Fatih
 
29 Mayıs 1453 tarihinde gerçekleşen İstanbul’un fethi sadece İslâm tarihinin değil dünya tarihinin de en önemli olaylarından biridir. 1058 yıl Roma (Bizans) İmparatorluğuna başkentlik yapan Konstantinopolis’in fethi ile Ortaçağ sona ermiş Yeniçağ süreci başlamıştır.
 
Asya ile Avrupa kıtalarını birbirine bağlaması nedeniyle son derece stratejik öneme haiz bir şehir olan İstanbul tarih boyunca; Traklar, Hunlar, İranlılar, Latinler, Bulgarlar, Ruslar, Avarlar, Sasaniler, Haçlılar, Araplar ve Türkler tarafından tam 29 defa kuşatılmış, fakat şehri çeviren muhkem surlar fetih için gelen hiçbir orduya geçit vermemiştir.
 
Tarihi kaynaklara göre varoluş tarihi 300 bin yıl, yerleşim tarihi de 40 bin yıla kadar uzanan dünyanın incisi ve şehirlerin kraliçesi olarak tanımlanan bu tarihi kenti almak ve Hz. Peygamberin müjdelediği “Fatih” unvanına kavuşmak 1453 yılı 29 Mayısında Osmanlı sultanlarının yedincisi olan II. Mehmed’e nasip olacaktır.
 
30 Mart 1432 yılında Edirne’de dünyaya gelen  II. Mehmed’in annesi, Halime Hüma Hatun, babası II. Murat’tır. Babası, onun İstanbul’u fethedecek deha ve kabiliyete sahip olduğunu sezdiği için eğitimine çok büyük değer vermiş ve dönemin en ünlü hocalarının gözetiminde yetişmesine özen göstermiştir. Molla Gürani, Molla Hüsrev gibi hocaların yanı sıra Avrupalı  hocalardan da ders alan II. Mehmed 5–6 yabancı lisan bilen, edebiyata meraklı, şair, mühendislik ve harp sanatı konularında da son derece mahir sıra dışı bir entelektüel hakan/lider olarak temayüz etmiştir.
 
Onun İstanbul’u fethedecek bir donanıma sahip olması için gereken her şeyi yapan II. Murad, büyük Veli Hacı Bayram-ı Veli’nin keramet yollu açıklamalarından II. Mehmed’in İstanbul’un fatihi olacağını daha onun dünyaya geldiği ilk bebeklik aylarında öğrenmişti.
 
Edirne’ye gidelim… Yıl 1432…
 
Padişah II. Murad, Osmanlının payitahtı Edirne’de, II. Mehmed’in doğumunu tebrik için gelen, çok değer verdiği Hacı Bayram-ı Veli ve onun müritlerinden Akşemseddin ile birliktedir… Hacı Bayram-ı Veli bir süre İstanbul kuşatmaları üzerinde durduktan sonra Padişaha şöyle der: “Bey, sen Konstantiniyye’yi alamayacaksın, amma orası mutlaka alınacaktır, bunu ben dahi görmeyeceğim. Ancak orası şu beşikte yatan Şehzade ile bizim Köse’ye nasip olacaktır.”
 
Hacı Bayram-ı Veli’nin “Köse” diye bahsettiği kişi Akşemseddin Hazretleridir. Nitekim yıllar sonra Hacı Bayram Veli’nin kerameti gerçekleşecek; II. Mehmed İstanbul’un fatihi, Akşemseddin de manevi fatihi olacaktır.
 
II. Mehmed on iki yaşlarında iken tahta çıkmış; iki yıl kadar saltanat sürdükten sonra tahtı tekrar babasına bırakmak zorunda kalmıştır. Babasının 1451 yılında vefat etmesi üzerine ikinci defa tahta cülûs ettiğinde bütün enerjisini ve mesaisini İstanbul’un fethine yöneltmiştir. Daha şehzadeliğinde ve tahta ilk çıktığı yıllarda başta babası II. Murad, çevresindeki ulemâ ve ileri gelen devlet yöneticilerinin de telkinleri ile kuşatma için gerekli planlamaları yapmıştı. İstanbul’un fethini, devletin geleceğinin teminatı ve kurmak istediği cihanşümul siyasetin dayanağı olarak görüyordu. II. Mehmed, Osmanlı Devleti’nin yüksek menfaatleri ve bilhassa manevi sebeplerden dolayı İstanbul’u fethetmeyi çok istiyordu. İstanbul’u fethetme onun hayaliydi. Böylece Hz. Peygamberin (sav) müjdesine de nail olma gibi manevi bir mazhariyete ulaşmış olacaktı. Zira Hz. Peygamberin (sav) bir hadislerinde: “İstanbul mutlaka fethedilecektir, onu fetheden komutan ne güzel komutandır, onun askerleri ne güzel askerlerdir” buyurmuşlardı…
 
Onun davası kuru cihangirlik davası değildi…
 
 “Gayemiz kale fethi değildir. Bu zahmet din içindir, din yolundadır. Zira bizim elimizde İslâm kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur”   diyecektir, Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmaya giderken…
 
Fatih, bir iman, aksiyon ve mücadele adamıydı… O, İslâm’ın hak ve adalet ilkelerini yeryüzünde hâkim kılma, Allah’ın adını yüceltme davasının temsilcisi olduğuna inanıyordu… Fatih, kendi dehasının farkında, büyük bir özgüvene sahipti… Bizans elçilerine karşı söylediği ve tarihe geçen şu sözler, onun kendine olan müthiş güvenini ortaya koymaktaydı: “Benim kudretimin erişebileceği şeyler, benden önce gelip geçenlerin hayal dahi edemeyeceği şeylerdir!”
 
Kendinden önce nice komutanların, orduların, bilhassa Osmanlı Sultanlarının gerçekleştiremediğini, o gerçekleştirmeliydi.
 
Fetih, bir mirastı…
 
Fetih, ecdadın rüyasıydı…
 
Fetih,  Hz. Muhammed’in vasiyeti idi…
 
Artık tahta çıkmış, kafasında yıllardır tasarladığı en büyük projesini, hayalini gerçekleştirebilecek bütün şartlar oluşmuştu…
 
 
Fetih
 
Ordu, 1452-1453 kış aylarını İstanbul’u fetih hazırlıkları ile geçirdi.
 
1452 Sonbaharında Edirne’de topladığı büyük divanda II. Mehmed, Osmanlı Devleti’nin en üst kademesinde görev yapan yönetici ve ulemaya şöyle hitap ediyordu: “… Atalarım, Hz. Peygamber Efendimizin öğüt verdiği üzere gazadan asla geri kalmadılar. Ben de bu yolda elimden geldiğince onların yolunda yürüyorum. Konstantiniyye üzerine yürümek kesin kararım ve önceliğimdir. Sizler de görüşlerinizi arz edin!”
 
Görüşler muhtelifti… Karşı çıkanlar da vardı… Fakat padişahtaki kararlılığı gören vezirler ve ulemâ, sonunda; “Ferman padişahındır!” diyerek gazaya desteklerini verdiler.
 
İstanbul’u çeviren surların ancak çok büyük toplarla yıkılabileceğini bilen II. Mehmed uzun süredir üzerinde çalıştığı, surlarda gedikler açabilecek kapasitedeki büyük topların döküm emrini çoktan vermişti… Edirne’de savaş hazırlıkları sürerken, İstanbul Boğazının en dar yerinde 1452 Nisanında Rumeli Hisarının yapılmasına da başlanılmıştı.
 
23 Mart 1453’te Fatih, ordusu ile Edirne’den hareket etti. 5 Nisan’da surların önüne geldi. Böylece 54 gün devam edecek olan İstanbul kuşatması başlamış oldu. 6 Nisan’da büyük topun ateşlenmesi ile fiilen savaş başladı.
 
22 Nisan’da dünya harp tarihinin şaheser diye tanımladığı hadiselerden biri gerçekleşti. 67 parça Osmanlı donanması, Beşiktaş istikametindeki Boğazdan dağların üzerinden kaydırılarak, kara yolundan Haliç’e indirildi. Bizans büyük bir şok ve şaşkınlık yaşadı.
 
Fethin nasip olacağına son derece inanan II. Mehmed sabaha kadar krokilerin ve harp plânlarının üzerinde başını kaldırmadan çalışıyordu. Sabahleyin de gece boyunca aldığı kararların uygulanmasını emrediyor, harbin her aşamasını bizzat yönetiyor ve barış için gelen Bizans elçilerine kararlılıkla şöyle diyordu: “Ya İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni!”
 
Harp bütün şiddeti ile devam ederken…
 
Muhasara uzamış ve bir ara ümitsizliğe düşen Padişah, Akşemseddin’e haber göndermiştir: “Şeyhim! Fetih müyesserdir dediniz, hâlbuki hâlâ bekliyoruz, ne buyrulur?” Tekrar  istihâreye yatan Akşemseddin şu cevabı iletmiştir: “Salı günü hücuma geçsinler, fetih müyesser ola! Konstantiniyye’nin içi ezan sesi ile dola!”
 
Akşemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev ve ulemâ, fethin manevi mimarları… Çandarlı Halil Paşa, Şehabeddin, Sarıca ve Zağanos Mehmed Paşalar ise askerî kurmaylarıydı…
 
29 Mayıs sabahı daha güneş doğmadan Fatih ve askerleri sabah namazını kıldılar, yapılan duadan sonra padişah kısa ve etkili bir konuşma yaptı. Daha sonra bütün cephelerden zafere olan inançla büyük taarruz ve hücum başladı. Mehter’in coşkulu nağmeleri arasında İstanbul çepeçevre tazyik ediliyor, surların üzerine çıkan veya açılan gediklerden içeri giren Türk askerleri ile Bizanslılar arasında göğüs göğse çok kanlı boğuşmalar gerçekleşiyordu. Akşemseddin, Molla Gürani ve Derviş Gaziler askerlerin arasında bizzat dolaşarak onları yüreklendiriyor, onlara müjde ve cesaret veriyorlardı. Nihayet genç bir subay olan Ulubatlı Hasan otuz kadar askeri ile surların üzerine sancağımızı dikmeyi başardı ve asırlardır çıkılamayan surların zirvesinde bazı yiğitleri ile birlikte şahadet şerbetini içti. Bu manzara karşısında coşan Koçyiğitler son bir taarruz ve tazyikle surların muhtelif bölümlerinden şehre girmeye başladılar.
 
Aştık geçilmez dağlar üstünden
Öyle vakur, öyle heybetli
Vardık ot bitmeyen vadilere
Ayağımız değdi yeşerdi!..
 
Gönlümüzde büyüklüğü Asya’nın
Yıktı köhneliğini orta zamanın
Zamanın karanlığı ortasında
Şimşek örneği parlayan kılıcımız
Nur yağdırdı aydınlık yeni günlere
Eskilik, karanlık düşüverince yere,
Yol verdi gemilere!
 
Sustu kulakları tırmalayan çan;
Burca bayrak dikince Ulubatlı Hasan!
 
İbrahim Minnetoğlu)
 
İstanbul, 29 Mayıs 1453 tarihinde sabah saat sekiz sıralarında fethedildi. II. Mehmed Topkapı surlarının üzerine dikili olan Türk bayrağını gördüğü andan itibaren “Fatih” unvanını almayı hak etti ve büyük bir tevazu ile atından inerek toprağa secde ederek Allah’a hamd etti.
 
Fetih Sonrası İstanbul
 
 
Aynı gün öğle üzeri Sultan Mehmed Han atıyla Topkapı mevkiinden şehre girdi. Beyaz bir at üzerinde, hemen yanında hocası aksakallı Akşemseddin vardı. Halk yolun iki yanına toplanmış, ağırbaşlı duruşu ve aksakalı ile Akşemseddin’i Fatih sanıyor; alkışlar arasında ellerindeki çiçekleri ona takdim etmeye çalışıyorlardı. Müthiş bir sahne! Fatih, yirmi bir yaşında ve o güne kadar defalarca kuşatılıp alınamayan İstanbul’u fethetmiş, böylece Hz. Peygamberin övgüsüne mazhar olmuş, ama asla gururlanmıyor, büyük bir tevazu ve sükûnet içinde, atının, hocasının atının önüne geçmemesi için çaba sarf ediyor!  Akşemseddin ise, kendine çiçek vermek isteyen halka Fatih’i işaret ederek, ‘ona verin, Fatih odur’  demek istiyor… Bu kez genç Fatih büyük bir olgunluk içinde, kendisine koşuşan halka, çakmak çakmak parıldayan gözleriyle :  “Fatih benim, ama gidiniz ona veriniz. Zira o benim hocamdır; şehrin manevi Fatihi odur!” diyordu…
 
Genç Fatih, Bizans halkının tezahürat ve alkışları, ezan ve tekbir sesleri arasında yanındaki hocalarıyla beraber, “Fatih” ve “Roma İmparatoru” sıfatıyla Ayasofya mabedinin önünde atından indi. Mabet ve çevresinde toplanmış kadınlı erkekli sayıları on binleri bulan halk, başlarında büyük rütbeli rahipler olduğu halde yerlere kapanarak ağlaşıyorlardı. Fatih Sultan, onlara eliyle susmalarını işaret etti. Sükûnet tesis edilince yerlere kapanan patrik ve halka, insanlık tarihinde hayranlıkla kayda geçen şu tarihi sözleri söyledi:
 
“Ayağa kalkın! Ben Sultan Mehmed! Hepinize söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda endişe etmeyin, benim gazabımdan korkmayınız!”
 
Fatih’in Ayasofya’ya girişine tanık olan bir Hıristiyan tarihçi, o andaki hislerini şöyle anlatacaktır: “Sultan Mehmed, dünyanın bütün taht şehirlerinin en ünlüsü olan İstanbul’a girdi. Ayasofya’da, Bizans halkının hayatını ve hürriyetini bağışladığını söyledi.  Büyük İskenderleri, Artakserksleri ve bütün dünyayı mağlup eden mağrur Roma’ya galip geldi. Yetmiş dört imparatorun saltanat sürdüğü İstanbul’a hâkim oldu.”
 
Fatih, Ayasofya’yı takdirle gezdi. Ezan okunmasını istedi. Hıristiyanlığın bu en büyük mabedinde ikindi namazını kıldı ve namazdan sonra fetih hakkı olarak mabedin camiye dönüştürülmesini emretti.  Cuma günü Ayasofya’da ilk hutbeyi Akşemseddin okudu ve Cuma namazını  kıldırdı.
 
İstanbul’da yeni bir dönem başlamıştı… Artık bu şehrin bir adı da “İslambol” olmuştu… “Konstantiniyye’de Latin külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederiz!” diyen halk yeni yönetimin âdil uygulamalarından memnundu. Kimsenin malına, canına, inancına, mezhebine, sosyal hayatına müdahale edilmiyordu.
 
Fatih, kuşatma esnasında firar etmeyip savaşarak ölen Bizans İmparatoru II. Konstantin’in cesedini buldurup imparatorlara mahsus dini bir törenle gömülmesini rahiplere emretti. Bu incelik, rahipler ve Bizans halkı arasında şaşkınlıkla karşılandı. Ama Fatih, kendini aşan, çağını aşan, ezber bozan, sıra dışı, farklı bir liderdi… Bu açıdan o tarihe, hem en büyük komutan hem de İslâmi ve insani duruşu ile en erdemli hakan olarak geçti…
 
Bir müddet sonra Akşemseddin, manevi bir keşifle, Muaviye döneminde ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul’u fetih gayesiyle surların önüne kadar gelip savaşa iştirak eden ve burada vefat eden   (668) ünlü sahabi Ebu Eyyübel Ensari Hazretleri’nin kabrini buldu ve oraya bir türbe ve cami yaptırıldı. (Eyüp Sultan Camii) 
 
Fetih ve Fatih’i sadece askeri bir başarı olarak görmek eksik olur… Evet, fetih kuşkusuz büyük askeri bir zaferdir, ama bununla birlikte aynı zamanda çok daha derin anlamda bir medeniyet hamlesi, medeniyet zaferidir. Fetih, yüzyıllardır devam eden bir emeğin, bir rüyanın, bir çabanın, bir eğitimin, bir zihniyetin, bir idealin ve bir medeniyetin ürünüdür…
 
Şimdi, fetihten 562 yıl sonra…
 
Bizlere düşen vazife…
 
Asırlardır bu toprakların ekmeğini yiyen, suyunu içen, özgürlük içinde havasını soluklayan insanlara düşen vazife…
 
Tarihimize ve ecdadımıza lâyık olmak…
 
Emanete, medeniyete ve mirasa sahip çıkmak olmalıdır…
 
 Fethin 562. yıldönümünde; Hz. Peygamberin (sav) müjdesine nail olan güzel komutan Fatih Sultan Mehmed’i,  onun güzel askerlerini, savaşın manevi mimarlarını, rahmet, saygı ve Fatihalarla anıyoruz...
 
--------------------------------------
Emin ARIK, Fetih ve Fatih 1453, Tıbyan Yayıncılık, İzmir, 2013
Feridun M. Emecen, Fetih ve Kıyamet 1453, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012
Fatih Öznur, 1453 Soruda İstanbul Fatih ve Fetih, Karakutu Yayınları, İstanbul, 2012
Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1985

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.