"Hz. Peygamber ve İnsan Yetiştirme Düzenimiz" sempozyumu Erzurum’da başladı…
 
Diyanet İşleri Başkanlığı, Kutlu Doğum Haftası kapsamında Erzurum'da bir sempozyum düzenledi. "Hz. Peygamber ve İnsan Yetiştirme Düzenimiz" adlı sempozyuma Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez de katıldı.
 
Sekiz oturum halinde üç gün sürecek sempozyumun açış konuşmasını yapan Diyanet İşleri Başkanı Görmez, insan yetiştirme düzeninin mutlaka gözden geçirilmesi gerektiğini vurgulayarak, “İnsan yetiştirme düzenimizi hakikaten gözden geçirmemiz gerekiyor. Sadece kurumsal eğitim sistemlerimizi değil, insanların içinden geçtiği bütün süreçleri gözden geçirmemiz gerekiyor. Bütün İslam dünyasıyla birlikte âlim yetiştirme düzenimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. İslam’ın alimlere yüklediği vasıflarda alim yetiştirebiliyor muyuz? Bunu gözden geçirmemiz gerekiyor” dedi. 
 
Bu yılın kutlu doğum teması olan Hz. Peygamber, Din ve Samimiyet konusuna da değinen Başkan Görmez,  şunları söyledi;
“Hz, Peygamber, Din ve Samimiyet konusunu seçtik çünkü, acı bir süreçten geçiyorduk. İçe dönmemizi zorunlu kılan şartlar meydana geldi. Kendi içini, kalbini terbiye edemeyen insanlığa yön veremez. Hep birlikte zor süreçlerden geçtik. Her kardeşimizin zihninde farklı bir algı olabilir ama bütün bu süreçlerde en büyük yarayı din algısı aldı. Kardeşler arasına nifakın, fitnenin girmesi bizim yeniden samimiyetimizi gözden geçirmemiz gerektiğini intaç etti. Biz nereye gidiyoruz? dememiz gerekiyordu. Din ve dindarlık konusunda en önemli husus olan samimiyet konusunu ele almamız gerekiyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak önce biz kendimizi sorgulama ihtiyacı hissettik. Biz Allah'a, Peygamberine ve kitabına karşı ne kadar samimiyiyiz? Mümin müminin cennete giden yolunu neden kesmeye çalışıyor? Mümin mümine karşı neden kibir ve gurur içinde olabiliyor? İnsanlar neden bu hale geldi? Onun bize öğrettiği samimiyeti nasıl keşfedebiliriz? Hz. Peygamberin örnekliğinde samimiyetimizi yeniden ele almamız gerekiyor” 
 
İnsan yetiştirme düzeni ve İslam dünyasında alim yetiştirme düzeni hakkında ciddi eksikliklerin olduğunu kaydeden Başkan Görmez, şu hususların altını çizdi;
 
“İnsan yetiştirme düzenimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor…”
 
İslam dünyasına baktığımızda çok büyük eksiklikler yaşandığına şahit oluyoruz. Yaşanan en büyük problemlerin merkezinde sadece cahiller yok. Alimler de yok ama formel olarak İslam’ın ilmi müesseselerinde eğitim görmüş insanlar var. İslami eğitim merkezlerinden eğitim görmüşler. İşte bu yüzden âlim yetiştirme düzenimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Bunun yanında insan yetiştirme düzenimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Bunun çabası içindeyiz. Efendimiz, yeryüzünün bedevi bir toplumundan yeryüzünün en medeni toplumunu nasıl inşa etti, buna bakmalıyız. Sahabelerin nasıl yetiştiğine baktığımızda hayretler içinde kalıyoruz. Medine’de bir üniversite yoktu. Ancak Medine, her sokağı, çarşısı ilim, irfan tahsil edilen bir şehre dönüşmüştü. Medine’deki insanların ilişkilerine baktığımızda hayran kalmamak mümkün değil. Nasıl bir insan yetiştirme düzeni kurdu Efendimiz bunun üstünde durmamız gerekiyor. Sahabe hayatını bu açılardan yeniden okumalıyız. Hz. Ebubekir nasıl Sıddık oldu? Hz. Ömer nasıl Faruk oldu? Hz. Osman nasıl iffet timsali oldu? Hz. Ali nasıl ilmin kapısı oldu? Hepsi Resulü Ekrem’in rahle-i tedrisinden geçti. Bu yüzden efendimizin insan yetiştirme düzeninin üstünde durmalıyız.
 
“İnsanlık, çok çetin sınavlardan geçiyor…”
 
Bugün, topyekûn insanlığımızın çok çetin sınavlardan geçtiği günleri yaşıyoruz. Yerel, bölgesel ve küresel ölçekte yaşanan hadiseler, zaman zaman insanlığın ölmekle karşı karşıya kaldığına dair bizlerde ciddi endişelere neden olmaktadır. Hassaten Hz. Peygambere ümmet olanların birbirleriyle olan ilişkilerindeki dikkatsizlik, özensizlik ve ölçüsüzlük, bugün biz Müslümanlar için artık acı veren birer yük olmaya başlamıştır. Bütün insanlık için hayırlı bir ümmet ve örnek bir topluluk olarak hakka, hakikate, adalete ve ahlaka rehberlik etmekle yükümlü olduğumuz halde, ne yazık ki birbirimizle olan ilişkilerimiz başta olmak üzere, birer Müslüman olarak diğer insanlarla, eşyayla, tabiatla hatta topyekûn hayatla olan ilişkilerimizde ciddi bir istikamet kaybı içinde olduğumuzu itiraf etmek gerekir.
 
“Kur’an’ın evrensel mesajları, Hz. Peygamberin çağlar üstü örnekliği önümüzde dururken, ne yazık ki bugün İslâm dünyası, İslâm’ın dünyası olmaktan çok uzaktır…”
 
Kur’an-ı Kerim’in temel sabiteleri ve evrensel mesajları, Hz. Peygamberin çağlar üstü örnekliği ve rehberliği önümüzde dururken, Rabbimiz hak, hakikat, adalet, ahlak, fazilet ve erdem yolunda hizmet etmeyi hepimize emretmişken, Hz. Peygamber, insan-ı kâmil olmanın yollarını sünnet-i seniyyesiyle en güzel bir biçimde bizlere göstermişken, ne yazık ki bugün İslâm dünyası, İslâm’ın dünyası olmaktan çok uzaktır. İslâm dünyası, vahdetten, birlikten ve beraberlikten bahsetmenin bile anlamını yitirdiği bir dönemi yaşamaktadır. Her tarafta kan, gözyaşı ve umutsuzluk hâkim. Bugün İslam dünyasında yaşananlar çocuklarımıza ve gelecek nesillerimize umut vermiyor. Bu halimize bakanlar, İslam’ın barış dini olduğu konusunda tereddütler yaşıyor.
 
“Küçük mensubiyetler kimliğe dönüşerek, asıl büyük mensubiyet olan İslâm’ın önüne geçmeye kalkışmıştır…” 
 
Üzülerek ifade edelim ki, bugün İslâm coğrafyası bir ilim ve medeniyet coğrafyasından bir zulüm ve mazlumiyet coğrafyasına dönüşmüştür. İslâm diyarları, barışın, esenliğin ve huzurun diyarları olmaktan çıkmış, fitnenin, düşmanlığın, şiddetin ve savaşın diyarları haline gelmiştir. İslâm ümmeti, tevhit, vahdet, birlik, beraberlik ve kardeşlik şuurundan uzaklaşmış, tefrika, ayrılık-gayrılık ve ayrımcılık girdabına düşmüştür. Müslümanlar, kardeşlik ahlakının ve hukukunun gereklerini yerine getirmekten uzaklaşmış, ümmet-i Muhammed olma bilincini kaybetmiştir. İslâm medeniyetinin okulları olan mezhepler, gerilim ve çatışmanın kaynağı olarak görülmeye başlanmıştır. Müslümanlar, ırkçılık, mezhepçilik, meşrepçilik ve cemaatçilik hastalığına yakalanarak küçük mensubiyetleri kimliğe dönüştürmüşler ve bunu asıl büyük mensubiyet olan İslâm’ın önüne geçirmeye kalkışmışlardır. Bugün İslâm’ın dünyadaki temsili doğru bilgiye dayanan, tarihte İslâm medeniyetini kuran anayolla değil, daha çok modern zamanlarda ortaya çıkmış uç hareketlerle gerçekleştirilmek istenmektedir.
 
“İçinde bulunduğumuz durumun ciddi bir şekilde hesabını vermek zorundayız…”
 
İslâm medeniyetinin belli başlı hasletlerini bir bir çökertmeye yol açacak olan bu hâl ve gidişat hiçbir şekilde tasvip edilemez. İçinde derin sarsıntıları, hesaplaşmaları ve arayış sancılarını barındıran bu durumla zaman kaybetmeden yüzleşmek, kayıp ve ihmallerimizi telafi etmek, “Nereye gidiyoruz?” dedirten soruların peşine takılarak yaşadığımız evden mahalleye, köyden kente, ülkeden, gönül coğrafyamıza ve İslâm dünyasına kadar, ancak “hâl-i pür melal” olarak değerlendirilebilecek bu mevcudiyetin ciddi bir şekilde hesabını vermek zorundayız. Zira bugün din-hayat, din-siyaset, din-devlet, din-insan ilişkileri konusunda İslâm dünyasında üretilen bilgi birikimi, bütün bu ilişkileri doğru kurmaya yetmiyor.
 
“Her birey, yaşama alanlarında türlü etkileşimlere açık bir şekilde, inanç, bilgi ve değer kaynakları arasında dolaşarak kimliğini inşa etmekte, kendini imar etmektedir…”
 
İlahi hakikat çerçevesinden bakıldığında her insan fıtrat üzere hayata katılmaktadır. Her birey, yaşama alanlarında türlü etkileşimlere açık bir şekilde, inanç, bilgi ve değer kaynakları arasında dolaşarak kimliğini inşa etmekte, kendini imar etmektedir. Neticede kişinin iradesi şekillendiğinde, kişi tercihlerine ve yönelimlerine sahip çıkmaya başladığında, niyet ve yönelimlerinin hesabını verebilir bir kıvama geldiğinde, kendisini bir zihniyet dünyasının içinde bulmaktadır. Bütün bu süreçler, bütün bu mecralar, sosyal bilimciler tarafından insan yetiştirme düzeni olarak adlandırılmaktadır.
 
“İçinde yaşadığımız dünyanın insan yetiştirme mekanizmalarının, hepimizi kuşatan zihniyet dünyalarının değerlendirilmesi elzemdir…”
 
İnsan yetiştirme düzeni, aslında her insanı kendi sistematiği içinde yapılandırmak, biçimlendirmek ve kurgulamak isteyen, kısacası düzenleme iddiası taşıyan her yapının biricik derdidir. Bu itibarla içinde yaşadığımız dünyanın insan yetiştirme mekanizmalarının, hepimizi kuşatan zihniyet dünyalarının değerlendirilmesi elzemdir. Resmi ve gayr-i resmi kurumlar, özel ve kamusal yapılar, din alanının örgütlenmiş tezahürleri, gelenekler, inançlar, ideolojiler, siyasal hedefler, zihniyet yapısını besleyen dinî ve kültürel oluşumlar, dinî bakiyenin sık sık gözden geçirilmek zorunda kaldığı karşılaşmalar, sosyal bilimcilerin severek kullandığı öteki kategorisindeki yapılar, tarikatlar, cemaatler, modern bilgi sistematikleri, küresel etkilere açık millî ve dinî yönelimlerde yorumlama zafiyetleri… Doğrusu tüm bu öğelerin yeniden değerlendirilmesi son derece önem arz etmektedir. Öte yandan klasik İslâm medeniyetinin bu yüzyıla sarkan boyutlarının önemli ölçüde zayıflatıldığını, medeniyetimizin belli başlı hasletlerini besleyecek kurumlardan uzak kaldığını, dinin sadece camiye hasredildiğini de unutmamak gerekiyor. Aynı şekilde geçtiğimiz yüzyılın başlarından itibaren bütün dünyayı kuşatan sekülerizm, modernizm, pozitivizm, yabancılaşma ve bireyselleşmenin sadece bizim coğrafyamızda değil topyekûn insanlık sathında dinin nereye konulup yerleştirileceği konusunda ciddi bir hercümerç yaşandığı da izahtan varestedir. Diğer taraftan köy ve kent hayatının kendi kıvamlarında hayata kattığı insanın, oldukça çeşitlenmiş hareket alanları içinde Din-i Mübin-i İslâm’la kuracağı bağlantı, ilişki, yakınlık ve beklentiler hala muallaktadır.
 
“Bugün kendimize sormamız gereken önemli sorular vardır…”
 
Bugün sorulması gereken sorular şunlardır: İnsanımızı nasıl yetiştiriyoruz? Nasıl bir insan özlemi içerisindeyiz? Yetiştirdiğimiz insanlar nasıl bir gelecek vaat ediyor? Yetiştirdiğimiz insanlar İslâm’ın insanı mı? Yetiştirilen her bir insan ne ölçüde muteber ve ideal hasletlerle kendi kişiliğini buluşturmayı öncelemiştir? Bu konuda sorumluluklarımızı müdrik miyiz? Bütün bu sorulara doğru, yerinde ve tutarlı bir cevap verebilmek için her şeyden önce bizi kuşatan şartları, geldiğimiz dünyayı, bizi besleyen dil ve söylemleri, içinde bulunduğumuz zihniyet yapılarını, kişiliğimize ve kimliğimize ağırlığını veren değer ve söylemleri hesaba katmamız gerekiyor. 
 
“İnsanlara nasıl bir İslam anlatıldığını ve hangi metotlarla öğretildiğini yeniden ele almak durumundayız…”
 
Topyekûn insan yetiştirme fikriyatımızı, düzenlerimizi, bilgi ve bilinç üreten mekanizmalarımızı yeniden ele almak mecburiyetindeyiz. Bu çerçevede İslâm dünyası olarak din eğitimi veren kurumlarımız, medreselerimiz, İslâm üniversitelerimiz, İlahiyat Fakültelerimiz, İmam-Hatip okullarımız, müfredatlarını, programlarını, âlim yetiştirme anlayışlarını yeniden gözden geçirmek zorundadır. Velhasıl okullarda, fakültelerde, örgün ve yaygın eğitim kurumlarında, camilerde, Kur’an kurslarında, gönüllü kuruluşlar ve STK’larda, vakıf ve derneklerde, öğrenci evlerinde, pansiyon ve yurtlarda, dershanelerde, ailelerde, evlerde, mahallelerde, kitle iletişim araçlarında, yazılı ve görsel basında, sosyal medyada insanlara nasıl bir İslam anlatıldığını ve hangi metotlarla öğretildiğini yeniden ele almak durumundayız. Bu mesele, her şeyden önce gelecek nesillerimizin Din-i Mübin-i İslâm hakkında yanlış kanaat edinmemeleri için de bir an önce ele alınması gereken bir konudur. Zira Müslümanlar olarak bizler haklı olarak içinde yaşadığımız dünyanın akışı hakkında söz sahibi olmak isteriz. Çocuklarımızı, gençlerimizi ve gelecek nesillerimizi hangi dünyanın beklediğini sadece merak etmekle kalmaz, bizatihi sorgularız. Onları çağın meydan okumalarına karşı donanımlı bir şekilde yetiştirmek isteriz. Hızlı ve vahşi dünyevileşmenin baskısını aşmak isteriz. İnsan, evren ve Allah ilişkilerinin olması gerektiği tarzda olmasını isteriz. İslâm’ın tevhid, nübüvvet ve mead öğretisinin, dünya ve ahiret vurgusunun doğru bir şekilde öğretilmesini isteriz. Hakkın Hak, Batılın Batıl olarak fark edilip bilinmesine çaba harcarız. Adalet ilkesinin her zaman revaçta olması için gayret eder, her türlü zulüm ve haksızlığın ortadan kalkması için elimizden geleni yaparız. Kur’an-ı Kerim’in her birimize yüklediği sorumluluklar çerçevesinde “Emri bil maruf, nehyi anil münker” ilkesine bağlı olarak mefsedete karşı çıkmaya, hak ve hakikate destek olmaya çalışırız. Hepimiz Cenab-ı Hakk’ın razı olacağı iman ve istikamet doğrultusunda sulh ve salahın egemen olduğu bir toplum içinde yaşamak isteriz. Bugün bu amaç ve yükümlülükleri yerine getirebilmek için insan yetiştirme düzenimizin hemen her aşamasının sıkı bir şekilde gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu konuda nerede hata yapıldığını ve bu hataların mahiyetini ve maliyetini değerlendirmek her fırsatta bizlere yeni ufuklar kazandıracaktır.
 
“Dünya ile sınırlı varlık anlayışı çerçevesindeki zihinsel kurulumuyla modernizm, insanlığın tarih yolculuğunda uğradığı bir yol kazasıdır…”
 
Batı’da, “aydınlanma” diye anılan zihinsel dönüşüm üzerinde gelişen ideoloji ve yaşam biçimi olan modernizmin küresel ölçekte yaygınlaştığı ve farklı kültürleri dönüştürdüğü bir çağda yaşıyoruz. Akıl, bilim, demokrasi, değişim, gelişimcilik gibi kavramlar üzerinden kurduğu seküler otoriterlik ile modernizm, bütün insanlık için dinlerin oluşturduğu geleneksel düzlemden keskin bir kopuşu ifade etmektedir. Dünya ile maddi hayat ile sınırlı varlık anlayışı çerçevesindeki zihinsel kurulumuyla modernizm, insanlığın tarih yolculuğunda uğradığı bir yol kazasıdır. Modernizmin ürettiği ve dayattığı maneviyattan uzak değerler, yaşam biçimi ve ilişkiler sistemi pek çok problemi beraberinde getirmiştir. Bilinç yaralanmasına uğrayan insanoğlunu anlamsızlığın pençesine itmiştir. 18. ve 19. Yüzyıl Batılı düşünürleri, yaşadıkları çağın katı, boş, amaçsız ve ruhsuz bir çağ olduğundan yakınmışlardır. İnsanın sonsuzlukla irtibatını oluşturan ruhi ve manevi boyutunu yok sayan Modern düşünce ve yaşama biçimi, insanı tabiata, diğer insanlara ve bizzat kendi öz varlığına yabancılaştırmıştır. Bölünmüş benlikler oluşturmuştur. Yerküre üzerinde dalga dalga yayılan teknik ve sınai gelişme etnik, kültürel, insani çeşitlilikleri yok etme eğilimi göstermiştir.
 
“Modern toplumda insan, vaat edildiği gibi özgür ve özerk değildir…”
 
Toplumları geleneksel yapılarından koparan ve yeni bir insan modeli ortaya çıkaran modernizmin temel paradigmalarına baktığımızda özünde dine karşı bir tepki niteliğini taşıdıklarını görürüz. “İnsan her şeyin ölçüsüdür” diyerek insanı yücelten ve onu kendi başına bağımsız hakikat sayan, insanı kendi üzerinde sınırlayıcı Tanrı’ya başkaldıran varlık konumuna taşıyan hümanizm çok kapsayıcı ve kuşatıcı bir paradigma değişimi meydana getirmiştir.  Pek çok düşünür, bu ve benzeri modern paradigmalara dayalı zihinsel kurulum ve tasavvurun ürünü olarak insan tabiatı hakkında, eksik, yanlış veya yetersiz tanımlar geliştirmişlerdir. Modern kültür ve modern insan bu tanımlar çerçevesinde şekillenmiştir. Bazıları insanı “İnsan insanın kurdudur”; bazıları insanın duygusal yaşamını yücelterek kişisel mutluluğa odaklanmış, bireyselciliği önceleyerek her türlü bağlayıcı kuraldan uzak bir birey; bazıları toplumun şekillendireceği boş levha; bazıları bencil bir varlık; bazıları da “insan tabiatı diye bir şey yoktur”  “insan benliği siyasal bir üründür” şeklinde yaklaşım sergilemiş “Modern toplumda insan vaat edildiği gibi özgür ve özerk değildir. Sistemin temel mantığını meşrulaştırıcı ve normalleştirici söylemlerle disiplin altına alınıp kendi kendini denetleyen, baskı altına alan özne haline gelmiştir.”
 
“Bugün dünyada yaralı bilinçler üretiliyor…”
 
Bugün dünyada yaralı bilinç diye bir kavram var. Biz bilinçleri inşa etmiyoruz bilinçleri yaralıyoruz, varlık, alem, insan ve bilgi tasavvurumuz parçalıdır. Bu da bilinci yaralıyor. Sahibini anlamsızlığın girdabına sevk ediyor. Boş benlikler oluşuyor.
Yetmişten fazla ilim adamının katıldığı ve üç gün boyunca ‘İnsan Yetiştirme Düzenimiz’ başlığı altında müzakerelerin yürütüleceği sempozyumun açılışının ardından Başkan Görmez, Ulu Camiinde halka hutbe irat etti. 
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
abdullah 3 yıl önce

lafa değil icraata bakarız. kurum yıllardır düzelmedi. yöneticiler kendi hatalarını görmeyip hatayı hep dışarıda aradılar. kurum önce kendini düzeltsin. o kadar eleştiriye rağmen hiç adım atılmıyor. bu sebeple konuşmalar artık yalama yaptı etkilemiyor kimseyi. habere değil toplumun içine girip gerçekleri görün.