Diyanet İşleri Başkanlığı son günlerde çok geç kalınmış hayırlı bir teşebbüste bulundu. Tarihinde ilk kez, akademisyen bir hanım Başkan Yardımcısı olarak atandı. Söz konusu kişi zaten Başkan danışmanı olarak da görev yapıyordu. Bu atama, elbette gelenekçi kesimi rahatsız edecek ve onlar açısından, her zaman olduğu gibi, din elden gidecek, erkeksi bakışları zedelenecek ve hatta bunu “ılımlı İslam” diye suçlayanlar olacaktır. Bu, esasında sıradan bir olaydır ve bu konuda çok da geç kalınmıştır. Daha önceki iki başkandan; Sayın Ali Bardakoğlu, hanım müftülerden söz ettiyse de, herhangi bir hanım müftü ataması yapamamış, sadece birkaç şehre müftü yardımcısı atayabilmişti. Yardımcısı ve sonraki Başkan Mehmet Görmez de bunu devam ettirmekle yetindi ve Musa Carullah gibi bir âlimin İslam’da hanımların konumu hakkındaki görüşlerini bilen, onun Hatun kitabını günümüz Türkçesine aktaran bir kişi olarak, maalesef bir hanım müftü veya idareci atayamadı. 2004 Yılında Sayın Bardakoğlu ile yardımcısı Görmez’in Tataristan’a yaptıkları ziyaret sırasında Kazan bölgesinin Türk ve İslam düşüncesi açısından öneminden bahsederken bu bölgenin en önemli özelliklerinden birisinin de tarihte bilinen fetva ve imza yetkisi olan ilk hanım Müftü’nün (bugünkü anlamdaki müftüden ve hatta Başkan Yardımcısı’ndan daha yüksek bir görev, gerçekte Kadı) Muhlise Bubi (ö. 1937) olduğunu hatırlatmıştım. Sayın Bardakoğlu da Türkiye’de de yapacaklarını ve hanım müftü atayacaklarını söylemişti. Ama ne yazık ki olmadı. İnşallah bu bir başlangıçtır. Saldırılardan çekinen Diyanet bu konuda geri adım atmaz.

Bilinen ilk hanım kadı olan Muhlise Bubi (ö. 1937) kimdir? Muhlise Bubi, Kazan bölgesinde ulema ailesinde doğmuş ve kardeşleri meşhur ceditçilerden Abdullah ve Ubeydullah Bubi ile birlikte, bölgenin en gözde medreselerinden birisi olan ceditçi Bubi Medresesi’ni kurmuştur. Kazan bölgesi kadimci-gelenekçi zihniyetinin, din elden gidiyor diyerek, Rus yetkililere şikayet etmesi sonucu medrese Panislamizm ve Pantürkizm sorgusuyla 1910’lu yıllarda kapatılınca önce Troitski’ye geçmiş, sonra da kardeşi Abdullah Bubi ile birlikte Doğu Türkistan’ın Gulca şehrinde eğitim faaliyeti yürütmüştür. 1917'de Ufa’daki Rusya Müslümanları Müftülüğü'ne seçilen üç kadıdan birisi olmuştur. 1918'de ve sonraki nedvelerde tekrar kadı seçilen Muhlise Bubi, 1919'da Orenburg Müftülüğü'nde imtihan edilerek muallimelik ve kızlar medresesinde müderriselik derecesini almıştır. 1937’ye kadar görev yapan Muhlise Bubi, Bolşevik devrimi sonrasında Ufa'da yayımlanan (1924-1927) İslâm Mecellesi'nde çeşitli yazılar yayımlamış, 1937'de suçlanarak hapse atılmış ve bu dönemde henüz sebebi bilinmeyen bir şekilde vefat etmiş veya öldürülmüştür. Muhlise Bubi, hanımların seçme ve seçilme haklarının İslam’ın doğuşu ile birlikte verildiğinin altını çizen önemli bir isim olarak tarihte yerini almıştır.

İslam düşünce tarihinde bu tarz bir görevi üstlenmiş ve bazı fetvalarda mührüne rastlanmış bir hanım olarak Türkistan’da Ayşe Bibi’den bahsedilmekteyse de bu konuda yeterli malumatımız yoktur. Fetva makamında olan ve kısmen resmi görevi de bulunan bir başka hanım âlim ise meşhur Hanefi âlim Mizanü’l-Usûl fi Netâici’l-Ukûl sahibi Semerkantlı Alaüddin Semerkandi (ö 1146)’nin kızı Fatma Hanım’dır. Hicri 6/Miladi12. asırda yaşadığı bilinen ancak doğum ve ölüm tarihleri belli olmayan bu hanım âlimin; fıkıh, hadis ve hat sanatında usta olduğu bilinmektedir. Babasının öğrencisi meşhur Hanefi usûlcü Bedâi’u’s-Sanâi’ yazarı Alaüddin Ebu Bekir Kâsânî (ö. 1191) ile evlenen Fatma hanım, eşiyle birlikte bir fetva heyeti gibi çalışmış, eşi Kâsânî’nin hatalarını düzeltmiş ve devrinin fıkıh otoritesi haline gelmiştir. Nureddin Zengî’nin de büyük değer verdiği ve danıştığı Fatma Hanım’ın fetvalarını bizzat kendi hattıyla yazdığı ve babası ile eşinin de şahit sıfatıyla imzaladığı rivayet edilmektedir[1]. Halep’te vefat etmiş olan bu hanım kadı gibi daha nicelerinin, İslam dünyasında, bilhassa Türkistan’da, olması muhtemeldir. Yine tarihte, ilk İslami asırlardan bu yana yüzlerce hanım yönetici ve meslek erbabı örneği vardır. Meselâ Osmanlı döneminde 17. Asırda cerrah Saliha Hanım’ın erkek kadın ayırt etmeden onlarca hastasını ameliyat ettiği bilinmektedir. Bu örnekler elbette çoğaltılabilir.

İslam, hanımların erkeklerle varlıksal eşitliğini temele almış ve toplumdan, toplumsal görevlerden, ilim yapmaktan, ticaretten, sanattan ve hatta gerektiğinde cihattan geri durmasını asla onaylamamıştır. Elbette toplumsal görevlerde ve konumlarda, cinsiyete değil, hak etmeye dayalı bazı görev farklılıkları olabilir. Ancak bu, hanımların İslam dünyasının genelinde algılandığı gibi, ikinci sınıf bir vatandaş olmasını, bazı temel haklardan mahrumiyetini ve şiddete maruz kalmasını gerektirmez. İslam’ın temel yapısını göz ardı ederek kendi kültürlerini din olarak algılayanlar, hanımları toplumdan uzaklaştırmışlar ve ayetleri de buna göre anlamaya çalışmışlardır. Bunun en açık örneği birden fazla hanımla evlilik meselesine Türkler ile Arapların bakışlarında ortaya çıkmaktadır. Tarih boyunca Türklerde devlet yönetiminde Hakan’dan sonra hanımı gelmekte ve fakih Fatma Hanım’da olduğu gibi kendisine danışılan bilgeler çıkabilmektedir. Yine tarih boyunca, Osmanlı Devleti dönemi de dahil, birden fazla hanımla evlilik çok az oranlarda gerçekleşirken Arap dünyasında çok yüksek oranlarda seyretmektedir. Bu durum bile, aynı ayetin farklı kültürlerdeki keskin yorum farklılığını göstermektedir.

Günümüzde hanımları toplumsal ortamdan, başta ilkokul olmak üzere, ortaokul, lise ve üniversite okumaktan, ilimden uzaklaştırmaya çalışan, okuyanları cehennemle korkutan, çalışan hanımları kötü gözle değerlendiren ve cahillliği erdem olarak göstermeye çalışan Kadızadeli Hanefi görünümlü selefi bir zihniyet mevcuttur. Bunlar, bize hanımların nasıl dövüleceğinin teknik yöntemlerini bile video sunumlarıyla tarif ederken hiç akıllarına sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımlarına bir fiske bile vurmadığı gelmez. Kendi hayvani nefislerindekini din diye millete kabul ettirmeye zorlarlar. Yine bu, mevcut hayattan kopmuş tarihte yaşayan zavallılar, çalışan hanımların hangi şartlarda çalışması gerektiği ile değil çalışmaması gerektiği ile ilgilendiklerinden, çalışan hanımların çocuklarının sevgisiz kalıp ruh hastası olacağından bahsederler. Yine bu düşüncesizler sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımının tüccar olduğunu unuturlar, kendisinin sütanne elinde büyümesini, küçük yaşta yetim ve öksüz kalmasını göz ardı ederler.

İslam dünyasının hanımlara bakışının ne kadar yanlış ve hanımların durumunun ne kadar vahim olduğu tarih boyunca ve özellikle son dönemlerde zaman zaman işlenmişse de önemli sonuçlar alınamamıştır. Meselâ son dönemlerde Sırat-ı Müstakim yazarlarından Selahaddin Asım, hanımların toplumsal işlevselliğinin olmayışından şikâyet etmiş, hanımların sadece tüketici konumda olmasını ve atıl oluşunu eleştirmiş ve bunun Osmanlı’nın ekonomik çöküşünün temel sebeplerinden birisi olduğunu dile getirmiştir. İlginç olan husus, aynı şikâyetin ve eleştirinin 12. asırda meşhur filozofumuz ve büyük Maliki fakihi İbn Rüşd tarafından da dile belirtilmiş olmasıdır. O, Eflatun’un Devlet’ine yazdığı şerhte Müslümanlar nazarında kadının bir bitki gibi düşünüldüğünden, toplumdan, ekonomik hayattan uzak tutulduğundan ve bunun toplumsal düzeni, ekonomiyi olumsuz etkilediğinden şikâyet ederken şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Bizim devletlerde kadınların yetenekleri bilinmemektedir. Genelde kadınların işlevi, çocuk doğurmak ve kocalarına hizmet etmekle sınırlıdır. Diğer işlerine engel olsa bile onlar, çocuklarını doğurmak, emzirmek ve onunla ilgilenmek zorundadırlar. Çünkü görebildiğimiz kadarıyla bizim kentlerdeki kadınların, bunun dışında bir işlevi söz konusu değildir. Bu yapıları ile onlar, bitkilere benzerler, erkeklerin sırtında yüktürler ve devletin fakir oluşunun nedenlerinden biridirler. Bu kentlerde kadınlar, sayısal olarak erkeklerden daha fazla olmalarına rağmen, küçük bir azınlığın dışında kalanlar, zorunlu işlerin dışında bir şey yapmazlar. Az bir kısmı, sadece kendi ihtiyaçlarını gidermek için dikiş diker ve dokumacılık yapar. Bu yaklaşımın kendisi yeterince açık bir delildir”.[2]

İbn Rüşd’ün de belirttiği gibi hanımlar ile erkekler insan olmak bakımından ve hukuk önünde eşittirler. Bunu yok sayarak, “Kur’an’da hanımların çalışamayacağına dair bir söz yok, ama…” diye başlayan her cümle Kur’an’a karşı kendi nefsini konuşturmaktır. İslam dünyasında hanımların, mevcut yanlış örflere ve hurafelere dayalı olarak, cinsel bir obje şeklinde algılanmasının, fitne olarak kabul edilmesinin, itilmesinin ve ötekileştirilmesinin, camilere, mescitlere girişlerinin engellenmesinin, ilim öğrenmelerinin, kısaca sosyalleşememelerinin önüne geçilmelidir. Bu, İslam’ın emridir. Üstelik hanımların bu durumdan kurtarılmasını istemek, modernist olmak veya Batılı olmak değildir, Batı’da da, dünyanın her yerinde de uzun yıllar hanımlara karşı tavırlar hep böyle olmuştur. İnşallah İslam dünyası da bunu bir gün anlar ve kız çocuklarını diri diri toprağa gömmez.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
HAKLIYMIŞ 2017-11-24 11:02:16

demekki̇ lai̇kler hakliymiş. yillarca onlara düşmanlik etti̇k