlama ile “Avrupa normlarına uyumlu İslam” gibi temel kavramsal yaklaşımların temsil edildiğini görüyoruz ki, bu yaklaşımlarda İslâm’ın toplumsal huzur ve güvenlik için tehdit teşkil ettiği ön yargısı bulunmaktadır. Bu ön yargıdan olsa gerek, kavramsal yaklaşımlarla ortaya konan bu sürecin, Müslümanların bir anlamda “izolasyonu” ile başarıya ulaşacağı tezlerini dahi işitmek mümkün olmuştur. Bu durumda, İslâm’ın kadim gelenek ve birikiminin ilmi bir faaliyet olarak geliştirildiği, yaşandığı ve korunduğu ülkelerle ve o ülkelerin dini kurumları ile temastan mümkün mertebe sarfı nazar edilmesi anlayışı öne çıkmıştır. Avrupa Birliği ilgili komisyonunun 2009 yılında ele aldığı ve Avrupa Birliği ülkeleri içinde yoğun Müslüman nüfusa sahip olanların İslam ilahiyat merkezleri oluşturmaları tavsiyesinin arkasında, şayet, Müslümanların dinlerine dair akademik bilgiyi elde etmelerinde, onları İslâm ülkelerinin dini bilgi birikiminden uzak tutmak ve bunu Avrupa’da sil baştan yeniden oluşturmaya çalışmak gibi izole edici bir yaklaşım varsa, elbette bu tavsiye kararı, hem akademik düşünceye, hem de İslam’ın günümüzde farklı ülkelerde temsil edilen zengin dini ve kültürel geleneğine büyük bir haksızlık olur. Dahası din ve vicdan özgürlüğüne bir müdahale olarak da telakki edilebilir. Bazı aşırı sağ partiler ve İslam karşıtlığından geçinenler için ise İslâm, dönüştürülmesi beklenecek bir din değil, bilakis Avrupa topraklarından silinmesi için mücadele edilmesi gereken bir dindir.
 
“Avrupalı Müslümanlar, dini ve kültürel aidiyetleri nedeniyle ötekileştirilme ve belirsizlik korkusuna maruz kalıyorlar…”
 
Gelinen nokta itibariyle, Avrupalı Müslümanlar, göçmen olmanın tasavvur edilebilir zorlukları yanında, dini ve kültürel aidiyetleri nedeniyle dışlanma, ötekileştirilme, şiddete uğrama ve en derinde bir belirsizlik korkusuna maruz kalıyorlar. Bu gün hangi korkunun daha büyük olduğunu söylemek durumunda değiliz: Birincisi, uzakta duran, hal-i pür melalinden, kendini ve inananlarını kavurduğu ateşten ve değersizleştirilen insanından, medya yolu ile haberdar olunan, kanayan ve ağlayan bir İslam dünyası var. Bunun insanlarda meydana getirdiği bir korku var. İkincisi, “Avrupa’daki Müslümanlar, acaba bunun bir benzerini bana ve toplumuma da yapar mı?” kaygısını psikolojik bir saplantıya dönüştüren ve İslamofobi hastalığına yakalananlar var. Üçüncüsü, yanında, yakınında, içinde yaşadığı toplumdan kendisine dinî veya kültürel kimliğinden dolayı bir karşıtlık olarak “Müslüman düşmanlığı”ndan ötürü bir zarar gelip gelmeyeceğinden emin olamayanların korkusu var. Korku ve endişenin büyüğü küçüğü olmaz, korkular birbiri ile kıyaslanmaz. 
 
“İslam’a töhmet, bühtan, nefret söylemi geliştiren ve çeşitli fiili saldırılarda bulunanlar, keza bunları hoş görenler birer insanlık suçu işlemektedirler…”
 
Bugün, İslam’ın barış ve rahmet yüklü mesajını şiddet ve acıya alet edenler kadar İslam’a töhmet, bühtan, nefret söylemi geliştiren ve çeşitli fiili saldırılarda bulunanlar, keza bunları hoş görenler birer insanlık suçu işlemektedirler. Avrupa’nın birçok ülkesinde bu tür işlenen suç envanterinin, şimdilik her hangi bir ülke ismi vermeden, bir hayli kabarık olduğunu dile getirmekle yetinmek istiyorum. Bununla birlikte İslam’a yönelik nefret söyleminin yine bazı Avrupa ülkelerinde nefret suçları kapsamına alındığını, istatistik ve rapor hazırlandığını da zikretmek istiyorum. 
 
“Yeryüzünde hiçbir korkunun olmaması, kimsenin kimseyi korkutmaması Rabbimden en büyük niyazımdır…”
 
Yeryüzünde hiçbir korkunun olmaması, kimsenin kimseyi korkutmaması Rabbimden en büyük niyazımdır. Biz inananlar için tek bir korku olmalı ki, o da hepimizi yaratan Rabbimize saygı duyarak, sadece O’ndan çekinerek, yaptıklarımızdan hesap vereceğimiz korkusudur. İslam’ın yeryüzüne önemli bir mesajı, aslında insanı özgürleştirerek onu sorumlu bir birey kılmasıdır. 
 
Tam özgür olmak için korkulardan da emin olmak, bilinmeyen, görünmeyen kısmından Allah’a sığınmaktır. Oysa özgürlüklerin hâkim olduğu bir ortamda var olmaya ve yaşamaya dair varoluşsal bir korku, bir tehdit algısı hissedilmesi kendi içinde büyük bir çelişkidir. 
 
Zaman ve mekân, hepimiz için aslında bir meydan okumadır. Zaman bizden bağımsız akışı içerisinde yeni durumları ve şartları meydana getirir. Mekân ise zamanın çizdiği bir tablonun çerçevesi gibi, var olma alanımızın sınırlarını çizer. Hayatımızın ve ilişkilerimizin zeminini oluşturarak sahipliğimizi yapar. 
 
Zaman ve mekân paradigmaları açısından İslam’ın gelişme ve genişleme tarihine baktığımızda çok farklı sosyal, düşünsel ve siyasal ortamların, meydan okumaların geride bırakıldığı görülecektir. Üzerinde uzunca durulması gereken ve Batı’nın tarih yazıcılığının bir parçası, bir halkası olarak görülmesi gereken, Batı’nın İslam’la olan temasının geçmişi ve niteliği üzerinde durmayı şimdilik bir tarafa bırakarak, İslam’ın Avrupa’da bir müddettir geniş heterojen Müslüman kitlelerle somutlaştığı yeni dönem, nevi şahsına münhasır bir kontekst sunmaktadır. Büyük tarihi tecrübenin aksine dini azınlık olarak ve bu kez yaşadığı toplumun idare ve kurumlarında yer almayarak, dil, etnik ve sosyal köken itibari ile ümmetin farklı kesimlerinden gelerek… Bu nedenle, Avrupalı Müslümanların, iki düzlemde çoğulculuğun farkında olmaları gerekiyor: 
 
Dini aidiyetleri itibariyle kendi iç çoğulculukları ile içinde yaşadıkları ülke ve kurumlarına aidiyetleri itibariyle toplumsal ve siyasal çoğulculuk. Avrupa ülkelerinin bireyi ve inancı konumlandıran özgürlükçü yasama ve düzenlemeleri ile demokratik katılım ve yaşama standardının bu iki düzlemdeki çoğulculuğa kolaylıkla imkân vermesi beklenir. 
 
“Bununla birlikte her iki çoğulculuğun gerçekleştirilebilmesi her şeyden önce sağlıklı, önyargısız iletişime ve iletişime açık olmaya bağlıdır…”
 
Bununla birlikte her iki çoğulculuğun gerçekleştirilebilmesi her şeyden önce sağlıklı, önyargısız iletişime ve iletişime açık olmaya bağlıdır. Bu gün iletişim, bireyin en yakın çevresiyle, ailesiyle, toplumuyla, bir toplumun bir diğeri ile kuracağı ilişkinin şekil ve muhtevasını ifade eden kavram olarak “iletişim” sadece bir vasıtayı, şekli veya dış unsuru ifade etmez, o aynı zamanda bir içeriktir, bilgidir, mesajdır. Bu unsurlarda oluşacak bir eksiklik, “iletişim”in eksikliğine neden olacaktır. O yüzdendir ki, bugünün sunduğu imkân ve şartlar altında birbirine yakın hatta aynı mekânları paylaşan farklı din, kültür ve milliyetler, birbirlerine dair eksik bilgi veya peşin fikirler nedeniyle sağlıklı bir iletişime geçemeyebilmektedirler. Bu da sağlıklı bir iletişimin fiziki mekân yakınlığı ile değil, algı ve tasavvurların yakınlığı, birbiri hakkındaki bilginin doğruluğu ile alakalı olduğunun bir göstergesidir. Elbette sahip olunan bilginin kullanılış şekli ve kullanmadaki niyet de son derece önemlidir.
 
“Bizim üzerinde durduğumuz konu, İslam’a dair doğru ve güncellenmiş bilgi, sonra bu bilgiyi üretecek kurumlar ve İslam âlimleridir…” 
 
Bu noktada iletişimin taşıyacağı bilgi unsurunun önemi ortaya çıkıyor. Avrupa’da özellikle İslam dini ve kültürel mirasını araştırmaya, geliştirmeye ve öğretmeye yönelik akademik birimlerin oluşturulmasını, beklenti ve kaygılarımızı da dile getirmek kaydıyla teşvik ettik. Zira Avrasya İslam Şuramızın üzerine sürekli vurgu yaptığı konulardan biri İslam’a dair doğru ve güncellenmiş bilgi, sonra bu bilgiyi üretecek kurumlar ve oralarda yetişecek İslam âlimleridir. 
 
Avrupa’da İslam’ın kurumsallaşmasında bu noktaya ayrı bir önem verilmesi, hatta bunu merkeze alarak, dini bilgi ve dini bilenlerin rehberliği ile yola devam edilmesi gerektiğini özellikle ifade etmek istiyorum. 
 
Bunun dışında, Avrupalı Müslüman kardeşlerimizin kurumsallaşmada, temsilde, muhatap alınmada, muhatap konumuna gelmede, özellikle dini bilgiyi derin kültürel mirasın yoğunluğu ve zenginliği içinde yaşadıkları ülkenin diline ve birikimine aktarmaya, yaşadıkları ülkede iyi vatandaş ve ahlaklı olmaya ve de iyi nesiller yetiştirmeye ihtiyaçları var. Bu nesillerin, Doğu ile Batı, bölgeler ve toplumlar arası sağlıklı iletişimin güvenilir elçileri ve sağlam köprüleri olacaklarını düşünüyorum. Bu potansiyeli işlevsel hale getirmek hepimizin vazifesi olmalıdır. 
 
Bizler Avrasya İslam Şurası olarak, madden ve manen, sahip olduğumuz tecrübe ve imkânlarla Avrupa’da yaşayan Müslümanları bu çabalarında desteklemek ve onların yanında olmak durumundayız. 
 
Bu toplantımız vesilesi ile hem onlarla hem de Avrupa’nın din ve inanç özgürlükleri konusundaki yetkili birim ve organlarıyla, inanç hürriyeti ve insanın onuru ve huzuru adına yakın temasa geçmeyi diliyorum.
 
“Müslümanların kurumları da dünya kiliseler birliği gibi AB ile temasını akredite olarak sürdürmeli ve AB de buna destek olmalıdır…”
 
Son olarak bir öneri ile sözlerime son vermek istiyorum. Dünya Kiliseler birliği gibi doğrudan dini örgütlenmeler veya daha farklı düşüncelerinde dine veya çalışma alanlarında dini olana yer veren bazı sivil toplum kuruluşları AB ile temasını akredite olarak sürdürmekte, din özgürlüklerine dair gelişmeleri ve aksaklıkları raporlaştırmaktadır ki, zaman zaman AB de bu tür alan ve çevrelere destek olmaktadır. Aynı hususun Müslümanların kurum ve kuruluşları için de yapılması faydalı olacaktır. 
 
“Farklılıkta Birlik- Avrupa’da Geleceği Birlikte Arayış” üst başlığı taşıyan bu toplantının, Avrasya ve Avrupa coğrafyası için, tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyor ve sizleri sevgiyle, saygıyla, hürmet ve muhabbetle selamlıyorum.
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.