Dini alanı serbest bırakmak istismara neden oluyor
Esasında günümüz insanı büyük ve çok renkli bir tecrübe birikimine sahip. Mesela son yüzyıl içinde bir taraftan her biri insanın yaşam kalitesini yükselten ve mutluluğunu artıran büyük bilimsel keşifleri, teknolojik gelişmeleri, iletişim imkanlarını, düşünce hareketlerini, sanat ve estetiği, diğer taraftan dünya savaşlarının yıkıcılığını, insanoğlunun acımasızlığının sayısız örneklerini bir arada yaşadık. Ancak bugün iyice daralan, sıkışan ve küçülen dünyamızda insanlığı şiddet ve terör, yolsuzluk, çıkar çekişmelerinin körüklediği global gerilim ve hak ihlalleri, anti demokratik yönetim, sosyal adaletsizlik, açlık, fakirlik, hoşgörüsüzlük, manevi boşluk ve ahlaki çöküntü gibi bir dizi sorun bizi bir cendereye sokmuş, kazanımlarımızı neredeyse unutmuş, iyimserliğimizi esir almış durumda. Çünkü bu sorunlar yalnızca bunları bizzat yaşayanları değil, hemen her toplumu ilgilendiren küresel bir tehdit haline gelmiştir ve bunların üstesinden gelebilecek toplumlararası kalıcı çözüm yolları aranmaya başlanmıştır.

Mutluluğun ve çözümün anahtarını başka adreslerde aramanın ne sonuç vereceğini bilemeyiz. Ancak kendimizi yeniden tanımlamanın ve kendimizle yüzleşmenin, elimizin altında bulunan ortak değerlerimizi keşfetmenin bugün aramızdaki ayrışmayı ve sorunları hafifletmede önemli bir adım olacağı kuşkusuz. İnanıyorum ki sahip olduğumuz ortak miras ve tecrübe birikimini sağduyu ile okuyabilirsek, milletçe bir arada huzur, barış ve güven içinde yaşamamızı kolaylaştıracak birçok imkanı onun içinde bulabiliriz. Sözünü çok ettiğimiz fakat bir türlü yakınına gitmeye cesaret edemediğimiz sayısız erdemler ve hasletler hâlâ aramızda bir yerlerde sessizce yaşıyor. Din, insanın hem dünyada hem de ahiret hayatında kurtuluşa ermesini, kendisiyle, yaratanla ve çevreyle barış içinde yaşamasını, kalıcı huzur ve mutluluğu yakalamasını hedeflemekte, bunu gerçekleştirmek için insana sadece inanç ve ibadet esaslarını telkin etmekle yetinmeyip, bunun yanı sıra adalet, doğruluk ve dürüstlük, hak yememe, yalan söylememe, ötekine saygı, yardımlaşma, her türlü kötülükten uzak durma, kendisi için istediğini kardeşi için de isteme ve onu sevme gibi temel erdemleri insan hayatında egemen kılmaya çalışmaktadır. Fakat ne yazık ki, sorunlarla boğuşurken karamsarlık çökmekte, dikkatimiz dağılmakta ve -din alanı da dahil- kişisel algı ve kaygılarımız veya hafızalarımızda devam eden bazı kötü örnekler ve kötüye kullanımlar, ideolojik ve siyasi söylemin retoriği daha soğukkanlı düşünebilmeyi ve sahip olduklarımızın değerini fark etmeyi önemli ölçüde engellemektedir.



a. Ortak tarih ve kültür mirasımız, bizim en başta gelen müşterekliğimiz. Edirne’den Hakkari’ye kadar Anadolu, geçmişten günümüze binlerce yıllık tarihinde insanlığın farklı tecrübelerini, geleneklerini, değer ve anlayışlarını bağrında barındıran ve bunları nesilden nesle aktaran, âdeta insanlığın kültür tarihiyle özdeş bir tarihî mirasa sahiptir. Burada tarihin çeşitli dönemlerine ait sayısız materyal ve tarihî değerin günümüze kadar korunmuş olması Anadolu insanının sahip olduğu hoşgörülü anlayış ve tavır sayesinde gerçekleşmiştir. Tarihte yaşanmış sadece kahramanlık ve zaferler değil acılar ve yokluklar da Anadolu insanının hafızasında bir aile fotoğrafı olarak yer etmiştir. Kültürel mirasımız içinde yer alan nice hikayeler, atasözleri, düşünce ve sanat insanları bizim ortak bağımızdır. Bu yönüyle Anadolu, yalnızca coğrafi olarak Asya’yı Avrupa’ya ya da doğuyu batıya bağlayan değil, geçmişi günümüzle buluşturan ve bizi birbirimize yakınlaştıran bir bağı da ifade etmektedir.

b. Vatan ve vatandaşlık. Millet olarak üzerinde yaşadığımız coğrafyanın üzerinde dini, mezhepsel, etnik, sosyal ve kültürel birçok aidiyetlerimiz var. Bu bizim gerçeğimiz ve zenginliğimiz. Ama bütün bu alt kimlikleri/aidiyetleri birbiriyle kavga ettirmeden barış içinde bir arada tutabilecek ortak bağ ise coğrafyanın vatana dönüşmüş olmasıyla kazanılmış vatandaşlık duygusudur. Bunu da hiçbir ayırımcılığa fırsat vermeden eşitliğe, karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı bir vatandaşlık hukukunu geliştirerek koruyabiliriz. Vatan kavramının ve vatandaşlık bağının önemi, zayıflatıldığında ya da yitirildiğinde acı bir ders olarak daha çok kendini hissettirmektedir. Son dönemde dinî değer ve kavramları istismar ederek örgütlenen bir cemaatin mehdici-mesihci bir anlayışla bütün yeryüzünü etkinlik alanı olarak görüp vatan bağını önemsizleştirmesinin aramızda nasıl bir travmaya yol açtığını acı bir şekilde gördük.


c. Bir arada yaşama kültürü. Dünyada bugün kültürel ve dinî farklılıklara saygı ve bu saygı içinde birlikte yaşama kültürünün yaygınlaşmasına ekmek su kadar ihtiyaç duymaktayız. Bunu gerçekleştirmek, konuşulduğu kadar kolay olmuyor. Üzerinde yaşadığımız vatan, binlerce yıldır beşiklik ettiği kültürel ve dinî geleneklerle çok kültürlülüğü tarih boyunca tecrübe etmiş, sindirmiş ve sorunsuz bir şekilde sürdürmüştür. Bu topraklarda etnik ve dinî kimlik karşıtlığı en alt düzeydedir; anti-semitizm veya soykırım gibi olgu ve hadiselere rastlanmamıştır

d. Dinî çoğulculuk. Tarih ve medeniyetimizin belki de en belirgin özelliği, başta İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere farklı din ve inanışları bir arada yaşatan hoşgörü ortamıdır. Bu coğrafyada öteden beri yaşamakta olan din ve inanışlara karşı oluşan özgürlük ortamı nedeniyledir ki Anadolu yalnızca kendi yerli halkları için değil, kendisini baskı altında hisseden dışarıdaki çeşitli dinî gruplar için de bir sığınak olmuştur. Şüphesiz bu tablonun oluşmasında İslam dininin insana ve barış içinde birlikte yaşamaya verdiği değer, müslümanlara kazandırdığı öz güven ve diğer din mensuplarına ve kendi içindeki dini çoğulculuğa tanıdığı geniş özgürlük baskın bir paya sahiptir. Son yarım yüzyılda Ortadoğu’da dökülen kan ve gözyaşını, hiçe sayılan insanlık onurlarını, terörün dinî zeminden destek alma çabalarını gördükçe insanlık olarak tarihte sahip olduğumuz bu tecrübeye ayrı bir özlem duymaktayız. 

e. Demokrasi kültürü. Osmanlıda öteden beri padişahların monarşiden çok meşrutî tarzda yönetim sergilemesi, din ve devlet işlerinde gözettiği hassas denge, Tanzimat ve Meşrutiyet aşamalarından sonra Cumhuriyet dönemi ve sonunda parlamenter demokrasiye geçiş bizlere millet olarak -diğer İslam ülkeleriyle kıyas edilemez ölçekte- bir devlet, demokrasi ve kamusal alan kültürü kazandırmıştır. Türkiye’nin İslâm dünyasına yapabileceği en büyük katkı da, onları öfke ve dinî kimlikleriyle yalnızlaşmaktan kurtarıp onlara İslam’la demokrasinin, küresel insanî değerlerin, insan haklarının bir arada bulunabileceği göstermek, bu alanda onlara örneklik etmektir. Demokrasi aynı zamanda insan hakları, hukukun üstünlüğü, açıklık, hesap verebilme, öngörülebilir bir güven ortamı demektir.

f. Din-siyaset, din-ticaret ve din-devlet ilişkisi konusunda Osmanlıdan bu tarafa iyi-kötü korumaya çalıştığımız ölçü ve denge, bizim müşterekliğimizin bir başka ayağıdır. Bu denge korunduğu sürece din özgürlüklerinin geliştirilmesi toplumsal huzur ve barışa hizmet eder. Bu denklemi bir tarafın lehine bozduğumuzda ise ağır maliyetler ödediğimizi ve bundan da en çok dini değerlerin zarar gördüğünü birlikte görmekteyiz. Türkiye’nin özellikle güney kuşak İslam ülkelerinden ayırıcı farklarından biri de bu dengeyi korumada belli bir istikrarı yakalamış olmasıdır.

g. Modern Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanlığı modeli ile din eğitiminin açıklık ve birlik içinde ve devletin gözetimi altında yürütülmesi (tevhid-i tedrisat) politikası çok önemli bir tecrübedir ve kazanımdır. Din alanını sivil özgürlükleri geliştirme veya belli bir dini görüşü egemen kılma adına serbest dalgalanmaya bırakmak, en hafifi din istismarı olmak üzere sonu gelmez bir macerayı göze almaktır.

Bütün bunların yanı sıra millet olarak aramızda dayanışma ve sosyal merhamet duygusunun hâlâ devam etmekte olduğunu, onun en zor zamanlarda bir Hızır gibi ortaya çıkıp yaraları sarmaya başlamasından anlıyoruz. Özgürlüklerin kıymetini onu yitirmeye başlayınca daha iyi anlıyor ve birlikte sahip çıkıyoruz. Kendi aramızda ne kadar farklı düşünsek de yine en yakın dostlarımızın birlikte yaşadığımız yanı başımızdaki insanlar olduğunu ve milletçe bütün renklerimizle bir büyük aile olduğumuzu, aynı kaderi ve yuvayı paylaşan kardeşler olduğumuzu öteki ellerin bizim üzerimizde hesapla yaptığında ve bizi birbirimize düşürdüğünde derinden hissediyoruz. Yaşadığımız travmalar ve acılar da, kutladığımız bayramlar ve mutluluklarımız da bize hep bunu öğretmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki, başkasını kendimize benzetmeye çalışmadan hukuk, güven ve barış içinde birlikte yaşamayı, insana sırf insan olduğu için değer verebilmeyi, farklılıkları zenginlik kaynağı ve iyilikte yarışma sebebi olarak görebilmeyi yeniden başarmak zorundayız.


 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Mumin 3 ay önce

Eleştirdiğiniz süleymancılar kadar yanlış bir adam diyanet mensubu diye neden savunuyorsunuz?tarafkar yayıncılık