Diyanet'in önemi de Diyanet'e saldırılar da artıyor
TÜRKİYE’NİN ÜÇ MESELESİ


Ülkemiz ateş çemberiyle kuşatılmış vaziyette. Şu üç konuyu behemehal çözmemiz gerekiyor.
Birincisi, siyaset üzerinden aşırı ayrışma. Toplumun katmanları arasına kin nefret öfke gibi kavramların asla girmemesi için yapılması gerekenler var.

İkinci, terör meselesi, Kürt meselesi  

Üçüncüsü de Alevilik meselesi.

DAEŞ ELİYLE İSLAMIN GENLERİYLE OYNUYORLAR

İslam dünyasında daha çok siyasi ve iktidar mücadelelerinin mezhep ihtilafına dönüşerek bir bölünme parçalanma ve şiddet söz konusu. DAEŞ gibi terör örgütleri eliyle İslam dininin adeta genleriyle oynanıyor. İslam’ın o medeniyetler üreten ana yolu bir takım nevzuhur tezahürlerle, nevzuhur dini hareketlerle adeta işgal ediyor. Böyle bir dünyada ve böyle bir Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı giderek önem kazanıyor. Önümüzdeki 5-10 yıl içinde daha da önem kazanacak gördüğüm kadarıyla. Çünkü bizim dışımızdaki dünyada din meselesi ve din hizmetleri meselesi bir güvenlik meselesine dönüştü. Ama bizim hem ülkemizde yürüttüğümüz meseleler hep sağduyunun barışın itidalin merkezi oldu hem de farklı dünyalara taşıdığımızda da öyle oldu. Diyelim ki Rusya Müslümanları dini bilgiyi bizden aldıklarında da barışı ortaya taşıdılar orta Asya’ya da Afrika’ya da Balkanlar da öyle Latin Amerika da öyle. Başka yerlerde Selefilik ve Şiilik kavgası baş gösterince herkes Diyanet’e yöneldi. Bizim çağrımız barış oldu. Ben New Caladonya diye bir yer bilmiyordum, Crismis adaları diye bir ülke bilmiyordum. Vietnam’a diyanet imam gönderecek denseydi on yıl önce inanmazdım. Haiti’de diyanetin merkezi olacak denseydi ben de şaşırırdım. Ama dünyada meydana gelen hadisiler dünyadaki Müslümanları Türkiye tecrübesine yöneltti. Bu noktada diyanet çok önem kazandı. Fakat belki de bizim de taksirlerimiz vardır mutlaka, bir taraftan da kendimizi kendi medyamıza anlatmakta zorluk çekiyoruz doğrusu.

DİYANET’İN ÖNEMİ DE DİYANET’E SALDIRILAR DA ARTIYOR

Diyanet bu haliyle yoluna devam edebilir. Madem bu kadar önemli bir kurum haline geldi. Bir defa aşamalı olarak daha özerk bir yapıya kavuşmasının hem ülkemiz açısından hem bölgemiz hemde dünyamız açısından daha önem kazandığını düşünüyorum.
Diyanetin kamu tüzel kişiliği yok. Diyanet mesela kendisine saldıran herhangi bir kişiyi mahkemeye veremiyor. Çünkü kamu tüzel kişiliği yok. Ancak başbakanlık karar verecek o müracaat edecek. Yahut, herhangi bir caminin sahibi değil Diyanet. Vatandaş camiyi yapar, hazineye devreder. Diyanet oraya sadece imam gönderir. Camilerin bazılarının sahibi kültür bakanlığıdır, bazılarının sahibi vakıflar genel müdürlüğü, bazılarının sahibi köy tüzel kişiliğidir.
Ayrıca din eğitimi ve hizmeti kültürü üreten tarihsel ve geleneksel vakıfların Diyanet’in dışında olması doğru mudur? Bunları konuşacağımıza ya takvim yapraklarından bulunmuş bir kelime dolayısıyla manşetlerde buluyoruz kendimizi ya da ilçe müftülüğümüzün sitesinde 15 sene önce yazmış bir cümleden dolayı bazen de Ramazan’da düzenlediğimiz kitap fuarında satılan binlerce kitaptan birinin içinde bulunan bir cümleden sorumlu tutularak “Diyanetin fuarında skandal ifadeler” diye manşette buluyoruz kendimizi. Bu konuda hakikaten Türkiye’nin bütün münevverlerine, aydınlarına, fikir insanlarına ihtiyacımız var.
 
DİYANETİN ÖZELEŞTİRİSİ

Dinin mezhebin bu kadar öne çıktığı ve savaş sebebi haline getirildiği bir dönemde Diyanetin küresel misyonunu ifa edebilmesi için. Bir kendi içimizde problemler var: İnsan kalitemiz. Cami içinde yürüttüğümüz hizmetler. Bilhassa din dili ile toplumsal algı arasındaki misyonu kapatma konusunda bizim eksiklerimiz var. Bugünkü kuşağın kullandığı dille bizim kullandığımız dil arasında çok büyük mesafeler var. Bizim bunu kapatmamız lazım. Türkiye’de ilahiyat fakülteleri gerçekten çok önemli. İlahiyatlar ürettikleri bilgileri eğer bundan yirmi sene evvel diyanet marifetiyle batıya taşıyabilselerdi selefilik gibi akımlar belki batıda yeni ihtida eden – Müslüman olanları cezp etmeyecekti. Yahut Sovyetler yıkıldığında kimlik bunalımına giren eski Sovyet vatandaşı Müslümanlara eğer diyanet hemen hizmet götürebilseydi doğru bilgiyi götürebilseydi o zaman körfez ülkelerindeki her dernek oralara gidip hayır adı altında Selefiliği taşımamış olacaklardı. Ve bu mezhep kavgaları savaşları böyle bir boyut kazanmayacaktı.

ULUSLARASI İSTANBUL İSLAM ÜNİVERSİTESİ

İstanbul’da El-Ezher benzeri bir uluslararası ilahiyat üniversitesinin açılması için Diyanet olarak biz çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bunun gereğini inanıyoruz. Üç dilde, Türkçe İngilizce ve Arapça eğitim verecek, dünyanın her yerinden öğrencilerin ve hocaların olacağı, sosyoloji ve tarihin de okutulacağı bir ilahiyat üniversitesi ülkemiz için de bölgemiz ve dünya için de çok önemlidir. Bunun şimdiye kadar düşünülüp yapılmamasının maliyeti Balkanlara da Kafkasya’ya da Ortadoğu’ya da Kuzey Afrika’ya da çok ağır olmuştur.

Diyanet olarak Kırgızistan, Kazakistan, Azerbaycan ve Strazburg’ta birer ilahiyat fakültesi açtık. Afrika’da da iki ayrı imam hatip lisemiz var. Mezun olduklarında ilahiyat da tamamlanmış olacak.

Avrupa’da doğmuş büyümüş beş bin çocuğu da Türkiye’ye getirerek ilahiyat eğitimi almalarını sağladık. Üç dil bilen öğrenciler mezun olduklarında Avrupa’da görev yapıyorlar.

Uluslar arası ilahiyat projesi kapsamında şu an 750 öğrencimiz var dünyanın dört bir yanından 103 ülkeden gelen. İlk mezunlarımızı verdik.

DAEŞ’E KATILIM İMAM HATİPLER SAYESİNDE AZ

Emniyetle birlikte ortak bir çalışma yaptık. DAEŞ’e en düşük katılımın Türkiye’den olması bizi çok mutlu etti. Elbette ki tek bir kişi bile çoktur bize. Bir ikincisi imam hatip ve ilahiyatlardaki eğitimin doğru bir eğitim olması, Kuranı Kerim dersinden çıkan çocuğun kimya dersine, felsefe dersine girmesi sayesinde asla radikallik çıkmaz. Bu Türkiye’nin bir başarısı, Körfez ülkelerinde Pakistan’da bunu göremezsiniz.

DÖNDÜNCÜ BÜYÜK KAOS DÖNEMİ

İslam medeniyetinin üç büyük kaos dönemi oldu daha önce. Ve her birinde kaosun aşılması için öze dönüş arayışına girildi. Her biri ayrı bir sorun yarattı. İlki, üçüncü halifenin şehit edilmesinin ardından oluşan haricilikti. İkincisi Moğol saldırısı dönemi. Üçüncüsü Osmanlı imparatorluğunun yıkılışı ve sonraki dönem. Şu an yaşadığımız dönem de bir kaos dönemidir. Ama bu durum İslam’ın Ortaçağı olarak adlandırılamaz. Avrupa’da mezhep savaşları olurken yüzyıl boyunca Hıristiyanların yarısı diğer yarısını katletmişti. Bugün de öze dönüş adıyla kendi ideolojilerini dini metinlere söyletmeye çalışıyorlar.

ATEİSTLERİN İNANMAMA HIRİSTİYANLARIN İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ

* Bu ülke sadece inanç sahipleri için değil ateistler için de özgür bir ülke olmalı. O insanların da inanmama özgürlüğü sağlanabilmeli. Bu Diyanet’in de görevidir ayrıca.

* Ruhban okulu açılmalı. Biz asırlarca bu topraklarda, ortak medeniyetimiz içinde tüm dinler mezhepler ortakça kardeşçe yaşadık.

* Hukuktaki siyasette işletilen mütekabiliyet esasının dini konularda işletilmesinin doğru olmadığını düşünüyorum. Biz Müslümanlara ne kadar hak ve özgürlük verirseniz biz de buradaki Hıristiyanlara o kadar veririz demenin doğru da, İslami de olmadığını biliyorum. Din adamı yetiştirmek konusunda kimse başka bir ülkenin okullarına muhtaç olmamalı.

* Batı Trakya’da Türk kelimesinin yasak olduğunu, Atina’da binlerce Müslüman olmasına rağmen hala bir cami olmadığını, Müslümanların bir hangarda namaz kıldığını, Avrupa ülkelerindeki camilerin önüne kesilmiş domuz kafaları atıldığını biliyorum, yine de bunu söylüyorum.
 

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Erdem Denizli 11 ay önce

Konu, maaşla, özlük haklarıyla alakalı olsaydı burada onlarca yorum, tartışma görecektik.