Her şey zıddıyla tanınır diye meşhur bir söz var. Nasıl ki, gece gündüzle, yaz kışla, soğuk sıcakla, pozitif negatifle, siyah beyazla, ok yayla, yeryüzü gökyüzü ile bir anlam ifade ediyorsa kadın erkekle, erkek de kadınla bir anlam ifade eder. Bunlar birbirinden ayrılmazlar. Bunları birbirlerinden ayırmak zülüm olduğu kadarı ile Kur’an-ı Kerimin adına sünnetullah dediği gerçeğine de ters bir davranış olur. Kadın erkeğe, erkek de kadına eş olarak yaratılmıştır. Biri olmazsa ötekinin varlığı anlam kazanmaz. Hayata bir anlam katabilmek için birbirlerine şiddetle ihtiyaç duyarlar. Kadın erkeksiz olmadığı gibi erkek de kadınsız olmaz.
Basirî’nin;
“…..Ecza-ı cihan cümle birbirine muhtaç” sözü işte yukarda ifadeye çalıştığım gerçeği ifade etmektedir.
Hz. Havva’sız [r.anha] günler Hz. Adem [a.s.] Efendimize nasıl hicran ise Hz. Âdem’siz [a.s.] günler de Hz. Havva [r.anha] Validemize o derece hicrandır. Havva’sız, Âdem olamayacağı gibi Âdem’siz de Havva olamazdı. Olsa da bir anlam, bir mana ifade etmezdi.

 

İslam'a göre kadın erkek, eşit değil, eşdeğerdir. Bir bütünün birbirlerini tamamlayan parçalarıdır. Biri olmadan, diğeri eksik ve yarımdır. Her bakımdan iki cins de birbirine muhtaçtır. Bu yüzden beşeri hayat kadın erkek beraberliği ile başlar ve bu beraberlikle devam eder. Kadın erkek iki cins (Âdem-Havva) birlikte dünyaya gelmişler, hayatı birlikte paylaşmışlardır. İlk yasağın ihlalinden tövbe edişlerine kadar her şey bir ve beraberce yapılmış.
 

İnsan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır. Fakat hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Erkekle kadın nasıl fıtraten aynı değilse fizikî olarak da, psikolojik olarak da aynı değillerdir. İrili ufaklı bir takım farklılıklar vardır ve bu farklılıklar gayet tabiidir. Ancak, bu farklılıkların varlığı ne erkeğin kadından biyolojik olarak daha olgun olduğunu ifade eder, ne de kadının, erkeğe nispetle daha az gelişmiş bir tip olduğunu. Hayır, ikisi de müstakil birer insandır ve bunlar birbirine muhtaçtır.


Aile adı verilen yuvanın kurulması birbirine muhtaç iki müstakil insanın evlenmeleriyle meydana gelir ki bu, biyolojik ve psikolojik bir ihtiyaçtır. Bu beraberlik, ihtiyaç olduğu kadar sosyolojik ve hukukî boyutları olan bir müessese meydana getirmiş olur.
 

Bundan dolayıdır ki bu günlerde toplumsal bir yara haline dönüşmüş olan aile içi çözülmelerin, ailedeki kavga, gürültü ve problemlerin çözümünde hukuku bir sığınak olarak görmek, kurtarıcı kabullenmek akim bir mesele olur.

Var olan sıkıntıları yok etmek şöyle dursun tedavisi mümkün olmayan bir hale dönüştürür. Kangren hale getirir.
Ben, burada kehanette bulunmuyorum. Biz, hala modern bir çağda kadına yapılan işkencelerden, zulümlerden konuşup duruyoruz. Kadına karşı şiddet haberleri ile yatıp kalkar olduk. Bu yazımı kaleme aldığım dakikalarda eski hanımının saçlarına benzin döküp ateşe veren ve arkasından da kadının feryatlarını seyredecek kadar vicdan yoksunu, adam bozuntusunun haberi televizyonlarda dönüp dönüp duruyordu. Bu ve buna benzer yürekleri dağlayan olaylar bunca hukukî düzenlemelerle halledilemedi, halledilemez. Zira gönül terazisi bozulunca siz, manavın terazisinde ayar arayamazsınız. Bu millet, belediye başkanının zabıta memurlarından korktuğu kadarıyla Allah [Azze ve Celle]’dan korkmuyorsa sıkıntılarımızın üstesinden gelemeyiz.

 

Bir kere daha ehl-i vicdana sesleniyorum. Aile problemlerinde diğer unsurları bir tarafa atarak sadece hukukî düzenlemeler yaparak meselenin üstesinden gelemeyiz. Sakın yanlış anlaşılmış olmayayım. Ben, hukuk olmasın demiyorum. Bu hakkım değil, haddim de. Burada dikkatleri çekmek istediğim ana konu şudur. Eğer mesele geleceğimiz ise, eğer mesele aile ise burada hukukla beraber imanî ve ahlakî değerlerden de istifade edilsin, edilebilsin istiyorum.
 

Bu gün; “Bir kadın, kocasının anne veya babasına bakmak zorunda değildir” sözüne sığınan birçok insan, ana babasını sevgiye aç, şefkate muhtaç halde bırakmıştır. Ana babalar, evlatlarına adeta bir eşya gibi yük haline dönüşü verdi. Oysa hukuken böyle bir sorumluluk yoksa da din ve ahlak bakımından sevabı mucib güzel bir davranış olduğunu, ana babaları sevgisiz bırakmanın bir zülüm olduğunu ne de tez unutuverdik.


Büyüklerimizin ifadesi ile ceviz kabuğunu doldurmayacak kadar önemsiz ve değersiz konular boşanma nedeni oldu. Birbirimize sabırsız ve tahammülsüz olduk. İpe sapa gelmeyecek kadar basit konulardan kavga eder hale geldik. Yan baktın doğru baktın diyerek dünyaları kararan insanlara şahit olduk. Sadece dünyaları kararsa iyi bir de ahiretleri kararıyor. Mahalle arasında küçük çocukların kendi aralarındaki itişip kalkınmaları büyükler için meydan savaşlarına döner oldu.
 

Kur’an-ı Kerim’in ilk nazil olan ayet-i kerimelerinden son nazil olan ayet-i kerimelerine kadar hemen hepsinde ahiret inancı hep canlı bir üslupla anlatılmış, özellikle aile münasebetlerinin anlatıldığı ayet-i kerimelerde de hep Allah’a [Azze ve Celle] ve ahiret gününe inanmaya vurgu yapılmıştır.
 

Aile hayatının saadet ve selameti için eşlerin haklarını bilmesi ne kadar önemli bir konu ise aynı şekilde mesuliyetlerinin de bilincinde olmaları o kadar önemli ve elzem bir konudur. Ailenin oluşumuna sebeb olan fertlerin vicdanlarında İslâmî değerler, hep canlı ve diri bir şekilde var olmalıdır. Aile şirketleşme hareketi değildir. Dünyevî bir takım menfaatler üzerine kurulamaz. Sevgi, saygı, merhamet, şefkat, maruf, ihsan, takva, sulh, zulmetmeme, Allah’ın sınırlarını aşmama gibi Allah’a [Azze ve Celle] iman ve ahirette hesap verme şuuru üzerine kurulmalıdır.
 

Selam ve dualarla…
 

Ramazan TOPCAN
Balıkesir İl Müftü Yardımcısı

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner205