Birlikte yaşama ahlakının temel ilkeleri
Kutlu Doğum Haftası Teması ‘Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlakı…’
 
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 2015 yılı Kutlu Doğum Haftası teması ve etkinliklerin ayrıntılarını İstanbul’da basın mensupları ile paylaştı.
 
İstanbul’da Yıldız Korusu’nda düzenlenen basın toplantısında konuşan Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Diyanet İşleri Başkanlığının çeyrek asır önce “Hz. Peygamber’i Anmaktan-Anlamaya” şiarıyla başlattığı Kutlu Doğum Haftası geleneğinin, kalplerde var olan peygamber sevgisini harekete geçirdiğini ve bu geleneğin sadece ülkemiz sınırları içinde değil, dünyanın çeşitli yerlerinde, millet varlığımızın bulunduğu her ülkede bir bilgi ve irfan ziyafetine, bir kardeşlik şölenine, bir manevî yenilenme haftasına dönüştüğünü kaydetti.
 
Her yıl Kutlu Doğum Haftasında bir tema belirleyerek o konuyu kamuoyunun gündemine taşıdıklarını hatırlatan Başkan Görmez, “Diyanet İşleri Başkanlığı olarak, öteden beri Kutlu Doğum Haftalarında bireysel ve sosyal hayatımız açısından önem arz eden temaları kamuoyunun gündemine taşımaya, özelde toplumumuzu, genelde ise tüm insanlığı Hz. Peygamberin çağlar üstü rahmet yüklü mesajlarıyla buluşturmaya gayret gösteriyoruz” dedi.
 
Bu yılın temasını belirlerken, insanlığı topyekûn barışa davet eden bir dinin mensupları ve cihanşümul bir rahmetin temsilcisi olan Hz. Peygamberin ümmetinin bugün ortaya koyduğu davranışlar ve sergilediği tavırların çoğu zaman Kur’an ve Sünnet’in rahmet yüklü mesajlarının çok uzağına düşmesinin etkili olduğunu belirten Başkan Görmez, küresel ölçekte bu temayı belirlemelerinin bir sebebinin de Batı dünyasının İslamofobik dalgalarla hızla çok kültürlülükten uzaklaşması, Batı’da yaşayan millet varlığının ve Müslüman kimliğinin karşı karşıya kaldığı ciddi sorunlar olduğuna değindi.
 
Başkan Görmez’in 25 maddelik birlikte yaşamanın temel ilkelerini de açıkladığı basın toplantısından öne çıkan satır başları şöyle;
 
“İnsanlığı barışa davet eden bir dinin mensuplarının bugün ortaya koyduğu davranışlar Kur’an ve Sünnet’in rahmet yüklü mesajlarının çok uzağına düşmektedir…”
 
İnsanlığın ortak yurdu ve evi olan dünyamız ne yazık ki uzun zamandır büyük bir darboğazdan, sığ görüşlülüğün girdabından ve ahlaki bir kriz döneminden geçmektedir. Öyle ki; yaşlı gezegenimiz artık kötülükleri, yanlışlıkları ve hataları taşıyamaz hale gelmiştir. Ülkemiz, bölgemiz, gönül coğrafyamız ve dünya genelinde büyük sıkıntılar, derin acılar ve yürek yakan hadiseler insanlığımızı ve Müslümanlığımızı yeniden sorgulamamızı gerekli kılacak boyutlara ulaşmıştır. Tarihte selam ve eman yurdu olarak bilinen İslam coğrafyası, bugün, artık savaş, şiddet ve vahşetle anılmaktadır. Bağdat’tan, Şam’a, Kahire’den Yemen’e nice İslam diyarı kan ve gözyaşına bulanmıştır. Mezhepçilik, meşrepçilik, hizipçilik, ırkçılık, ideolojik ayrımcılığın zifiri karanlığında iç çatışmalar yaşanmakta, masum canlar katledilmekte, şehirlerin tarihî ve kültürel dokusu yok edilmektedir. Ekonomik kaynakların paylaşımındaki dengesizlikten, siyasi temsildeki mağduriyetlerden, haksızlığa uğramaktan ve emniyetsizlik halinden neşet eden gerilimler aslında bir mezhep savaşı gibi aksetmekte, zalimane tavırların ve cahilane tepkilerin faturası ise maalesef din-i mübin-i İslam’a kesilmektedir. İnsanlığı topyekûn barışa davet eden bir dinin mensupları ve cihanşümul bir rahmetin temsilcisi olan Hz. Peygamberin (sas) müntesiplerinin bugün ortaya koyduğu davranışlar ve sergilediği tavırlar çoğu zaman Kur’an ve Sünnet’in rahmet yüklü mesajlarının çok uzağına düşmektedir.
 
“İslamofobia ancak yüksek bir bilgi, kültür, hikmet ve marifetle; derin bir şefkat ve merhametle ortadan kaldırılabilir…”
 
Bu konuyu küresel ölçekte ele almak isteyişimizin önemli bir sebebi de Batı dünyasının İslamofobik dalgalarla hızla çok kültürlülükten uzaklaşması, Batı’da yaşayan millet varlığımızın ve Müslüman kimliğinin karşı karşıya kaldığı ciddi sorunlardır. Biz öteden beri İslamofobyanın ancak yüksek bir bilgi, kültür, hikmet ve marifetle; derin bir şefkat ve merhametle ortadan kaldırılabileceğine inandık.
 
“Kin ve nefret yerine merhamet ve adaleti, düşmanlık ve husumet yerine dostluk ve kardeşliği, zedelenen insan onurunu yüceltmek için daha çok çaba göstermeye ihtiyacımız var…”
 
Tüm bu olumsuzluklar içerisinde her şeye rağmen ülkemiz bir umut adası olmaya devam etmektedir. Hepimizin bildiği gibi Anadolu’muzun güzel insanları, uzun asırlar boyunca başka inanç ve kültürden insanlarla huzur ve güven içinde bir arada yaşamanın en anlamlı örneklerini vermiştir. Ancak bütün bunlarla birlikte bugün ülkemizde de insanlar, birlikte yaşama ahlakını ortaya koymada zaman zaman ciddi zaaflar gösterebiliyor. Etnik, ideolojik, mezhebi ve meşrebi farklılıklar, bazen çatışma nedeni olarak görülebiliyor. Farklı görüşlere tahammül ve anlayış göstermek ne yazık ki, kimi zaman zayıflayabiliyor. Her geçen gün insanların birbirlerini daha az anladığını hatta anlayamaz hale geldiğini üzülerek müşahede ediyoruz.  Kin ve nefret yerine merhamet ve adaleti; düşmanlık ve husumet yerine dostluk ve kardeşliği; riyakârlık ve gösteriş kültürü yerine içtenlik ve samimiyeti ikame etmek; zedelenen insan haysiyet ve onurunu yüceltmek için daha çok çaba göstermeye ihtiyacımız var.
 
“İslâm şehirleri, yüzyıllar boyunca güvenin, adaletin, hoşgörünün, sevginin ve saygının hüküm sürdüğü huzur ve barış merkezleri olmuşlardır…”
 
Resul-i Ekrem Efendimiz, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. O Rahmet Elçisi ki Medine’ye hicretle önce Ensar ve Muhacir arasında benzeri görülmemiş bir kardeşlik bağı tesis etmiş, ardından yeryüzünün ilk toplumsal sözleşmesi olarak nitelendirilmeyi hak eden “Medine Vesikası”nı düzenlemiştir. Bu sözleşme ile farklı din ve kültüre mensup insanların aynı toplum yapısında huzur ve güven içinde bir arada yaşamalarını temin edecek hukuki zemini oluşturmuş ve bunun mümkün olabileceğini bütün dünyaya göstermiştir. Asr-ı Saadetten tevarüs ettikleri bu bakış açısını ve evrensel mesajı Endülüs’ten, Maveraunnehir’e Afrika’dan Asya’ya gittikleri tüm coğrafyalara taşıyan Müslümanlar rahmet medeniyetleri inşa etmişlerdir. Farklı millet, kültür ve dinlerin kavşak noktaları olarak nitelendirebileceğimiz Kudüs, Şam, Bağdat, Kahire, Kurtuba, Üsküp, Saraybosna, Buhara, Semerkant, Antakya, Edirne, Konya, Bursa, Diyarbakır, Mardin ve İstanbul gibi İslâm şehirleri, yüzyıllar boyunca güvenin, adaletin, hoşgörünün, sevginin ve saygının hüküm sürdüğü huzur ve barış merkezleri olmuşlardır. Osmanlı Devleti de, millet sistemiyle farklılıklarla birlikte yaşamayı bir hukuka kavuşturmuş ve bir ahlaka dönüştürmüştür. Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra yayınladığı, farklı inanç ve kültür mensuplarının bir arada güven içerisinde yaşamasını temin eden ahidnamesi, ilhamını Medine Sözleşmesinden, Kudüs fatihleri Hz. Ömer ve ardından Selahaddin Eyyübi’nin emannamelerinden almıştır.
 
“Son iki asırda Müslümanlar, tarihte insanlığa eşsiz örneklerini sergiledikleri birlikte yaşama ahlakını ve hukukunu güncelleyerek hayata aktarmada oldukça zorlandılar…”
 
Üzülerek belirtmek gerekir ki özellikle son iki asırda Müslümanlar, tarihte insanlığa eşsiz örneklerini sergiledikleri birlikte yaşama ahlakını ve hukukunu güncelleyerek hayata aktarmada oldukça zorlandılar. Ne yazık ki aynı inancın mensupları arasında bile şiddet, çatışma ve savaş baş gösterdi. İslam coğrafyası bu krizlerle sarsılırken dünya da küreselleşme gerçeğiyle karşı karşıya geldi. Bütün inançlar, ideolojiler ve düşünceler birbirleriyle iç içe geçti. Modern dünya, tarihî tecrübeleri fazla dikkate almadan kendi değerler dünyasını inşa etti. Bu değerler dünyası içinde kendi hayat tarzını, kurumlarını, insan ilişkilerini ve dilini üretti. Geçmişe dair ne varsa, bugüne dair ne elde ettiyse hepsini bu yeni zihniyete dâhil etti. Ancak hayata bakışı hikmet ve merhamet değil, güç ve menfaat eksenliydi. Bu yüzden pozitivizm ve hümanizmin görece dünyası içinde sürekli bir çatışma kültürü meydana geldi. Geride bıraktığımız yüzyılda yaşanan Birinci ve İkinci Dünya savaşları, soğuk savaş dönemleri, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’da yaşanan trajediler, yüreklerde derin yaralar açtı. Bütün bu savaş, çatışma, işgal ve soykırımlar aynı zamanda zorunlu yer değiştirmelere ve göçlere sebep oldu ve halen de olmaya devam etmektedir. Ne yazık ki insanlık, ortak yurdumuz olan dünyayı barış içinde imar ederek birlikte yaşama ahlak ve hukukunu yeryüzünde egemen kılamadı.
 
“Birleşmiş Milletler bile hiçbir zaman iyilik ve adalette birleşemedi…”
 
Her ne kadar insanlık birlikte yaşama konusunda ciddi bir birikime sahip olsa da, sürekli demokrasiden, insan hak ve özgürlüklerinden, çoğulculuktan ve çok kültürlülükten söz edilse de, dünyamızda medeniyetler, dinler ve kültürler arasında çatışma senaryoları, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme, asimilasyon ve izolasyon politikaları bir türlü sona erdirilemedi. Savaşlar, işgaller, şiddet ve terör eylemleri, çatışmalar, istibdatlar, soykırımlar, sömürgecilik ve zulüm durmaksızın devam etti. Her ne kadar farklılıklardan kaynaklanması muhtemel çatışmaların önlenmesi adına uluslararası sözleşmeler imzalanmış, bu amaçlar doğrultusunda uluslararası kurum ve kuruluşlar ihdas edilmişse de bütün bu girişimler, dünyamızdaki farklılıkların tamamını kuşatmadığı ve dinî, ahlâki ve kültürel alt yapı ile desteklenmediği için barış, huzur ve kardeşlik yolunda istenen neticeler bir türlü alınamadı. Bütün bu amaçlar için kurulan Birleşmiş Milletler bile hiçbir zaman iyilik ve adalette birleşemedi.
 
“Bugün birlikte yaşama konusunda İslâm’ın bakış açısının bir kez daha yeniden ortaya konmasına ihtiyaç vardır…”
 
Üzülerek ifade edelim ki modern zamanlarda insanlık, dinler ve Peygamberler aracılığıyla tüm zamanları ve insanları muhatap alan, bütün inanmış yüreklere duyurulan çağlar üstü hikmet ve hakikatlerden uzak düşmüştür. İnsanlık, manevi değerlerden uzaklaştıkça hırs, kin, nefret, gaflet ve vahşetin sarmalında maalesef insanlığından da uzak düşmektedir. Dolayısıyla bugün birlikte yaşama konusunda genelde insanlığın özelde ise Müslüman toplumların karşılaştıkları sorunların çözümü için seferber olunmasına; dinlerin, özellikle de son hak din olan İslâm’ın bakış açısının bir kez daha yeniden ortaya konmasına; tarih boyunca Müslümanların bu konuda geliştirdikleri hukukun fark edilmesine; tarihî tecrübenin günümüze yansıtılmasına ve birlikte yaşama ahlâkı konusunda bir bilinç oluşturulmasına ihtiyaç vardır. İşte bu gerekçe ve düşüncelerle Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu sene Kutlu Doğum Haftasında “Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlakı” konusunda insanlığın idrakine ulvi hakikatleri yeniden hatırlatmaya karar vermiş bulunuyoruz.
 
“Barış için hukuk temelleri önemlidir ancak hukuksal zemin ahlaki ilkelerle beslenmedikçe ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme ve İslamofobinin önüne geçilmesi mümkün değildir…”
 
Elbette bu konuda bütün insanları barış içinde birlikte yaşatacak hukuk temelleri son derece önemlidir. Ancak unutmamak gerekir ki, bir takım hukuksal normlar ve kurallar bir arada yaşamayı bir yere kadar sağlayabilir. Hukuksal zemin ahlaki ilkelerle beslenmedikçe ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme artık neredeyse bir endüstriye dönüşerek yaygınlaşan İslamofobinin önüne geçilmesi mümkün görünmemektedir. Zira her geçen gün şiddetini arttıran bu çatışma ve ayrıştırma, hukukun tek başına yeterli olmadığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Aslında bütün din ve kültürlerde söz konusu ahlakın temel ilkeleri öz olarak mevcuttur. Her biri birbirinin kardeşi olan Kutlu Peygamberler hayatları boyunca her daim birleştirici, uzlaştırıcı, affedici barış elçileri olmuş, örnek hayatlarıyla yüksek insani değerleri ortaya koymuşlardır. Bu değerler ve örnek uygulamalar, Hz. Musa’nın on emrinde, Hz. Davud’un Zebur’daki yakarışlarında, Hz. İsa’nın dağdaki vaazında ve Hz. Muhammed Mustafa (sas)’nın Medine Vesika’sında ve Veda Hutbesinde bütün insanlığa ilan ettikleri evrensel bir mesaja bürünmüştür.
 
Birlikte yaşama ahlakının temel ilkeleri…
 
Biz İslami referanslardan hareketle, özü insana, inanca, kutsala, düşünceye, kültüre ve medeniyete saygıya dayalı birlikte yaşama ahlakının bazı temel ilkelerini bir kez daha insanlığın vicdanına duyurmak istiyoruz:
 
Bütün insanlık, Âdem ve Havva’nın çocukları olmaları hasebiyle birbirini insanlık ailesinin fertleri olarak görmeli, kardeşliğe yakışır davranışlar sergilemeli ve her türlü ayırımcılığa karşı çıkmalıdır.
 
Bütün insanlığın aynı özden yaratıldığı, insanlık onur ve değeri bakımından eşit olduğu bilinmeli, herkese insanca muamele edilmelidir.
 
Dini, dili, ırkı, rengi, cinsiyeti ne olursa olsun her insanın canının, haysiyetinin ve malının dokunulmaz olduğu bilinmelidir.
 
Özel hayatın mahremiyetine saygı duyulmalı; hiç kimsenin namus, şeref ve iffetine el ve dil uzatılmamalıdır.
Her insanın kimliğine, kişiliğine ve farklılığına saygı gösterilmelidir.
 
İnsan, başkalarının kendisine nasıl davranmasını istiyorsa, kendisi de başkalarına öyle davranmalıdır. Âdil ve dürüst olmalıdır.
 
Hiç kimsenin, ikinci sınıf insan muamelesi görmesi, aşağılanması, küçümsenmesi, kendisiyle alay edilmesi asla kabul edilemez.
 
Allah’ın yaratılış kanunda, yeryüzündeki varoluş gayesinde ve ilahi vahye muhatap olma noktasında her kadının öncelikle insan olarak değer görmeyi ve saygıyı hak ettiği bilinmelidir.
 
Kadına karşı her türlü şiddet ve cinsiyete dayalı ayrımcılık tamamen reddedilmeli ve önlenmelidir. 
 
Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasında kadın-erkek arasındaki biyolojik farklar göz önünde bulundurularak fırsat eşitliği sağlanmalı, adalet esas alınmalıdır.
 
Allah’ın lütfettiği en değerli emanet olan çocuklar, cinsiyet ayrımcılığından, bedenen ve ruhen her türlü şiddet ve istismardan korunmalıdır.
 
Bütün insanlar, yaratılış gayelerinden birinin insanlığın ortak evi ve yurdu olan yeryüzünü imar etmek olduğunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıdır.
 
Kâinat, tüm insanlığa aittir. Tabiatın havası, suyu, toprağı, denizleri, bitkileri, hayvanları ve diğer canlıları ile korunmayı hak ettiği bilinciyle hareket edilmelidir.
 
Yeryüzü her şeyden önce bizden sonrakilerin bize bir emanetidir. Onlara yaşanabilir bir dünya bırakabilmek için her türlü ifsat ve bozgunculuktan uzak durulmalıdır.
 
Yeryüzünde saygıya, adalete, barışa, merhamete ve hoşgörüye dayalı bir medeniyeti yeniden inşa etme çabası gösterilmelidir. 
 
Bütün insanların ve cümle mahlûkatın merhamet ve şefkatle muamele edilmeyi hak ettiği bilinmelidir.
Kimden gelirse gelsin, hangi amaçla yapılırsa yapılsın ve kime karşı olursa olsun şiddetin her türlüsü reddedilmeli ve karşı durulmalıdır. 
 
Mezhepçilik, meşrepçilik, hizipçilik, ırkçılık taassubunun, insani değerleri tükettiği ve insan onurunu yok ettiği gerçeği görülmelidir.
 
Tarihte yaşanmış acılardan ders ve ibret alınmalı; yaşanmış bu acılar, kin, nefret ve intikam duygusuna dönüştürülmemelidir.
 
Aile ve akraba münasebetlerinde, komşuluk ilişkilerinde, arkadaşlıklarda, işyerlerinde, trafikte, ortak yaşam ve kullanım alanlarında karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörü içinde ve kul hakkı bilinciyle hareket edilmeli, sükunet, itidal ve sabır ilişkilere hâkim kılınmalıdır.
 
Dünya toplumu olma adına, dar görüşlü kavgaları bırakıp, kalpleri birbirine açmalı, dayanışma ve yardımlaşmaya dayalı bir hayat için sürekli çaba gösterilmelidir.  
 
Daha güzel bir dünya için güç, mevki, makam ve tüketim hırslarını bir tarafa bırakıp insanların yeryüzü imkânlarından hakkaniyet ve adalet ölçüleri çerçevesinde yararlanabilecekleri sosyal ve ekonomik bir düzen takip edilmelidir.
 
Hayatı anlamlı kılan, insanın sadece kendisi için değil başkaları için de yaşayabilmesidir. Yaşlıların, fakirlerin, engellilerin, hastaların, yetimlerin, kimsesizlerin ve mültecilerin mağdur edilmediği bir dünya 21. Yüzyılda artık bir özlem olmaktan çıkarılmalıdır.
 
İnsanlara, farklılığın kaynağını, amacını, derecesini ve sonucunu doğru okuyabilen ferasetli ve hikmetli bir bakış kazandırılmalıdır. Yeni nesiller, toplumdaki dengeyi fark eden, onu bir bütün olarak görebilen, bütünle uyum içinde hareket eden, bütünle ve kendisiyle barışık bir iç görüye sahip olarak yetiştirilmelidir.
 
Dinî değerleri insanların duygularını istismar ederek güç devşirmeye ve çıkar sağlamaya matuf bir araca dönüştürmek, hakikati sadece kendinde görmek, hedefine ulaşmak için her yolu mübah saymak, körü körüne itaat kültürüyle iradeleri teslim almak, din ve vicdan özgürlüğü ile bağdaşmaz.
 
Burada sözlerime son verirken bir kez daha vurgulamak isterim ki “Dünya bize biz de birbirimize emanetiz. Daha güzel bir dünya için sevgi, saygı ve merhamet” diyorum.
 

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
ciz kul 2 yıl önce

Aman yarabbi ne müslüm an yarabbi halimiz ne ola yarabbi bizlere mevlanalar yunus lar ahmedi hani lae lazim gel gel dememiz lazim neolursan ol gel kurban olayim