İnsanız; gaflet sonucu unutarak ya da yanılarak hata yapmaya yatkın yaratılıştayız. İmtihan gereği Allah bizi bir zaaftan yaratmış. Hepimiz nefsimizin bencil tutkuları, söz dinlemez hevesleri yüzünden, şu ya da bu şekilde, az veya çok, Allah’ın sınırlarını aşıp, günah bataklığına düşebiliyoruz.

Ancak çoğu insan, kendi hatalarını da kabullenmez. Sorumluluğu üstlenmez, başka kişilere ya da olaylara yüklemeye çalışır. Bir şekilde hatalarını kabullenmek zorunda kalırsa, bu kez de kendini affedemez, bunalımlı bir ruh haline bürünür.

Ebû Hureyre(ra) anlatıyor: "Resûlullah(asm) Rabbinden nakille buyurdular ki:
"Bir kul günah işledi ve 'Yâ Rabbi, günahımı affet!' dedi. Hak Teâlâ da, 'Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır' buyurdu.
Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve 'Ey Rabbim, günahımı affet!' dedi. Allah Teâlâ da, 'Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.' buyurdu.
Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve 'Ey Rabbim, beni affeyle!' dedi. Allah Teâlâ da, 'Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi. Ey kulum, dilediğini yap, ben seni affettim.' buyurdu." (Buhârî, Tevhid 35; Müslim, Tövbe 29)
İmam Nevevî, bu hadisten şu hükmü çıkarıyor:
"Günahlar yüz kere, hatta bin ve daha çok kere tekrar edilse de kişi her seferinde tövbe etse, tövbesi makbuldür. Veya bütün günahlar için bir tek tövbe etse bile, yine tövbesi sahihtir."


Allah, yaptığımız hataları da hayırla yaratır. Geriye dönsek, aynı hatalara yeniden düşeriz. Her hatada çıkarılması gereken bir ders vardır, hayra dönüşecektir; aksini düşünmek kendine zulmetmektir.
 
Bediüzzaman şöyle diyor: 'Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza ediyor.' Yani kulu günah işlesin ki Allah Gaffâr ismini tecelli ettirsin ve kulunun hatasını Settâr ismi ile örtsün.
 
Hata yapan kişiye merhametli, hoşgörülü ve bağışlayıcı davranmak, şefkatli ve hoşgörülü olmak da  Rabbimizin Settar isminin kulundaki tecellisidir; en güzel ahlâk özelliklerindendir.
 
İnsan yaratılıştaki zaafın, acizliğin bilincinde değilse etrafındaki kişilerin yaptığı hatalar karşısında öfkelenip, tahammülsüz davranışlar sergileyebilir. Hata yapan kimseyi affetmek, Kur’an ahlâkına sahip olmayan insanın nefsine ağır gelir; özellikle de çıkarlarına dokunan bir hata karşısında hemen öfkelenir.

"Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir." (Şura Suresi, 43) buyrulur Kur’an’da. Hatalı insana öfkelenmek yerine, "Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, müminlere yarar sağlar." (Zariyat Suresi, 55) ayeti hükmü gereğince onu nezaketle uyarmak güzel olandır.

Allah müjde verir; "... affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nur Suresi, 22) Bağışlayıcı kulunu bağışlayacağını, esirgeyeceğini, bunun için umudunu diri tutmasını ister.
 
Mümin, cahiliye insanı gibi ‘bir defalık affetme’ ya da ‘son kez affetme’ mantığını asla benimsemez. Hata ya da kusur defalarca da devam etse, affedici ve hoşgörülü davranır, davranışlarında bir değişiklik olmaz. Kardeşinin yanında olur, bırakıp gitmez.
 
Toplumdaki genel görüş hoşgörü ve bağışlayıcılığın bir tahammül sınırı olduğu yönündedir. Ard arda gelen hatalar ve yapılan yanlışlar sonunda, ‘son damla’ da taşar ve artık o kişi affedilmez duruma gelir. Bu çarpık bağışlama anlayışındaki insanlar uygun zaman bulduklarında, ya ima ederek ya da doğrudan hatırlatarak, hata sahibinin yanlışını ‘yüzüne vururlar’. Affettiklerini söyleseler de kalplerindeki ve dillerindeki farklıdır; öfke ve kızgınlıkları devam eder.
Bağışlayıcılık ise samimi ve süreklidir. Yalnızca dille değil kalben de affetmelidir. Çünkü gerçek bağışlama makamı Rahman ve Rahim olan Yüce Allah’tır. Eski hatalardan söz etmek, insanların kusurlu yönlerini yüzlerine vurmak güzel ahlâka uygun olmaz.  

Yaşanan olaylar Allah'ın kontrolünde ve bir kader dahilinde gelişir. Bu sebeple tevekküllü davranmalı, öfkelense dahi insan öfkesini yenebilmelidir. Yapılan hatanın büyüklüğü ya da küçüklüğü önemli değildir. Vedud olan Allah’ın sevgisini kazanmak için her koşulda bağışlayıcı olmalıdır.
“…öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)
Bizler de hataları örtelim, bağışlayalım ki bağışlanalım; “... Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Teğabün Suresi, 14)

Gerçek bağışlayan ve esirgeyen Allah’tır. O ‘Rahman’ ve ‘Rahim’dir. İnsanlar genellikle birbirini bağışlamaz ve ezmeye çalışırken, üstün güç sahibi Yüce Allah sonsuz merhamet sahibi ve bağışlayıcıdır.

"Allah Teâlâ [buyurdu ki: Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden af umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar olsa, sen Benden bağışlanmanı dilersen, günahlarını affederim. Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat Bana hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olsan, Ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım." (Tirmizî, Daavât 98)

Allah, yapılanların karşılığı olarak vereceği cezayı erteler, insanlara bağışlanma dilemek ve tevbe etmek için süre verir. Rabbimiz rahmeti üzerine yazar;
 “Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Enam Suresi, 54)

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol