Diyanet'te halef selef aynı yolda yürüyor
Ahmet Hamdi Akseki dinî hayatın baskı altına alındığı zor dönemlerde Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış ve tek parti yönetiminin dine müdahalelerine direnmiştir. 

Bazı insanlar için “ilk”leri gerçekleştirmek âdeta bir hayat tarzıdır. Bu insanlar vizyon sahibidir, sorunları görür, üzerinde kafa yorar ve çözüm üretirler. Belki de bir lütf-i ilahi ile bazı ilkler onlara nasip olur. Kanımızca bunlardan biri de merhum Ahmet Hamdi Akseki’dir. 

Cumhuriyet Türkiye’sinde radyodan ilk defa Kur’an okumak, 1951 yılında kendisine nasip olmuştur. Yıllar sonra 2013 yılı Ramazan ayının ilk günü saat 00:04’te Diyanet Radyo, Kur’an tilavetiyle yayın hayatına başlar. Ardından Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, yaptığı konuşmada, Ahmet Hamdi Akseki’nin TRT radyosunda ilk defa Kur’an okumasına atıf yaparak, bugün de Diyanet Radyonun açılışında Kur’an’ın, merhumun adını taşıyan caminin altında yer alan stüdyoda okunmasındaki tevafuka dikkat çeker.


DİYANET İŞLERİ BAŞKANI GÖRMEZ'İN OKUDUĞU AŞR-I ŞERİFİ VE SOHBETİNİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ 

 
Ahmet Hamdi Akseki’nin, hayatına pek çok ilki sığdırmış vizyon sahibi bir âlim olduğundan hareketle başladığımız yazımıza, onun görevleri sırasında gerçekleştirdiği bazı ilklerle devam etmek istiyorum: Vaazları, konferansları ve yazılarıyla destek verdiği Millî Mücadele sonrasında tayin edildiği Umûr-ı Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti Tedrisat Umum Müdürlüğü sırasında medreseleri ıslah etmek, onları çağın ihtiyaçlarına cevap verecek hâle getirmek için yoğun çaba sarf etmiş ve çalışmaları takdire şayan neticeler vermiştir. (Veli Ertan, Ahmet Hamdi Akseki, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., İst. 1988, s. 9-15, 64-65; Süleyman Hayri Bolay, “Akseki, Ahmet Hamdi” TDV İslam Ansiklopedisi,
c. 2, s. 294.)
 
Ahmet Hamdi Akseki, 1924 yılında kurulan Diyanet İşleri Reisliği’nde, ilk atanan müşavere heyetinde yer almıştır. 1939 yılında ilk Reis muavini, 1947 yılında ise kurumun üçüncü Reisi olmuştur. (Ertan, s. 16-24.) Bu görevleri sırasında önemli hizmetlere imza atmıştır.
 
Merhum Akseki’nin heyet-i müşavere azası iken gerçekleştirdiği önemli hizmetlerden ikisi; ilk üç cildi Ahmet Naim’e, dördüncü cildi Kâmil Miras’a ait olan Tecrid-i Sarih’in (Sahih-i Buhari Muhtasarı) tercümelerinin tetkiki ve bastırılması ve Kur’an-ı Kerim’in Elmalılı Hamdi Yazır tarafından Hak Dini Kur’an Dili adıyla Türkçe’ye çevrilmesine vesile olmasıdır.
(Niyazi Baloğlu, “Diyanet İşleri Reisi Olarak Ahmet Hamdi Akseki, “Ahmet Hamdi Akseki’nin Hayatı, Ahmet Hamdi
Akseki (Sempozyum), TDV Yay., Ank. 2005, s. 9; Bolay, s. 294; Ertan, s. 66.) Başkan yardımcılığı ve başkanlığı döneminde de âdeta dinlenmek bilmeden çalışan merhum Akseki, başkanlığı döneminde Diyanet İşleri Başkanlığının nüfuzunu ve kamuoyu nezdindeki itibarını kuvvetlendirmek için büyük çaba harcamıştır. Diyanet İşleri Başkanlarının mabet dışında ruhani elbise giymesine izin verilmesi de onun, başkanlık görevine gelmesinden kısa süre sonra giriştiği
çabaların neticesidir. (Baloğlu, s. 11.) Din görevlilerinin, on dokuz yıllık bir aradan sonra tekrar Diyanet
İşleri Başkanlığı teşkilatına dönmesi de onun başkanlığı döneminde gerçekleşmiştir. (Ertan, s. 35.) Yeni neslin dinî bilgiler bakımından boşluk yaşadığı, hatta dinî yayınlar bulmanın zor olduğu bir dönemde Ahmet Hamdi Akseki, bu boşluğu doldurmak için büyük bir gayret sarf etmiş, birkaç arkadaşıyla birlikte âdeta bir kitap yazma seferberliğine girmiştir.
 
O dönemde yazdığı kitapların büyük bir kısmı, toplumun farklı kesimlerine hitap edecek tarzda ve temel dinî bilgileri öğretme amacına yönelikti. Bu kitaplardan bazıları; Dinî Dersler, Ahlak Dersleri, Askere Din Dersleri, Köylüye Din Dersleri, Yavrularımıza Din Dersleri, Öğretmen ve Öğrencilere Yardımcı Açıklamalı Din Dersleri, İslam Dini, Yeni
Hutbelerim’dir. Akseki, yazdığı yetmiş civarında eserle büyük bir boşluğu doldurmuş ve unutulması kabil olmayan büyük bir hizmette bulunmuştur.
 
Merhum Akseki, ilkokullarda okutulacak din derslerine yardımcı bir kitap olarak yazdığı ‘Açıklamalı Din Dersleri’nin ön sözünde öğretmenlere, dersleri hangi üslupla işlemeleri gerektiği ile ilgili tavsiyelerde bulunurken şu hatırlatmayı yapar: “İlkokullardaki din derslerinden asıl maksat, dinî vazifeleri belletmekle beraber, çocukların kalplerinde dine ve dinî vazifelere karşı sönmez bir sevgi uyandırarak icabında daha geniş kitaplara müracaat edebilmesini  kolaylaştırmaktır. (Ahmet Hamdi Akseki, Açıklamalı Din Dersleri Birinci Kitap, Güney Mat., Ankara 1949, s. 4.) Akseki merhum, hazırladığı “Dinî Müesseseler ve Din Eğitiminin Meselelerine Dair Rapor”da din eğitimiyle ilgili pek çok meseleyi ayrıntılı bir biçimde, çözüm önerileriyle birlikte ele almıştır. İmam hatip mekteplerinin birer birer kapatılarak Tevhid-i Tedrisat Kanununun uygulamada dinî derslerin ve dinî mekteplerin ilgasıyla neticelenmesi, Başkanlığın da din adamları yetiştirecek mesleki bir öğretim kurumuna sahip olmaması yüzünden camilerde mihraba geçerek halka namaz kıldıracak, minbere çıkıp hutbe okuyacak bir imam ve hatip bile bulunmaması, hatta bazı köylerimizde, ölenlerin teçhiz ve tekfini ile ebedî istirahatlarına tevdi gibi en basit dinî bir vazifeyi ifa edecek kimseler dahi bulunmamakta olduğu, çoçocukların ve gençlerin yirmi altı seneden beri din ve ahlak terbiyesinden uzak yetiştirilerek her türlü olumsuz tesire açık hâle getirildikleri, dahası dinsiz yetiştirilmeleri için elden gelen her şeyin yapıldığı gibi hususlar bunlardan bazılarıdır. (Ahmet Hamdi Akseki, “Dinî Müesseseler ve Din Eğitiminin Meselelerine Dair Rapor”, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi içinde, Haz. İsmail Kara, Dergah Yay., İst. 2011, s. 889- 891.) Akseki’nin bu raporda dile getirdiği ve bugün de geçerliliğini koruyan önemli bir başka meseleyi de belirtmek yerinde olacaktır: O, yukarıda sadece birkaçına yer verebildiğimiz çok önemli sorunların çözüm önerilerinden biri olarak Vakıflar Umum Müdürlüğünün bütün gelir kaynakları ve teşkilatı ile birlikte, Birinci Büyük Millet Meclisi zamanında olduğu gibi, yine Diyanet İşleri Başkanlığı ile birleştirilmesi gerektiğini dile getirir. (Kara, s. 896.) Akseki, yine aynı raporda “din adamlarını yetiştirecek olan dini müesseselerin Millî Eğitim Bakanlığı’na değil, sırf bu işleri tedvir etmek üzere teşkil edilmiş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlanmasının” zaruri olduğu görüşünü de ortaya koymakta, (Kara, s. 897.) Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı ve muhtelif dereceleri ihtiva eden dinî bir müessesenin açılması lüzumunu da ifade etmektedir. Bunun yerine açılan ilahiyat fakültesinin amacı gerçekleştirmeye yetmeyeceğini ise şöyle anlatmaktadır: “Binaenaleyh bugünkü İlahiyat Fakültesi katiyen memlekete lüzumu olan din adamlarını yetiştirecek bir durumda değildir. Ve bu şerait altında bunun imkânı yoktur. Bununla beraber üniversite dâhilinde böyle bir fakültenin bulunmasına muarız değiliz. Öyle bir müessese de bulunabilir.
 
Bizim istediğimiz ise bu değil, belki memleketin her sahadaki dini ihtiyaçlarıyla mütenasip yüksek İslam âlimleri yetiştirebilecek hakiki bir din müessesesidir. Ve bu da, dünyanın her tarafında olduğu gibi, ancak Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından idare edilmek suretiyle olacaktır. Bunun bir an evvel açılması ise memleket için hayati bir zarurettir…” (Kara, s. 899.) Ahmet Hamdi Akseki dinî hayatın baskı altına alındığı zor dönemlerde Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış ve tek parti yönetiminin dine müdahalelerine direnmiştir. 

Bu müdahalelerden biri, Millî Eğitim 
Bakanı Hikmet Bayur tarafından yapılmak istenmiştir. 1933 yılında Bayur, Akseki Hoca’yı Bakanlığa çağırır ve İmam Azam’ın Arapçadan başka bir dille Kur’an okunmasını caiz gören içtihadı üzerine yazılan yazıları göstererek mezhebini sorar ve “Hanefi misiniz?” der. Sorunun ve çağrılışının sebebini fark eden Akseki sadece “Müslümanım” diye cevap verir.  Bakanın soruyu farklı şekillerde her soruşunda aynı cevabı verir ve Ebu Hanife’nin o görüşünden rücu ettiğini ısrarla söyler. Bu durum karşısında artık Bayur’un söyleyecek bir sözü kalmamıştır. (Süleyman Uludağ, “İslam’ın Bir Savunucusu Olarak Ahmet Hamdi Akseki”, Ahmet Hamdi Akseki Sempozyumu, s. 35.) Bu konuda yaşanan bir olay, merhum Akseki’nin “Namaz ve Kur’an” risalesinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

 
Şöyle ki; kendisi de namazın Kur’an-ı Kerim’in tercümesi ile kılınabileceği kanaatinde olan Şerafeddin Yaltkaya, bir gün Ahmet Hamdi Akseki’ye: “Hamdi Efendi, yukarıdan çok ısrar var. Başka birini tavzif etsek yüzüne gözüne bulaştırır, beceremez. Sizin bu konulardaki vukufunuz ve halk nazarındaki itibarınız herkesçe kabul edilmektedir. Bir rapor  hazırlasanız da bu işi artık bitirsek”, demiş.

Bir süre sonra Akseki’nin takdim ettiği raporu okuyan Yaltkaya: “Hamdi Efendi’ye bir iş havale ettik, karşımıza demir leblebi ile çıktı. Artık bunu kimse aşamaz” demiş. (Ahmet Hamdi Akseki, Namaz ve Kur’an, Haz. Halil Altuntaş, s. 7-8.) Şerafeddin Yaltkaya’nın sözünü ettiği “demir leblebi”, Doç. Dr. Halil Altuntaş’ın yayına hazırladığı, DİB yayınları arasında çıkan “Namaz ve Kur’an” isimli eserdir. Bu eserin müellif yazması bir nüshası, Prof. Dr. Bünyamin Erul tarafından bir sokak kitapçısından satın alınarak alınarak ilim dünyamıza kazandırılmıştır. (Akseki, Namaz ve Kur’an, s. 10.) Diyanet İşleri Başkanı olarak atanması sebebiyle bütün teşkilata gönderdiği tamimde “Vazife, her şeyin fevkinde bir kutsiyete haizdir… Bütün müftü ve vaiz meslektaşlarım, halkımıza her yönden imtisal numunesi olmalıdır. Sade söz söylemek kâfi değildir. Bir din adamı, bir vaiz kendi söylediklerini evvela kendi nefsinde tatbik etmeli, özü, sözü ve işi birbirini tutmalıdır. 

Halk; sözleri, işlerini tekzip eden 
vaizlerin nasihatlerine kıymet vermez...” (Ertan, s. 29- 30.) diyen Ahmet Hamdi Akseki, görevi başındayken 9 Ocak 1951’de vefat etmiş, naaşı Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedilmiştir. Cenazesinde Yayın Müdürü Dr. İbrahim Kutluk’un söylediği şu sözler onun çalışma azmini ve görev bilincini ortaya koyuyor: “…Kendisiyle çalışan herkese bir örnekti. Yılmadan, yorulmadan mütemadiyen çalışırdı. Daireye en erken gelir, en geç çıkardı. Boş kaldığı zaman, ancak Allah’ına ibadet ettiği namaz vaktiydi.” (Ertan, s. 58-59.)

 
Bir anekdotla başladığımız yazımıza yine bir anekdotla son verelim: Eskişehir Yolu Bilkent Kavşağında, Diyanet İşleri Başkanlığı yanında neoklasik tarzda yapılan Ahmet Hamdi Akseki Camii’nin 19 Nisan 2013’te gerçekleştirilen açılış töreninde, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, camiye bu ismin verilme sebeplerini anlatmıştı. Mimari bakımdan birçok “ilk”i barındıran bu caminin avlusunda o konuşmayı dinleyenler, Ahmet Hamdi Akseki’nin zor şartlar altında ne kadar çok ilke imza attığını hatırlamış veya yeni öğrenmişlerdi.

 

Pek çok din âlimi veya Diyanet İşleri Başkanı arasından niçin bu ismin seçilmiş olduğunu bilenlerle birlikte henüz orada öğrenenler, gözyaşları içerisinde hayırla yâd ettiler rahmetli Ahmet Hamdi Akseki’yi. Camiye bu ismin verilmesi, milletimizin millî ve manevi hayatına yaptığı sayısız hizmetleri sebebiyle kendisine bir vefa göstergesi olmasının yanı sıra bütün Başkanlık personeline ve din hizmetinde bulunanlara da, bizden öncekilerden devraldığımız hizmet bayrağını yere düşürmemek için, tıpkı onlar gibi gece gündüz samimiyetle ve gayretle çalışma noktasında âdeta mücessem bir mesajdır.

Kaynak: Diyanet Dergisi
 

Dini Haberler olarak; Aksekili'ye Halef olarak onunla aynı yolda yürüyen Sayın GÖRMEZ, umarız Selef olarak da kendine aynı yine yolda yürüyecek bir Halef tayin eder! O Halefe şimdiden selam olsun...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
herkes kendini bulmalıydı 2 yıl önce

bencede isim kamuoyuna sunulmalıydı.Türkiyeden çok akdeniz bölgesini düşündüren bir isim olmuş.

Avatar
kimse 2 yıl önce

güzel bir tesbit olmus tebrikler,

Avatar
yobazlara ve mikrop paralelciler 2 yıl önce

Ahmet Hamdi ismini tartışma yapan yobaz ve paralelvci yavşaklardır.