Dini yönetimden söz edildiğinde modern insanın zihnine farklı inanç ve düşüncelerin yasaklandığı, insanlar için hayat alanının daraltıldığı, kısacası yasaklar üzere kurulu bir yönetim gelir.

Aslında bu algı bize Batıdan geldi.

Batıda söz konusu algıda kilisenin payı az değildir. Çünkü kilise marifetiyle bilim adamlarının bir kısmı söylem ve buluşlarından dolayı cezalandırıldılar.

İleride de değineceğimiz gibi bu, dinin kendisinden değil insan eliyle kurumlaşıp mezhepleşmesinden ve mezhep savunucularının taassubundan kaynaklanmaktadır.

İslam âleminde İslam’ın kısmî de olsa hakim olduğu geçmiş dönemlerde bu açıdan her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söylemek istemiyoruz ama Batıda bilim adamlarına benzer bir baskı olmamıştır.

Denebilir ki İslam âleminde Batıda olduğu gibi yoğun ve ciddi buluşlar olmadıki karşı çıkma ve cezalandırma gündeme gelsin.

Bu doğrudur, ancak tarihi deneyimlerden ve Batıda ortaya çıkan buluşların İslam dünyasına aktarılmasından sonra takınılan tavırlardan bunu anlıyoruz. 

Aslında her dinde farklı düşünceler kurumlaşıp mezhepleştikten ve bu mezhepler birbirleriyle çatışmaya girip her mezhebin mukallitleri ortaya çıktıktan sonra düşünce hürriyeti kısıtlanır; her mezhep mensubunun şablonları oluşur, artık deliller değil bu şablonlar konuşmaya başlar.

Mesela Hanefi mezhebinin büyük âlimlerinden olan ve değerli bir tefsir yazmış olan Ebu Bekir el-Cassas Peygambere sihir yapılması ve Peygamberin bu sihirden etkilendiği meselesini reddettiği için ondan söz edenler “fihi nez’atun itizaliyye: Onda itizalî bir eğilim var” diyerek söz ederler. Mutezileye olan muhabbetinden mi yoksa delillerin onu bu görüşe kail olmasına sebep olduğundan mı bunu söylüyor kimse bunun üzerinde durmaz. Oysa Mutezilenin kurucusu olarak kabul edilen Vasıl b. Ata, hocası Hasan el-Basrî’ye itiraz edip ders halkasından koptuktan sonra aynı mescidin içinde ikinci bir ders halkası kurmuş ve her iki ders halkası aynı mescitte devam etmiştir. Acaba bugün aynı mescitte böyle ders halkaları olabilir mi?

İlk dönem âlimlerin hayatlarını okursanız çoğunluğunun farklı mezhep âlimlerine öğrencilik yaptıklarını görürsünüz. Bu da gösteriyor ki mezhep taassubu oluşmazdan önce mezhep farklılığı en azından ilim yolunu seçmiş olanlar açısından önem arz etmiyordu.

Onlar için önemli olan delil idi.

İslamiyet, diğer din mensuplarına da bu toleransı tanımıştır. Kur’an: “dinde zorlama yoktur” (2 Bakara 256) diyerek diğer dinlere yaşama hakkı tanıdı.

Her ne kadar sonraki dönemlerde İslam hukukçuları başka din mensuplarının kendi dinlerini Müslümanlara anlatıp onları kendi dinlerine çağırmalarını yasaklamışlarsa ve bunu bir suç olarak görmüşlerse de Kur’an: “De ki: doğru söylüyorsanız delilinizi getirin” (2 Bakara 111) buyurarak dinini anlatan farklı din mensuplarına “delil getirme” şeklinde meydan okuması dini anlatma hürriyetine sahip gayri müslimlerin varlığına delalet eder.  Yani Kur’an başka din mensuplarının kendi dinlerini anlatmalarına imkan tanımıştır.

Bizzat Peygamberin kendisi hem de kendi mescidinde Hıristiyan Necran’lıların kendi inançlarını Müslümanların huzurunda anlatıp savunmalarına izin vermiştir. 

Belirtmek gerekir ki yine de Müslüman hukukçular, demokratlık iddiasında bulunan bugünkü yönetimlerin birçoğundan daha hürriyetçi idiler.
Onlar, İslam yönetiminde bulunan gayr-i Müslimlerin kendi inançlarını mensuplarına anlatmalarını, kendi inançlarının eğitimini yapmalarını ve inandıkları gibi yaşayıp kendi hukuklarıyla yargılanmalarını kabul etmişlerdir.

Ülkemizde halkımızın azımsanmayacak bir kesimi olan Kürtlere yetmiş yıl Kürt denilmesi yasaklandı, Kürtlükleri kabul edildikten sonra hala kendi dilleriyle eğitimleri yasaktır. Bu ülkenin tamamına yakınını teşkil eden Müslüman kesime ise birçok alanda yasaklar getirilmişti ve hala bu yasakların bir kısmı devam etmektedir. 

Müslüman hukukçuların, başka din mensuplarının dinlerini Müslümanlara anlatıp onları dinlerine çağırmalarını yasaklamalarının gerekçesi şudur: Derler ki: İslam’ı iyi bilmeyen gençlerimiz ve kadınlarımız başka din mensuplarının propagandalarına kanıp İslam’dan vazgeçebilirler. 

Bu gibi kolaycılığı bugünün yöneticileri de yönetim şekilleriyle ilgili benzeri iddiaları ileri sürüyor. Oysa İslam hukukçuları ne Kur’an’da ne de Peygamberin sünnetinde bulunan bu yasağı getirmeden önce şunu düşünmeliydiler: Bunun yolu, Müslüman genç ve kadınları İslam üzere eğitmektir, başkalarına inançlarını anlatmayı yasaklamak değil.

Kur’an’ın söylediklerini ve Peygamberin uygulamalarını esas alırsak düşünce ve düşündüğünü dile getirme konusunda şahsen bir yasağa rastlamadım.

Gerçekten iman etmiş olan için, hele bir peygamber için en değerli ve en kutsal şey dindir. Ayet-i kerimede “dileyen iman etsin dileyen de inkâr” denilmektedir.
Din konusunda bu serbestiyet varsa istisnasız bütün konularda insanlar düşündüklerini söyleme özgürlüğüne sahiptir.

İslami bir yönetimde herkesin düşündüğünü söyleme dokunulmazlığı vardır.
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.