Bazı insanlarla küçüklükten beri tanışıp, arkadaş olup ömrünüzün geri kalan zamanlarında buna devam ederken, bazılarıyla karşılaşmak için de uzun bir süre geçmesi gerekebilir. Ne zaman ve nerede karşılaşacağınız bilmeden, hayatınızda nasıl bir etki bırakacaklarını hayal bile etmezken; bir gün ansızın, bazen de ağır ağır girerler hayatınıza. Bunlardan bazısının nasıl girip çıktığını bile hatırlamazken, bazıları gelip de kurulu verir yüreciğinizin tam ortasına.

Sanki hep oradaymış gibidir onların gelişi. Hayatınıza girdiklerini fark etmesenizde, yokluklarını garipser, onlarla bir araya geldiğinizde ise içinize verdikleri huzuru çok önemsersiniz.

Öyle dostları olmayan, öyle dostluklarla tanışmayanlar elbette böylesi bir tanımı garipseyeceklerdir.

Yanınıza bir ikindi serinliğinde gelip, yüzünüze hiç menfaatsiz güzelce gülümseyip " anlat bakalım, nasıl olacak?" diyerek direk muhabbete giren, yanınıza yaklaşan çaycıya size sormadan o muhabbetin en sıcak sıvısını ses bile çıkarmayıp iki parmağını yan yana getirip "iki" işaretini yapan, muhabbetin kıyılarında dolaşırken avucunuza sardığınız sıcacık çayla yine muhabbetin demine vardığınız güzel insanlardır onlar…
 

Bunların bazısının, evet bazısının hayat hikâyelerinde Rabbinizin size verdiği bir lütufla güzel roller de edinebilirsiniz. Şimdiye kadar yaşadıkları ömürlerini nerede, nasıl geçirdiklerini bilmez, öğrendiğinizde ise şaşırırsınız.
 

Daha önce yaşadıkları mutlu anlarını dinlerken onlarla mutlu olur, üzüntülü parçalarına da beraber üzülürsünüz. İçinizden onları dinlerken; “şimdiye kadar nerelerdeydin güzel insan.” derken, bundan daha güzeli de onun size “şimdiye kadar nerelerdeydin, neden bu kadar geç kaldın!” der gibi gülümsemesi, bakması, bu sözü söylemeden size hissettirmesidir.
 

Evet, bu güzel insanlardan bir tanesi de Berber Dede Amca’ydı. Onunla benim otuz, onun altmış beş yaşlarında olduğu zamanlarda tanıştık.

Rabbin güzel tevafukuyla komşu olmuş, benim gibi dışına çok açılmayan, alışmayan, kendi içinde özge dünyalar yaşayan, özge insanlarla bu boşluğu dolduran kimseler için herkesin yüreğe, kalbe, tam içine yani, alınması oldukça güçtür.
 

Ama bu adam, bu güzel amca hiç beklemediğim bir zamanda, hiç beklemezken hem de usulca yüreğime girmişti.
 

Vitrini solgun mavi boyalı, eski ve yıpranmış camlı, yırtık koltuk yüzleriyle kendi gibi yorgun bir görüntü veren berber dükkânının önündeki küçük tahta taburesine oturduğu, o zamanlar içip daha sonra bıraktığı “United” marka sigarasını kendisine has; baş ve işaret parmağı arasına alıp derin derin içine çekip, şehrin soğuk caddelerine, ruhsuz kalabalıklarına pervasızca üfürdüğü bir zamanda tanışmıştım onunla...
 

Gün içerisinde yaptığım kısa yürüyüşlerde tam köşedeki berber dükkânının önünden geçerken ister istemez başımı onun dükkânına çevirir, onun o eski koltukta oturup yüzüme gülüşüyle karşılaşır, içimden bilmediğim bir sesin beni oraya itişiyle yanına gider, otururdum. Yağmurlu havalarda dükkân camına serpintileri değen yağmurları izler, yol kenarındaki olukları taşırıp kaldırımlara kadar uzanan yağmur sularına bakardık. Yaz günlerinde dükkânın sağ tarafındaki camını zorla açıp, oradan gelen serin havanın etrafında hemen hemen her konuya girer, hiç sıkılmadan konuşurduk. Elimi ceketimin iç cebine atıp, önce ona, sonra kendime çıkardığım sigarayı yine onun çakmağıyla yakar, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım sohbetlere koyulurduk. Benimle karşılaşmadan önce günde bir kaç tane içtiği çayın sayısı artmış ve muhabbetin her anında bize eşlik eder olmuştu. Artık çaylar bendendi. Yeter ki onun sade, yapmacıksız kekeme konuşmaları bölünmesindi. Yeter ki yıllar öncesine, çocukluğuna, fakir bir berber kalfası olduğu, ustasıyla aralarında geçen ilginç diyalogları bölünmesindi. Ben buna razıydım.
 

Birbirimizi daha çok tanıdıkça, daha çok sevdikçe demeyeceğim; çünkü ilk karşılaştığımız andan itibaren birbirimize olan sevgi zaten Rabbimiz tarafından yüreklerimize karşılıklı olarak konulmuştu; birbirimizle daha çok vakit geçirmeye başlamış, artık o da hiç yapmadığı şeyi, kalkıp evladı yaşındaki bir gencin, benim yanına gelmeye başlamıştı.

Bir şehrin yitik tarihini dinliyordum sanki onun dilinden; şehrin yıllar önceki halini, tahta barakalardan yapılmış işyerlerini, eski zamana özgü seyyar satıcıları, şimdilerde zengin olmuş ama eskilerin fukarası olanların hikâyesini. Eşi Müzeyyen teyzenin adını da o zamanlar duymuştum ilk. Ustasının kızı olduğunu, onunla evlilik hikâyelerini... Daha görmeden sadece o anlatımlardan Müzeyyen Teyze’yi de çok sevmiş, kendime yakın bulmuştum.
 

Onu dinledikçe benim yaşım büyüyor, onun ki ise küçülüp orta bir yaşta buluşuyorduk. Hayatı okuyordum onun yüzünde; kekeme konuşmalarından çektiği zorluları, ardı ardına yakıp içine çekmeden dışarılara saldığı sigara dumanlarında efkârı, en çok da özlemlerini.
 

Çok severdi eşi Müzeyyen Teyze’yi. Hatta onu üzdüğü olayları anlatıp “bana yıllarca nasıl da dayandı” diye eklerdi. Niye bu kadar sevdiğini zamanla daha iyi anlayacaktım gerçi. Bizi asıl tanıştıranın da; o dili dualı, alnı secdeli Müzeyyen Teyze’nin dualarının olduğunu daha iyi anlayacaktım.
 

Daha sonra tanışıp ellerini öptüğüm, her seferinde dudaklarından ardı arkası kesilmeyen dualarıyla mutlu olduğum Berber Dede Amca’nın sevgili eşi Müzeyyen Teyze’nin aklımda kalan tek görüntüsü de, elinde doksan dokuzluk tespihi, kaygılı yüzü ve kısık sesle okuduğu o dualı hali oldurdu.
 

Meğer genç kızlığından itibaren okuduğu o duaların çoğunun içinde Berber Dede Amca varmış da, Rabbimiz bir cevap, bir karşılık olarak bizi göndermişti onlara.
 

Aramızdaki sevgi gün geçtikçe büyüyordu Berber Dede Amca’yla. Artık iyi yönlerimizi değil zaaflarımızı da öğrenmiştik birbirimizin. Daha önce duyduğum ama gözümle görmediğim kötü bir alışkanlığı vardı. Belli ki gençlik dönemlerinin o yalnız, fakir, kimsesiz zamanlarında kötü arkadaşlarının da etkisiyle teselliyi alkolde bulmuş ve bu alışkanlık ömrünün geri kalan zamanında da onu terk etmemişti. Bana göstermezdi onu içtiğini. Hiç konuşmazdık da o konuda. Aramızdaki sohbet aynı devam eder, ben bilmezmiş gibi yapar başka şeylerden bahsederdim. Zeki biriydi. Ne anlatmak istediğimi anlamasını beklerdim.
 

Namaz önemliydi hayatta…

Ömür azdı…

Tüm bunların farkına varmak için de henüz vakit vardı.

Ömür azdı…

Tüm bunların farkına varmak için de henüz vakit vardı.

İş yerinde de o alışkanlığına devam ederken birkaç kez denk gelmiş, görmezden gelmiştim. Benim yanımda asla o konudan bahsetmez, utandığı bir saklısı gibi örterdi.

Olmuyordu böyle. Onu çok seviyordum. İnsan sevdiğinin hata ve yanlışlarına üzülüyor, olmasın istiyordu.

Artık vakti gelmeliydi. Hem yıllarca tüketilmiş bir ömür vardı gerilerde.

Zamanla artık daha belirgin bir şekilde konuşmaya başlamıştık onunla.

* Bak en güzelsin Dede Amca.

* Bak ne güzel eşin var evinde.

* Bak ne güzel çayımız var elimizde. Bak ne güzel okunuyor ikindi ezanı…

Sevmediğimiz kimselerin namaza apar topar gidişlerini göstermiştim ona.

— Sen neden gelmeyesin ki? Hem sen de çok da güzel durur.

Ah bu bağımlık! İnsanın zinciri. Güzel şeyler gözünün önünde selvi yaprağı gibi hışırdasa, ırmak gibi aksa da koparıp insanı deryalarına bıraktırmıyor bir türlü.

Çok çay içtik bu konuları konuşurken, çok nasihat, muhabbet dolu sohbet. Beni kendisinden daha büyük bir abisi gibi dinler, başını usulca sallar, gözlerini buruk bir tebessümle yumardı.

İçimden seslenirdim ona:

— Ah be Dede Amca, bırak artık!

— Seni seviyorum be Dede Amca, gel artık…

 

Uzun zamanlar menzile gitmemiştim. Bize yakın bir yerde de yeni dergâh açılmıştı. Orayla ilgilenen arkadaşla da yeni tanışmıştım. İlk kafileyle gitmiş, dergâha da düzenli olarak devam etmeye başlamıştım yeniden. Şimdi tüm bunlara geri dönüp bakınca, bütün bu olanlarda Müzeyyen Teyze’mim dualarının payını daha berrak görüyordum.

O dualar beni bir yerlerden alıp buralara getirmiş ve onunla karşılattırmıştı.

 

Evet, buralara gidip gelirken her seferinde aklıma Dede Amca geliyordu. Bir gün bahsettim ona.

—Seninle Menzil’e gidelim.

Güldü yüzüme, o kendine has üslubuyla “gideriz gideriz” dedi. Bana kolay kolay “hayır” demezdi zaten. Ama bu giderizlerden de önceleri pek ümitlenmiyordum nedense.

Diğer ay yine söyledim. Ertesi ay yine…

Her seferinde biraz daha yumuşuyordu sanki; her seferinde içinden kopup da yüreğime “inan ben de çok istiyorum ama bir türlü kıramıyorum zincirlerimi” sesleri geliyordu.
 

Olmazdı ama. Onun çok seviyordum. Onun gözlerimin önünde, yüreğimin hemen yanı başında bu yanlışla göçüp gitmesini kaldıramazdım.
 

Bir sonraki aya söz alıyordum artık. Günü gelince de vazgeçiyordu yeniden.
 

İnadım inattı. Sevgim bu inattaki en büyük etkendi. Elbette Müzeyyen Teyze’min duaları da semada artık yeterince çoğalmıştı.

Bir gece saat 11 gibi telefonum çaldı. Bu saatte kim acaba merakıyla açtım telefonu. Ertesi sabah da erkenden Menzil’e gidecektik. Dede Amca’nın mahallesinde bulunan bakkaldı arayan. Sesi uykuluydu.
 

Selam verdi. “Yahu” dedi, Dede Amca’nın eşi geldi heyecanla. Dede Amca o gece de güzelce içmiş ve Müzeyyen teyzeye; “Haydi git Mehmet’e söyle” demiş “Gideceğim!”

Kadın bu gece vakti ona nasıl ulaşırım diye kapı kapı dolaşıp beni tanıdığını umduğu mahalle bakkalını bulup, ondan beni aramasını istemiş. Ama nasıl sevinçli, ama nasıl da heyecanla... Ne de olsa düşlerinde bile göremeyeceği, ama Rabbinin her duasını işitip sabrını denediği şeyi bizzat Dede Amca’nın kendisinden duymuş.

Tamam, dedim. Sabah onu iş yerinden alırım…
 

Sabah oldu Dede Amca hâlâ gelmemişti. Kafile acele ediyordu. Biraz daha, diyordum, biraz daha bekleyelim.
 

Meğerse Dede Amca’mız, Menzile gidip içkiyi bırakacağım diye sabah erken saatte bir tekel bayisine gidip, son kez, diyerek bir şeyler kaçırmış yine.
 

Geldi ilerden. Gülüyordu. Neşeli. Biraz konuşunca anladım ondaki bu neşenin sebebini. Ama olsundu. O benim vazgeçemeyeceğim Dede Amca’mdı.
 

Arabaya binip hareket ettik. İçtiği şeyin de verdiği neşeyle arabada hiç susmuyordu Dede Amca’m. Neşeyle, iki de bir; Sofi senin Allah’ına kurban, biz nereye gidiyoruz, diyordu.
 

Onun bu sorusuna ilk olarak “Düğüne gidiyoruz!” demiştim. Hatta bu yolculuğa çıkmadan önce dükkânının kapalı kalmasının iyi olmayacağını söylemiş, biz de; cama “ Düğün dolayısıyla kapalıyız.” Levhası asarız demiştik gülerek. Düğündü işte. Bundan âlâ düğün mü olurdu?
 

Sevincimiz hüzne bulanmış, onu bu yolarda, bu koltukta yan yana görmek anlatılmaz mutluluk vermişti araç içindeki tüm arkadaşlara. Arada sarılıyor, beni öpüyor, gülüyor, yeniden öpüyor, biz nereye gidiyoruz deyip, sizin Allah’ınıza kurban, diye de ekliyordu.

Olacaktı inşallah. Olacaktı…
 

Aracımız Gölbaşında mola vermişti. Yanımdaydı. Bana emanetti. Hiç ayrılmıyorduk onunla. Sonra birden kaybettim onu. Ama nasıl korktum, nasıl üzüldüm. Tüm arkadaşlar toplanıp aramaya başladık.
 

o küçük ilçe de. Durduğumuz yer anayoldu. Ağır araçlar yoldan hiç eksik olmuyordu. Korkuyordum da. Ya ona bir şey olursa?
 

Müzeyyen Teyze’me ne derdim sonra. Emaneti o.

Derken araç içinde bulunup da, o kötü bağımlılıktan yeni kurtulmuş, bu dua yoldaşlığının bir diğer ferdi olacak ve ileri ki günlerde gönül yoldaşımız, ayrılmaz arkadaşımız olacak Osman Abi; “durun, ben bulurum onu.” dedi. Gitti. Birazdan kol kola geldiler. Araçtaki herkes derin bir soluk almıştı. Osman Abi’m onu yine bir tekel bayisinde kaçamak yaparken bulmuş. Ne de olsa onun halinden de en çok o anlardı.
 

Yaramaz bir çocuk gibiydi bizimkisi.
 

Arabaya tekrar binip devam etik. Soruyordu bize;
 

— Menzil ’de de tekel bayii var mı?
 

— Orası nasıl bir yer?
 

Gülüyorduk. Bitti artık, diyorduk. Orada eskilerden kalan hiçbir şey yok, yeni başlangıçlar, yeni hayatlar, dökülmüş günahlar, dilenmiş tövbeler var.
 

Alkollüydü ama bilinci yerindeydi. İkindi namazında ulaştık Menzil’e.
 

Kalabalıktı. Birbirimizi kaybetmemek için el ele dolaşıyorduk onunla. Yüreğimdeydi elleri, sımsıkı tutuyordum orada.
 

Namaz uzun sürdü. Sıkılmıştı Dede Amca’m. Sünneti kıldık, farzı beklerken “hadi çıkalım artık, dışarıda kılarız, diyordu. Dur, diyordum, az kaldı. Az kaldı Dede Amca. Her şeyin değişmesine az kaldı.
 

Sonra Gavs hazretleri geldi camiye. Cemaat birden bire ayağa kalkmış, cezbeli sofilerin haykırışı ile camide yer yerinden oynamıştı. Bizimki ürkmüştü. Ürksündü. Sarsılmıştı. Sarsılsındı. Hangi devrim öylesine olurdu ki?
 

Bitti namaz. Elinden tutup, mübareğin korumalarına yaklaştık iyice. Normal şartlarda ulaşmak zordu, bize sıra gelmezdi. Müzeyyen Teyze’nin duaları orada yardımımıza koşmuştu belli ki.
 

Eğildim korumanın kulağına. Anlattım kısaca. Mutlaka görüştürmemiz, dualarını almamız lazım. Zaten oradan, o kalabalıktan, o kilometrelerce gidilen yoldan o Allah dostundan isteyeceğimiz ve onun bize vereceği tek şey de duaydı.
 

Ama binlerin âmini vardı orada. Halis niyetler ile uzak diyarlardan gelmiş elvan çeşit insan vardı.
 

Mutlaka görüştürmemiz gerek, dedim korumaya. Durmuyor yoksa, çıkıp gidecek. Tamam, dedi koruma. Gidip Mübareğin kulağına bir şeyler fısıldadı. Başını kaldırdı mübarek, gözlerimize baktı.
 

Gözlerimizin içinde endişe, telaş, umud, dua, ısrar ve hüzün vardı.
 

Gelsinler, dedi sonra da.
 

Gelsinler…

Tüm gelmelerden daha güzeldi bu. Dede Amca’nın üzerinde ve yüreğinde ki tüm birikmişlerin döküleceği şeyler vardı bu çağrıda.
 

Oturdu Dede Amca önüne. O yerinde duramayan adam, bir kedi gibi sinmiş, dizleri üzerine çökmüş, en saf, en masum halini almıştı şimdiden.

Konuştu onunla. Kimsenin duyamayacağı ve daha sonraları da Dede Amca’nın bizlere asla anlatmayacağı şeyleri konuştu.

Sonra tekrar et dedi ona.

— Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım.
 

Keşke yapmasaydım!
 

Kısık bir sesle söylüyordu Dede amca. İçinde tüm yılların pişmanlığı vardı. Tüm yılların birikmişi, özlemi, yakarışı…
 

İşte bu dua, işte bu tövbe, işte bu ısrarlı yakarış; onun üzerinde, yüreğinde, eskimiş ömründe birikmiş ne varsa döktü Allah’ın izniyle.
 

Kalkıp yanımıza geldi sonra. Fısıldadı kulağıma: Dışarı çıkalım…
 

Gece olunca adabı yapıp, tövbe niyetiyle gusül abdesti alıp yazlık caminin duvarının yanına gittik. Yatağını serdim ona. Konuşmuyordu adap gereği. Uyu, dedim, sen uyu burada.

 

Yeni ömrüne buradan uyanıp, buradan başlayacaksın.

 

Kimseler yoktu etrafta. Uyumuş ve gece yarısı gözünü açtığında etrafında birçok insanı aynı kendi gibi yattığını görünce ürkmüş Dede Amca.
 

Şöyle atlatmıştı o halini. “Kendimi mezarlıkta sandım, her tarafımız da mezarlar…”
 

Geri dönüp onu kendi ellerimizle, bizi dualarıyla buluşturan Müzeyyen Teyze’ye bir pazar sabahı teslim ettik.

Yine dualarla karşıladı bizi o güzel kadın. Ardımızdan, gerimizden ve daha sonraları da her namazının ardından, her gecenin uyanışından sonra yapacağı dualarla…

 

“Benim bir oğlum daha oldu,” diyordu. “Üçtü, dört oldu. Bir Mehmet’im vardı iki oldu...”

Bir eve özlemlerle, sabırla, dualarla beklenilen bir adam, bir koca, yıllar sonra yeniden gelmişti.

Başka şehirler de yaşayan Oğlu Ali, diğer oğlu Halim ve en büyükleri Mehmet Abi ile kardeş olmuştuk.
 

Her geldiklerinde oturup konuşmuş, birbirimizin yüzüne muhabbetle bakıp, karşılıklı sevgilerimizi sunmuştuk. Kardeşi Turan Abi’de bizleri ziyaret edip, sevinçlerini paylaşmıştı.

Bir duanın bizleri karşılaştırıp buluşturduğu ve hâlâ devam eden bu dua yoldaşlığı devam ediyor hamdolsun.

O şimdilerde kendi iş yerini bıraktı. Her gün uğruyor yanıma. Yine çay içiyoruz. Sigara dâhil tüm bağımlılıklarından da kurtuldu. Şimdilerde o bana neden dergâha gelmediğimi sorup, kızıyor.

Bazen de kapıdan girip, yüksek sesle bağırıyor: çay var mı çay?

Yüzümüzde bizleri yıllar öncesine götüren tebessüm…

Not: Yazarımızın diğer yazılarını okumak için tıklayınız

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.