İnsan…

İnsan kâlû belâ’da verdiği sözle dünya üzerinde takdir edilen nefes sayısını farklı yönlerle tüketmeye çalışan beşeri bir varlıktır.

İnsan için, her doğum ve her dünyaya merhaba masumane ve tertemiz beyaz sayfaların başlangıcıtır.

Aile içinde olgunlaşmaya ve serpilmeye başlayan insan çekirdeğin fidana, fidanınsa ağaca dönüşmesi gibi karakter eğitimine başlar.

Nerede ve nasıl doğduğunuzdan ziyade nasıl büyüdüğünüz, nasıl bir değer yargısına sahip oldunuz gibi unsurlar insanlığınızın aynasını oluşturur.

Hani biz söz vermiştik ya, kâlû belâda, hani bizi Yaradan İslam fıtratı üzerine yaratmıştı ya… Ama bizler büyüdükçe, hayat hengâmesine karıştıkça, acılarla mutlulukları dengeleyemediğimiz bir olguda, kişilik bozukluklarından nasiplenir olduk.

İnsan olarak birçok değerin ve değer yargılarının nasipsizliğini yaşar ve yaşatır olduk. Yaratılışımızı unutup, kendimizi hep bir basamak yukarıda görerek egomuzun tatmini yoluna gittik.

Yaratılmışa önem vermeden sınıflandırarak, önce aşağıladık. Sonra eğitimi ve algısı ile alay ettik. En sonunda ise onu kendimize hizmetçi edecek kadar egomuzu şaha kaldırdık.

Ama biz bu değiliz. Biz yaratılmışların en şereflisi olarak yaratıldık. Biz eşref-i mahlûkatta değer- nispetinde en kıymetli olanı idik.

Ne oldu bizlere…

Nedir bu kadar hırs…

Nedir bizleri bu kadar insanlara hırslandıran ve düşman eden?

Yüce Yaradanın yarattığı her canlı ister zengin, ister fakir, ister güzel, ister çirkin olsun, neticede o yaratılan. Topraktan gelen ve toprağa gidecek olan. Bu geçici mekândan bir zerre bile götüremeyen bir varlık.

İnsanların en makbulü, kendini bilen ve insanlara faydalı olandır. Hadis-i Şerifte buyrulmuyor mu; “Yumuşaklık nede olursa onu süsler, sertlikte nede olursa onu çirkinleştirir.” İnsan olarak karşımızdakini de kendimiz gibi düşünürsek, insani ilişkilerimizde ve yaşam hayatımızda güzellikler ortaya çıkar. Hem insani, hem de dini açıdan da irdelediğimizde, dünyaya gelip güç etmiş insanların en faziletlisi, kendini bilip ve insanlara faydalı olanlardır.

Hal böyle iken üç günlük dünya için ne hırsa, ne kırmaya, ne de düşmanca davranmaya ne hacet…

Bugün dünya coğrafyasında yaşanan bu kadar acı ve insan kasaplığı almış başını giderken, bizlerin refah içinde birbirimize yaptığımız ego tatminleri onların bir amaç uğruna yaptığı insanlık dışı hareketlerden çok daha onur kırıcı ve aşağılayıcı bir ruh halinden ibaret değil mi?

Yaşamı onuru ile sürdürmeye çalışan, gayret gösteren, engellere direnen insanoğluna yapılan, yada “kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi bir başkasına asla yapmayın” satırlarını kağıda değil de beynimize neden nakşetmeden bir adım atmanın yoluna gidiyoruz.

Ve her insan onuru için yaşar ve yaşatır. Kimsenin bir başkasının onurunu kırmaya incitmeye hakkı yoktur. Yüce Yaradan bu izni vermemişken kuluna, kul kim oluyor ki bu hakkı kendinde rahatlık derecesinde görüyor.

İnsan; başıboş yaratılmamıştır. Dünyaya gelişi de tesadüf değildir. İnsanın yaratılışı ile birlikte emrine, yeryüzündeki bütün nebatlar verildiği gibi, kendisini sorgulayabilmelidir. Neyin sorumluluğu, nasıl hareket edileceği ve insan olmanın gereği olarak davranmalıdır. Yaşamın sorumluluğunu almayan kişiler, başarısızlıkları ya da karşılaştıkları olumsuz durumlar için, başkalarını suçlar.

Hâlbuki suçlamak ve sorumluluk almak bir birine zıttır. Olumsuzlukların sebebini önce kendimizde aramalıyız. Kendi kendimizi sorgulamalıyız. Haddi aşmalar ve olumsuzluklar karşısında verilen mücadele ile eşref-ı mahlûk, insan olunur. Hadis-i Şerifte; “İnsanlar arasında Allah’ın en çok sevmediği kimse, barışa yanaşmayan inatçı hasımdır.”

Yaratılan bir varlık isek, lütfen insanlığımızın gereğini yapalım.

Acizliğimizin bedelini, birilerinin canını yakarak, aşağılayak, kırarak, yok sayarak yapmayalım…

İnsanoğlunun, dünyaya gelişi ile birlikte, bir takım sorumluluklar yüklenmiştir. Bunlar insan olmanın gereği olarak beraberinde getirdikleri sorumluluklardır. Eğer insan bu sorumlulukların farkında bir hayat yaşarsa eşref-ı mahlûktur/yani şerefli insandır. Eğer sorumluluklarından ödün vererek, sadece dünyadaki saltanatı düşünerek hareket ederse, etrafına ve tarihe bakarak nasıl bir halde olduğunu fark etmezse de, tarif etmeye gerek yoktur.

Çünkü Akrep misali kendi kendini sokmuş olur. “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” (4/58. ayet)

Biz eşref-i mahlûk olmak için son nefesimizde “şahadet” derinliğinden nefeslenelim. Makam ve mevkilerin, koltuk sevdalarının varlığı ile hayal dünyasında üstünlükler yaşamayalım.

Bizler insan olarak zerrenin bile hesabını vereceğimiz o günde bu tavrın hesabını nasıl vereceğiz.

Gerek siyasi çekişmeler, gerek idari yönetimler, gerekse de birey olarak yaklaşımlarımız her daim onurlu ve “söz” verdiğimiz o ilk anın ruhuna uygun olmalı.

Birkaç metrelik kefen ve birkaç karışlık mekândan öte olmayan bu dünya hayatının nihayeti, anlamsız kişilik bozukluklarına ve insan kaybetmeye yönelik sevgisizlik ve dengesizliklerle dolu olmamalıdır…

Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış ki bize kalsın…

Ne olur iyi insan olalım…

Beddua alan değil, her daim “DUA” alan olalım…

Anlayıp, idrak edip, hayatımızda uygulamak duası ile…

Sözün özü; “Gücenmeyecek kadar büyük, gücendirmeyecek kadar da asil olmalıyız.”

Abraham Lincoln

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol