Öne Çıkanlar diyanet diyanet hutbe ve vaaz konular FETÖ DİBBYS dinihaberler
banner222

İngilizlerin bitmeyen İslam düşmanlığı ve planları!
banner221
Bundan yaklaşık 200 yıl önce "EasternQuestion (Şark Meselesi)” diye bir strateji geliştiren dönemin süper gücü İngiltere, dünya üzerinde hâkimiyet kurabilmek için dehşetli bir plan ortaya koydu. İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladstone'un: “Bu Kur’ân,Müslümanlar’ın elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, bu Kur’ân-ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanlar’ı ondan soğutmalıyız” sözleriyle açıkça ifade edilen "Müslüman toplumların kimyasını dönüştürecek, ruh köklerini kurutacak" bu plân çerçevesinde her türlü fitneyi kullanan ve İslam âlemini bir arada tutan hilafetin kaldırılmasıyla birlikte İslam coğrafyasını birbirinden koparan İngiltere, Kemalist kadro eliyle de Türkiye'de Müslüman kimliğini yok etmeye çalıştı. ‘Modernleşme’ adı altında yaptığı icraatlarla, ezan-ı Muhammedî'yi Türkçeleştiren, Kur'an öğrenimini yasaklayan, harf devrimi ile Kur'an alfabesini ortadan kaldırıp yerine Latin alfabesini getiren Kemalist kadro, sükülerizmi bir pranga olarak bu milletin boynuna astı.

Bütün çabalarına rağmen Müslümanlar’ı İslam'dan koparamayan İngiltere, dehşetli planını hâlâ uygulama derdinde. Bu aziz millet, Türkiye'yi sömürgeleştirmek isteyenlere 15 Temmuz'da gayet net bir mesaj verdi: "Biz Müslümanız, kendimize geldiğimizde, değerlerimize sahip çıktığımızda; tankın önüne yatar, uçak mermisine göğüs gereriz. Biz özümüze döndüğümüzde, dünyada hiçbir güç bizi dize getiremez!" Şimdi bize düşen bir şey var. Sancak düştüğü yerden kalkar. Kaybettiğimiz özümüzü kendi değerlerimizde aramalıyız. 15 Temmuz ruhunu yeşertip, önümüzdeki 40-50 senenin nesillerini yetiştirmeliyiz. Yeni Gazaliler, yeni Yunuslar, yeni Mevlanalar yetiştirmeliyiz ki hiçbir emperyalist güç bir daha asla böyle dehşetli bir plan kurma hevesine dahi kapılmasın…

1923…

600 yıl cihana hükmeden Osmanlı’nın yıkılışının ardından, Büyük Millet Meclisi, Ankara’da toplanarak Cumhuriyeti ilan ediyordu. Son 100 yılını savaşlarla, toprak kayıplarıyla geçiren Anadolu halkı yüz binlerce evladını cephelerde kaybetmiş, nihayet bunca mücadelenin sonunda vatanının “Küçük bir kısmını” kurtarabilmişti.
Her şeyini kaybetmiş, maddi olarak sıfırı tüketmiş ama imanını muhafaza etmiş toplum, yeniden refaha kavuşacağı günleri beklerken, birbiri ardına açıklanan “inkılaplarla” neye uğradığını şaşırıyordu. Bir sabah kalktığında uğruna mücadele ettikleri bir kavramın ortadan kaldırıldığını duydu. 3 Kasım 1924’te bütün İslam âlemini bir arada tutan ‘Hilafet’ ilga edilmişti. İmame kopunca tesbihi dağıtmak daha kolay olacaktı…Başka bir gün medreselerin kapatıldığını, Tevhid-i Tedrisat adı altında din derslerinden tecerrüt eden maarifin rehber olarak kabul edildiğini öğrendi. Sarığın yasaklanması, onun yerine şapka giyme zorunluluğu getirilmesi ise İskilipli Atıf Hoca’nın idamı ile sonuçlandı. Zaten süreç içerisinde nice alim, toplumu ayağa kaldıracak, aydınlatacak nice münevverler ya sürgüne gönderilmiş ya da idam edilmiştir. 1 Kasım 1928’de ise Harf Devrimi ile Arap alfabesi -yani Kur’ân harfleri kaldırılmış- yerine, çok ‘milli’ olan “Latin alfabesi” konulmuştu. M. Kemal’in sadık uygulayıcı İsmet İnönü, hatıratında, harf inkılabını şu sözlerle değerlendirir: “Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa’yı tahrik eden sebeptir. Ama harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler.” Anadolu coğrafyasını son kale olarak bilen millet, neye uğradığını şaşırsa da yapılan “düzenlemelere” karşı hemen tepki verir. Birbiri ardına başlayan isyanlar çok sert biçimde bastırılır ve Türk milletini İslam’dan soyutlama planı adım adım uygulanmaya başlar.

İngiliz’in dehşetli planı: “Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız

Dönemin ‘Süper gücü’ (Bugünün ABD’si de denilebilir) İngiltere’nin Sömürgeler Bakanı William Ewart Gladstone (1845-46), Avam Kamarasında yaptığı bir konuşmada İslam Coğrafyası için 100 yıllık dehşetli planını açıklıyordu, “Bu Kur’ân Müslümanlar’ın elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, bu Kur’ân-ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız” mealindeki sözleri sarf eden Gladstone’un ne demek istediğini zamanla anlamaya başladık. 
Savaşlarda toprak kaybeden, ekonomik ve siyasi anlamda etken unsur olmaktan çıkıp edilgen bir aktör olma yolunda hızla ilerleyen Osmanlı’ya sızan İngiliz hükümeti, zamanla idaredeki kuklalarıyla Osmanlı’yı iyice zayıf düşürmüş ve son darbeyi de Birinci Cihan Harbi ile vurmuştur. Bu süreçte İttihat ve Terakki içerisinden bir grubun önü sürekli olarak açılıyor ve Osmanlı sonrası dönemde uygulanmaya başlayacak olan planın ikinci evresi için tohumları atılıyordu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Müslümanlara yapılan baskılar, ezanın Türkçeleştirilmesi (Tanrı uludur garabeti) , Kur’ân öğrenmenin yasaklanması ve sarık gibi İslam’ın şiarı unsurların ortadan kaldırılmasına yönelik “İnkılaplar” değerlendirildiğinde ve sonrasında Müslüman toplumun içine düştüğü buhranı incelediğimizde yaklaşık 200 sene önce uygulamaya konulan İngiliz’in dehşetli projesinin bir nebze maksadına ulaştığını net bir şekilde söyleyebiliyoruz.

Müslümanları İslam’dan uzaklaştırma projesinde M. Kemal’in rolü ne?

Peki, bu süreçte M. Kemal’in rolü neydi? Resmi ideolojinin amansız bir şekilde zihinlere nakşettiği “Kutsal bir kurtarıcı” mı, yoksa gücü eline alana kadar her şeyi mübah sayan bir takiyeci mi?

Yazıya alacağım her iki cümle de M. Kemal’in kendisine ait sadece yer ve zamanlar farklı. 

7 Şubat 1923 günü Balıkesir’deki Zağnos Paşa Camii hutbesinde aynen şu ifadeleri kullanmıştır: “Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimüşşan’daki açık ve kesin hükümlerdir. İnsanlara maneví mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır.” Hutbenin devamında camilerin sadece ibadet yeri olmadığını, camilerin sosyal hayatın en önemli merkezi olduğunu dünya ve ahiret işleri için neler yapılması gerektiği konusunda görüşmelerin yapıldığı yerler olduğunu söylüyor.

Tarihin 7 Şubat 1923 olması önemli zira bu tarihten 1,5 yıl sonra Hilafet ilga edilmiş ve M. Kemal Balıkesir hutbesinde ifade ettiği sözleri nakzeden başka şeyler söylemeye başlamıştır. Son Meclis konuşmasında “Bizim devlet idaresinde ki ana programımız CHP programıdır, bunun kapsadığı prensipler idarede siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır, fakat bu prensipleri gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır, biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz” diyen M. Kemal’in defalarca benzer şeyler söylediğini özellikle yakın çevresinin hatıratından öğreniyoruz. Kazım Karabekir paşa hatıratında M. Kemal’in kendisine şu sözleri söylediğini ifade eder: “Evet Karabekir, (haşa) Arapoğlunun yavelerini (uydurmalarını) Türk oğullarına öğretmek için Kur’an-ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler. Diğer bir kaynakta ise Balıkesir Zağnos Paşa camiinde söylediklerinin tam tersi ifadeler yer alır: “Ben size manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.” (Kaynak: ATATÜRK, 1933, Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’e hitaben, İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeolojisi)

Dahası da var elbette ama biz burada kısa kesmek durumundayız. M. Kemal hakkında bir kanaate varmak için bu kadar şey yeterli değil diye düşünenler varsa kendilerine biraz daha araştırma yapmalarını tavsiye ediyoruz.

Yakın tarih çok da yakın değil!

Tarih önemli demiştik 7 Şubat 1923’te Allah’ın birliğinden Hz. Muhammed’in O’nun Resulü olduğundan bahseden M. Kemal ne oldu da birden tam tersi şeyler söylemeye başladı. 
Yakın tarihimiz aslında çok da yakın değil maalesef. Neredeyse tek kaynaktan ve Kemalist ideolojinin öğrenilmesini istediği bilgilerin dışında başka bilgileri öğrenemediğimiz bir gerçek. Son zamanlarda gayrıresmi tarih alanında çalışmalar yapan tarihçilerimiz “Dönemin karanlığına bir nebze ışık tutmaya çalışsa da ne kadar yeterli olduğu hâlâ tartışma konusu.

Yakın zamanda tartışma konusu olan Lozan antlaşması üzerindeki tozun silkelenmesini bekliyor hâlâ. Antlaşma maddelerinde zahiren bir kazanç var gibi görünse de 23 Nisan’da başlayan ve 24 Temmuz 1923’e Antlaşma ile sonuçlanan görüşmelerde neler konuşulduğu hala muammadır. Döneminin en büyük İslami yayını olan Necip Fazıl Kısakürek’in çıkardığı Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; “Lozan’ın İçyüzü” başlığı ile yazılan makalede (Devrimizin büyük İslam Alimi Bediüzzaman Said Nursi de Büyük Doğu’da yer alan makaleyi Risale-i Nur Külliyatına derc etmiştir) yer alan ifadeler gözleri Lozan görüşmelerine çeviriyor. Tarihi bir belge yerine geçmese de Lozan sonrası Türkiye’de Ezan’ın Türkçeleştirilmesi, kılık kıyafet kanunu vs konularla Anadolu’nun İslami kimliğinden uzaklaştırma projesi uygulanmaya başladığına göre Büyük Doğu’da yer alana değerlendirmeyi bilmana doğru kabul edebiliriz. Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarası’nda “Türkler’in istiklalini ne için tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon’un verdiği cevapta: “İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.” Yani Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk Milletini İSLAMİYET ve DİN CİHETİDEN ÖLDÜRMEK KARARIDIR” ifadeleri yer alıyor.

Kurtarıcı mı, İngiliz projesi mi?

M. Kemal kurtarıcı mı, yoksa İngiliz’in istese de kendi eliyle yapamayacağı İslam’ı yok etme, Müslümanları dinden uzaklaştırma projesinin yılmaz bir uygulayıcısı mı? 
Ya da İngilizlerin, Müslümanların boynuna, koluna, ayağına taktığı bir pranga mı?

Karar kıymetli okurun..

İnkılaplara yönelik her kalkışmayı “gerici” olarak niteleyen ve tarihe öyle nakşeden Resmi İdeloji’nin “Gerici” diye tanımladığı her hareketin geri planında “İngiliz” olduğunu söylemesi de oldukça manidar.

Son olarak, meşhur bir Nasreddin Hoca fıkrası vardır. Hoca bir gün evinin anahtarını kaybeder. Kapısının önündeki küçük bahçede anahtarı ararken yoldan geçen arkadaşları da ona yardımcı olmak üzere anahtarı aramaya başlar. Saatler geçer ama anahtarı bulamazlar. Arkadaşlarından biri Hoca’ya sorar: “Hocam anahtarı bahçede kaybettiğine emin misin?” Hoca cevap verir: “Hayır, samanlıkta kaybettim.” Arkadaşı: “Peki o zaman niye orada aramıyoruz?” Hoca: Burada bulmak daha kolay. Bu fıkra tam da bizi anlatıyor aslında.

Kendimize olan güvenimizi kaybettiğimiz günden beri bir arayış içine girdik. 100 yıl önce kaybettiğimiz ruhu Avrupa değerlerinde aramaya koyulduk. Ayağa kalkabilmek ümidiyle Avrupa’yı örnek alıyor, onların değerlerine sarılıyoruz. Oysa anahtarı, yani ruhumuzu, yani bizi biz yapan değerlerimizi, benliğimizi bu topraklarda kaybettik. Orada bir yerde bulmamızı bekliyor. Kendimize gelmemiz, yeniden tarih sahnesinde önemli bir aktör olabilmemiz için aramaya kendimizden, kendi bahçemizden başlamamız lazım.

Dün dünyaya nizam verdik, bugün istersek yine veririz. Yeter ki bu arayışa başlayalım, özümüze dönelim.

Teşekkür: Neden ve kime teşekkür ettiğimi izah etmek istiyorum. Kemalizm üzerine böyle bir çalışma yapmaya karar verdiğimizde bu konu hakkında “kesin” katkı sunar dediğimiz kişi ve kurumlardan beklemediğim cevaplar aldım. Kimi daha ilk görüşmede bu mevzulara girmek istemediğini söyledi, bu konuyla alakalı zaman zaman cesur çıkışları olan bir STK ise 2-3 gün oyalayıp “Böyle bir zamanda ne gerek var diyerek” beyanat vermekten kaçındı. Bir diğeri ise, bugün gönderiyorum, yarın gönderiyorum diyerek 1 hafta boyunca beni sürekli oyaladı. O sebeple Doç . Dr Ahmet Yıldız’a ve Roni Margulies’e katkılarından dolayı teşekkür etmek istedim.
Güzel, keyifli ve istifadeli bir okuma olması ümidiyle..

Büyük İslam âlimî Bediüzzaman Said Nursi İngilizlerin siyasetini şu cümlelerle açıklıyor:

İngiliz siyasetinin hassa-i mümeyyizesi (ayırıcı özelliği), fitnekârlık, ihtilâftan istifade, menfaat yolunda her alçaklığı irtikâp etmek, yalancılık, tahripkârlık, hariçte menfîliktir. Fenalık ve ahlâk-ı seyyie siyasetine vasıta olduğu için, her yerde ahlâk-ı seyyieyi himaye ederek teşcî eder.” Yine Bediüzzaman Hazretleri, bu şeytânî ve menfî siyasetin hareket tarzını ve münafıkane taktiğini Hutuvât-ı Sitte adlı eserinin girişinde şu şekilde belirtiyor: “Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan sûretinde şeytanın vekili olan ruh-i gaddar, fitnekârâne siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan elhannas (şeytan), altı hutuvatıyla (aldatmalarıyla) âlem-i İslâmı ifsat için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki muzır madenleri, fiili propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor. Kiminin hırs-ı intikamını, kiminin hırs-ı cahını (makam, mevki hırsı), kiminin tamahını (kanaatsizliğini, aç gözlülüğünü), kiminin humkunu (ahmaklığını), kiminin dinsizliğini hatta en garibi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.”

M. Kemal’in son TBMM konuşması

Aziz milletvekilleri,
Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. (Alkışlar) Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt; bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de, uluslar tarihinin bin bir acıklı olay ve sıkıntı ile dolu yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.

Elimizdeki programın ruhu, bizi sadece bir kısım vatandaşlarla ilgilenmekten engeller, biz bütün Türk ulusuna hizmet ederiz. Geçen yıl içinde, parti ile hükümet kuruluşunu birleştirmekle vatandaşlar arasında ayrılık tanımadığımızı fiilen göstermiş olduk.(Var ol sesleri) Bu olayın bizim, devlet yönetiminde kabul ettiğimiz, «Kuvvet birdir ve o ulusundur» gerçeğine uygun olduğu ortadadır.(Alkışlar) Gücün tek kaynağı olan Türk Milletinin seçkin vekillerini, büyük mutlulukla, eğilerek selamlarım.(Bravo, yaşa sesleri, şiddetli ve sürekli alkışlar) (TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN V. DÖNEM 3. Yasama Yılını Açış Konuşması 1 Kasım 1937- Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3)

M. Kemal, Balıkesir Zağnos Paşa Camii cemaatine şu ifadelerle seslenir (7 Şubat 1923)

“Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz  Efendimiz Hazretleri,  Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimüşşan’daki açık ve kesin hükümlerdir.

İnsanlara maneví mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır.
Arkadaşlar! Cenab-ı Peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahipti. Biri kendi evi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı. Hazret-i peygamber’in mübarek yollarını takip ederek bu dakikada milletimize ve milletimizin şimdiki ve geleceğine ait konuları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde, Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu şerefe kavuşturan Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum. 

Efendiler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, söylenenleri dinleme ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılması lazım geldiğini düşünmek, yani birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lâzımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz için her şeyden önce hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.

Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin birleşmesinden ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.

 Şair-Yazar-Siyasetçi Roni Margulies: Resmî tarih yalanları devam ediyor!

“Neymiş “Türk’ün derin tarihi?” Türk Tarihi Tetkik Kurulu tarafından hazırlanan ilk resmî tarih ders kitabından öğrenebiliriz. Dört ciltlik kitabın dördüncü cildi “Türkiye Cumhuriyeti” Maarif Vekaleti’nin emriyle 1934’te 32.000 nüsha olarak yayımlanmış. Bu kitaptan öğrendiğime göre, Türk olmak başka bir şey olmaktan çok daha iyi. Ölçülemeyecek kadar daha iyi.”

 
Eğitim sistemi ulus-devletin oluşturulmasında en temel iki üç araçtan biridir. Dünyanın hemen hemen hiçbir ülkesinde, vatandaşların hepsinin paylaştığı bir tarih, bir dil, bir dünya görüşü, bir inanç sistemi yoktur. Oysa ulus-devlet, olmasını gerektirir. Dolayısıyla, bunları varmış gibi gösteren bir anlatı yaratır ve bu hayalî anlatıyı çok eskilere dayandırır: “Biz, hep ‘biz’ olarak vardık, hep beraberdik, hep diğerlerinden farklıydık, hep en iyiydik”. Ve bu anlatıya herkesi ikna etmenin en temel yöntemi eğitim sistemidir. Türkiye Cumhuriyeti de, imparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinde bunu ihmal etmemiştir elbet. Bir gazete yazısında uzun ve ayrıntılı bir analiz yapılamayacağına göre, birkaç anekdotla yetineyim. Mustafa Kemal’in bizzat kendisi meselenin öneminin bilincindedir. Şöyle der: “Eğer Cumhurbaşkanı olmasam, Eğitim Bakanlığı’nı almak isterdim.” Her şeyi herkesten önce bildiği için eğitimin önemini de herkesten iyi bilir. Kütahya’da öğretmenlerle 24 Mart 1923’te yaptığı konuşmada, “irfan ordusu” ile “asker ordusu” arasındaki benzerliği anlatır. Öğretmenler irfan ordusuna mensuptur. Asker ordusu kadar hayatî olan irfan ordusunun kutsal görevi, Mustafa Kemal’e göre, “ölen ve öldüren asker ordusuna niçin öldürüp niçin öldüğünü öğretmektir.” Bu sözler o kadar doğru ki, Bakanlar Kurulu Ankara’da 11 Kasım 1928 tarihinde yaptığı toplantıda Mustafa Kemal’e ‘Ulus Okullar Başöğretmenliği’ unvanını layık görmüş. İsterseniz, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1931 yılı programından Millî Talim ve Terbiye’nin esas düsturlarını okuyalım. Lütfen, “Ohoo, 1931’den bu yana köprünün altından çok sular aktı, her şey değişti” demeyin. Eğitim, talim, terbiye alanında, ayrıntılar hariç, hiçbir şey değişmedi. Şöyle yazıyor 1931 yılı programında: “Kuvvetli cumhuriyetçi, milliyetçi ve laik vatandaş yetiştirmek tahsilin her derecesi için mecburî ihtimam noktasıdır. Türk milletine, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve Türkiye Devleti’ne hürmet etmek ve ettirmek hassas bir vazife olarak telkin olunur.”

Bir de şöyle yazıyor: “Fırkamız, vatandaşların Türk’ün derin tarihini bilmesine fevkalade ehemmiyet verir. Bu bilgi Türk’ün kabiliyet ve kudretini, nefsine itimat hislerini ve millî varlığa zarar verecek her cereyan önünde yıkılmaz mukavemetini besleyen mukaddes bir cevherdir.” Neymiş “Türk’ün derin tarihi?”Türk Tarihi Tetkik Kurulu tarafından hazırlanan ilk resmî tarih ders kitabından öğrenebiliriz. Dört ciltlik kitabın dördüncü cildi “Türkiye Cumhuriyeti” Maarif Vekaleti’nin emriyle 1934’te 32.000 nüsha olarak yayımlanmış.

Bu kitaptan öğrendiğime göre, Türk olmak başka bir şey olmaktan çok daha iyi. Ölçülemeyecek kadar daha iyi. Özellikle askerî açıdan: “Temeli haysiyet duygusu, vazife saygısı ve yurt sevgisi olan askerlik, maddî kuvvetlerden önce zekâ, azim, irade, kahramanlık ve fedakârlık gibi manevî kültür unsurlarına istinat eder. İyi asker, bu meziyetlere en fazla malik olan ve millî üstünlüğüne kat’iyetle emin bulunan eyi insandır. Bu itibar iledir ki, Türk en iyi askerdir.” Veya: “Askerlik ruhu, ancak insanlık meziyet ve kabiliyetlerinin uzun asırlar tecrübe örsleri üstünde döğülmesinden, azgın fırtınalarla körüklenen hayat ateşinde çelikleşmesinden doğan cevherdir. Bundan dolayıdır ki, Türk Milleti, askerlik ruhu en mütekâmil olan millettir. Türkiye Cumhuriyeti Ordusu, Türk askerliğini muhteşem tarihindeki bütün şeref ve şanlar ile temsil eden asil ve yenilmez kudrettir. İdare, teşkilat ve teçhizatı mükemmeldir; kumandan ve nefer kıymeti noktasından dünyada rakipsiz birincidir.”

Bu kitapların 1930’ların geçici bir deliliği olduğunu sanmayın. Ta 1960’lara kadar okutulmuş!

Bugün de pek farklı bir şey okutulmuyor. Üç dört yıl önce, tek özelliği tıpkı Atatürk’e benzemek olan Göksel Kaya adlı bir vatandaş 23 Nisan’da İzmit’te ilkokulları gezmiş. Onu ilk kez gören öğrenciler çok şaşırmış. Bazıları ağlamış. Bazıları sevinç çığlıkları atarak boynuna sarılmış!

 
Mustafa Kemal, Machiavel’in Prens’inde niteliklerini anlattığı siyasi liderdir. “Pek Uyanık Bir Uyku” makalesinin sahibi Abdullah Cevdet’in “rüya”sını gerçekleştiren kişidir. “Devletin bekası”nı ve “mülkün tamamiyetini” hedefleyen Osmanlı modernleşmesinin aksine medeniyet istihalesini amaçlayan, Batı medeniyetini tek medeniyet olarak gören ve muasırlığı ona eşitleyen Kemalist modernleşmeyi gerçekleştiren bir radikaldir. Tüm bunları gerçekleştirmek için izlediği strateji, “behemehal” iktidara uzanmaktır. Saraya damat olmak, Harbiye Nazırı olmak hatta halife olmak…Nitekim, Milli Mücadele’nin cephe arkasında, çok sayıda hilafet temalı kongre bulabilirsiniz. “Sarı saçlı, mavi gözlü” adam, Batıya karşı yürüttüğü mücadelede Araplar dahil tüm Müslüman dünyanın sempatisini kazandı. Bu sempati, yürütülen mücadelenin emperyal Batıya karşı yürütülen bir mücadele olduğu zannıyla ilişkiliydi. Oysa, Mustafa Kemal, “siyaseten” mücadele ettiği Batı modernitesinin değerlerini, hayat tarzını ve inançlarını merkeze alan yeni bir toplum inşasına girişti. Bu “inşa”(doğrusu “yıkım” olmalı)da Türklük Batılılaşmanın mecrası olarak araçsal bir yere oturtuldu. (Burada Mustafa Kemal’in Turan kıyafetiyle alay edişini hatırlayabiliriz.) Başta İn gilizler olmak üzere tüm Batı ise bu “yıkım” ve “inşa”yı destekledi. Eğitim politikaları J. Dewey’in danışmanlığında hazırlanırken yeni mimari Holzmeister’a emanet edildi. Ötekileştirilen Osmanlı dolayımıyla İslam’dan “eser” bırakılmadı. “Türkiya” pozitivist bir anıtkabire dönüştürülürken, bu topraklarda İslam ölüm sessizliğine terkedildi. Bu yüzden Batılı literatür Demokrat Parti dönemini “İslam’ın dirilişi” olarak tasvir eder.

Kemalist iktidar stratejisi “reformları” gerçekleştirirken Mustafa Kemal’in Nutuk’ta “vicdanında milli bir sır” gibi sakladığını söylediği uygun zaman ve zemin gözetme anlayışı ile biçimlenmiştir. Hilafet önce Saltanat kaldırılarak zayıflatılmış, iki yıl sonra uygun “çerçeve” yakalandığında ise hilafetin kendisi kaldırılmıştır. Reform yapılacak konularda muhalefet, önce bölünmesi sağlanarak zayıflatılmış, sonra izole edilerek muhalefet yapma imkanları ortadan kaldırılmış ve söz konusu reform “hızla” gerçekleştirilmiştir (“Komisyonun” beş yıllık bir süre önerdiği Harf İnkılabının üç ayda gerçekleştiğini, Cumhuriyetin ilanı kararının milletvekillerinin önemli bir kısmı Ankara dışındayken alelacele alındığını ve Cumhurbaşkanının da hemen akabinde bir saat içinde seçiminin tamamlandığını hatırlayalım). Siyasi rejim değiştirilirken, TBMM’nin ancak teklif Meclisi sunulduğu gün haberdar olması, bu sırada milletvekillerinin önemli bir kısmının Ankara’da olmayışı, nihayet yine teklifin sunulduğu gün bu işin ivedilikle “itmamı” Mustafa Kemal’in iktidara uzanma ve onu elde tutma stratejisi hakkında yeterince açıklayıcı bir süreç örneğidir. Cumhuriyetin, iktidarın Mustafa Kemal tarafından kontrol edilebilmesine imkan veren tek yol olduğunu da söyleyelim. Son derece düşük katılımlı, iki dereceli ve tek adaylı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde halkın tensibi, görünür siyasi meşruiyet için gerekli bir formalite olarak kalmıştır. Esasen Parlamentonun varlığı da böyledir. TBMM’nin Kemalist iktidara kendinden menkul geçerliği olan siyasi meşruiyet sağlama dışında bir fonksiyonu bulunmamaktadır.
İktidara giden yolda ve iktidarda Mustafa Kemal Fabian (bekle gör) ve blitzkrieg (yıldırım harekatı) yaklaşımlarını birleştiren taktiksel anlayışı, tam bir maharetle icra etmiştir. Mustafa Kemal, siyaseti bu anlamda bir sanat/zanaat/techne olarak gören Makyavel’in Prens’inden fırlayıp çıkmış gibidir. “Yerli” ve “milli” bir duruş ortaya koyar görünürken aslında tam bir Batılılaşmacıdır. İslamı gerilik kaynağı hurafeler yığını olarak görürken ilk Meclis kürsüsünden bir İslam-şinas olarak müteaddit kereler konuşmuştur. Böylece, zaman ve zeminin gerekli kıldığı “görüntüyü” verirken, “gerçek suretini,” izhar edebileceği zaman ve yere saklamayı başarabilmiştir.

Mustafa Kemal’in bu iktidar stratejisini fark edemeyenler, Mustafa Kemal “ideal tipini” çözemezler. Kağıt üzerindeki Cumhuriyeti görür, mutlak istibdat-mutlak yiyicilik sarkacında salınan Tek Adam yönetimini gör(e)mezler. Farklı Mustafa Kemallere bakıp kendi Mustafa Kemallerini seçerler ancak “tek” Mustafa Kemal’i hiç kavrayamazlar.

Bu iki makalede yer alan görüşler yazarlara aittir ve Diriliş Postası'nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

“İngilizler’in Müslümanlar’ı İslam’dan uzaklaştırma operasyonları hızlandı”


* Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan Batılılaşma sevdası, Cumhuriyet’le birlikte artarak devam etti. Bu süreç zarfında devletin ve toplumun İslami kimlikten uzaklaştığını görüyoruz. Osmanlı’yı yıkıma götüren süreç nasıl başladı?
Mesele şu Karlofça ve Pasarofça ile birlikte Osmanlı ilk defa toprak kaybetti. Toprak kaybının ardından psikolojik olarak kendine olan güvenini kaybediyor Osmanlı, devletler dengesindeki konumunu, yani statüsünü kaybetmeye başlıyor. Osmanlı diğer devletlere karşı psikolojik üstünlüğü kaybedince Osmanlı kadrolarında Batı’ya karşı bir aşağılık kompleksi başlıyor. Bunu aşabilmek adına Batı tarzı yeni bir yapılanma arayışına giriliyor. Tanzimat ile birlikte Osmanlı Batı tarzı yeni bir arayış başlayınca Osmanlının bir eksen kayması yaşadığını görüyoruz.

*Eksen kayması derken neyi kastediyorsunuz?

Yani Osmanlı’nın ayağı kaymaya başlıyor. Omurga çöküyor. Omurga çökmeye başladığı için dış müdahalelere açık hale geliyor. Burada tarihçiler tarafından çok konuşulmayan bir şey var. Nedir o? Osmanlının yıkılış süreciyle Türkiye’nin kuruluş süreci arasında ve daha sonra da devam eden bir operasyon var. İngilizler Tanzimat sonrası dönemde Osmanlı’ya nüfuz etmeye başlıyor. İngiltere’nin 19. yüzyılda süper güç olduğunu unutmayalım. Bugünün ABD’si gibi. İnsanlar bunu çok fazla kavrayamıyor. Yani İngiltere’nin şu anki haline bakıyor, kafasında öyle tasarlıyor evet ama İngiltere o zamanın ABD’si gibi bir konumda bunu unutmamak lazım.

* Bu operasyonun maksadı nedir, nasıl bir yöntemle yürütüldü?

İngilizler “Eastern question” diye bir strateji geliştiriyorlar yaklaşık olarak 200 yıllık bir strateji bu. Türkçesi ‘Şark meselesi’. Şark meselesinin birinci ayağı İslam’ı, tarihi yapan bir aktör olarak tarihten uzaklaştırmak. İslam devletinin bir şekilde çökmesini sağlamak. Yani Osmanlı’nın durdurulması. Osmanlı eksen kayması yaşayınca müdahaleye açık hale geliyor. Tanzimat’tan Osmanlı’nın yıkılıp Cumhuriyetin kurulduğu süreç arasında neredeyse 100 yıllık bir süreç var. İlk önce devleti içeriden ele geçiriyorlar. Yani bütün Osmanlı kremasını zihnen teslim alıyorlar kendilerine, yani cellatlarına aşık ediyorlar. Çünkü süper güç. 100 yıllık sürecin başında devleti içeriden ele geçiriyorlar sonunda da Osmanlı’nın çökertilmesi için dışarıdan darbe. Nedir o darbe? 1. Dünya Savaşı. Osmanlı’ya karşı çok ciddi bir tuzak kuruyorlar. Tabii aslında bu mesele o kadar basit değil. Özellikle İttihat ve Terakki’nin, Jön Türklerin basiretsizlikleri orada kilit bir rol oynuyor. II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesi falan İngilizler’in müthiş bir tezgahı, yani her şeyi hazırlıyorlar.

*Devlete nüfuz etme konusunda bir örnek verebilir misiniz? 

Mesela Keçecizade Fuat Paşa diye bir adam var. Devleti yöneten adamlardan biri. Adam İngiliz büyükelçisi ile konuşmasında İngiliz büyükelçisine, “Dünyanın en güçlü devleti hangisidir?” diye soruyor. Cevabı da kendisi veriyor, Osmanlı” diyor. Sonra “Neden biliyor musun?” diye soruyor. Cevabı yine kendisi veriyor: “İçeriden biz yok etmeye, çökertmeye çalışıyoruz, dışardan siz çökertmeye çalışıyorsunuz, bir türlü çökertemiyoruz.” Bu çok önemli bir şey. Bu olay Tanzimat ile cumhuriyet arasındaki geçen yüzyılın tam ortalarında gerçekleşen bir olay. İlginç bir detay, Osmanlı münevverlerini, entelijansiyasını zihnen teslim alıyorlar. O modernleşme sürecinin, toplumun kimyasını dönüştürecek, ruh köklerini kurutacak temellerin atılmasında İngiliz devletinin, Osmanlı’ya bu şekilde nüfuz etmesi birinci derecede rol oynamıştır.

II. Abdülhamid tahttan indirilmeseydi, Osmanlı yeni bir hamle yapacaktı

*Peki, Osmanlı’ya karşı bu operasyon yürütülürken içeriden bir direniş sergilenmedi mi?
Osmanlı’nın Selçuklu ve Osmanlı tecrübesinin verdiği bir özgüven duygusu var, tarihi derinlik duygusu var. Bu tarihi derinlikle aşağılık kompleksi ile başlayan ve Osmanlı’yı İngilizler’in müdahalesine açık hale getiren ortam, aynı zamanda Osmanlı entelijansiyası ve münevverleri tarafından bir direnme bir dirilme imkânına dönüştürülüyor. Yani Ahmet Cevdet Paşa’dan, Sait Halim Paşa’ya, Filibeli Ahmet Hamdi’den, Bediüzzaman’a kadar. Yani bu dönemde.
İnanılmaz bir birikim ortaya konuyor, müthiş bir birikim ortaya çıkıyor. Ben şunu söylüyorum: Bakın; eğer Osmanlı durdurulmasaydı, II. Abdülhamid tahttan indirilmeseydi, Osmanlı yeni bir hamle yapacaktı. Hem fikri bir hamle yapacaktı yani o hamle yapılıyordu. Hem de Rusların, İngilizleri, Fransızların vs güç savaşına girdiği bir dönemde, böyle bir zaman diliminde Osmanlı yeniden toparlanabilirdi. Dünyayı da toparlayabilirdi. Yani ‘II. Abdülhamid zekâsı’durdurulmamış olsaydı Osmanlı toparlanabilirdi ve dünyayı da toparlayabilirdi, bu çok önemli bir tespit. Biraz âfâkî gelebilir ama düşünmek lâzım. Çünkü o dönem çok ciddi bir birikim var.

*Ama gerçekleşmiyor nihayetinde

İngilizler’in içeriden ve dışarıdan Osmanlı’yı zaafa uğratan, çökerten, operasyonları devam ediyor. Bu operasyon sonucunda nihayetinde Osmanlı’yı durduruyorlar. Şark meselesini iyi bilmek lâzım. Bunun birinci ayağı özetle İslam’ı ‘tarih yapan’ bir aktör olarak tarihken uzaklaştırmak. Osmanlıyı durdurarak bunu başarıyorlar.

*Peki plânın ikinci aşaması nedir?

Şark meselesinin ikinci ayağı ise fundamentalist Kemalizm’dir, yani Müslümanlar’ı İslam’dan uzaklaştırmaktır. Yani burada şöyle bir şey söyleyeyim; Bizim özetle 10’lu, 20’li yıllar hatta 30’lu yıllar, yani yakın tarih bize çok uzak hatta en uzak olan dönem. O döneme dair hiçbir şey bilmiyoruz. Yani hep resmi ideolojinin dayatmalara var. Bu dayatmanın ne kadar zıvanadan çıktığını şuradan anlayalım. Bakın Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünü hazırlıyorlar. Türk Dil Kurumu sözlüğünde Kemalizm’i, “Kemalizm; tüm Türklerin dinidir” diyerek açıklıyorlar. Yani o dönem ülkenin ne kadar zıvanadan çıktığını bu örnekten anlayabiliriz.

*Peki plânın ikinci aşaması nasıl işledi?

Cumhuriyet’le birlikte girdiğimiz batılılaşma süreci ile sömürgecilerin bize asla yapamayacakları şeyi yaptık biz…

*Ne yaptık?

Bağımsızlık Savaşı, Kurtuluş Savaşı bilmem ne savaşı diyoruz değil mi? Verdik mi? Verdik Böyle fiili bir durum var. Yani bunun irdelenmesi lazım. Burada iki soru sorulması lazım. Bir; “Biz niye savaş verdik.” İki; “Kiminle savaştık?” cevap basit: Sömürgecilerin burayı işgal etmemesi, dolayısıyla bizi tarihten uzaklaştıracak iddialarımızı terk etmemek için savaştık. Normalde böyle olması lâzım. Ama tam tersi oldu. Yani Emperyalistlerin sömürgeleştirdikleri, tamamen işgal ettikleri yerlerde yapamayacakları hatta yapmaya cesaret edemeyecekleri şeyleri biz kendi kendimize yaptık. Biri bunu bana izah etsin. Biz bu kurtuluş savaşını niye verdik? Kimliğimizi kaybetmemek için. Peki bu nasıl bir tezgah? Cumhuriyetin ilk yılları inanılmaz karanlık bir dönem. O dönemin yani yakın tarihin açıklığa kavuşturulması lazım. Bir şekilde üzerine gidilmesi lazım. Peki nasıl açıklığa kavuşacak?
Belgelerle açıklığa kavuşabilir, belgelerin açıklanması lazım.

*Uğruna mücadele edilen kavramlardan biri de hilafetti. M. Kemal’in Kurtuluş Savaşı boyunca bunu sıkça dillendirdiğini biliyoruz. Sonra ne oldu, kırılma nerede yaşandı?

Kırılma noktası Lozan. Şimdi Lozan anlaşması maddelerine bakıyoruz, maddelerde benim söylediğim şeye dair açıkça ifadeler yok gibi ama Lozan görüşmeleri diye bir şey var. Görüştü bu adamlar. Ne konuştular? Bunların yayınlanması lazım. Niye yayınlamıyorlar? Şimdi Rıza Nur diye bir adam var. Bunun yazdığı metinler var. Niye o yazıyor? Müslümanlar niye o adamın metinlerini kullanıyor, neden asıl kaynaklara biz ulaşamıyoruz?

*Lozan sonrası yaşananlara dair bir okuma yaparak Lozan görüşmelerine ışık tutabilir miyiz?

Lozan’la biz şöyle bir şey yaptık; İngilizlere dedik ki: “Biz bütün iddialarımızı terk ediyoruz. Bütün medeniyet iddialarımızı, tarih yapmamızı mümkün kılan bütün iddialarımızı terk ediyoruz. Biz sizinle uğraşmayacağız.” Yani görüşmelerin metinlerinde baktığınızda ve artı Lozan’dan sonra kurulan düzene baktığınızda bunları görüyoruz. Yani belgelerle konuşamıyoruz ama yaşadığımız süreç bizi bu çıkarımı yapmamızı sağlıyor. Hilafetin kaldırılması, saltanatın kaldırılması falan. Yani özellikle Lozan’dan sonra yapılan devrimleri biri bana açıklasın. Kılık-kıyafet kanunu, harf devrimi vs.. Bu ne demek? Şark meselesinin ikinci kayağı demek. Yani Müslümanları İslam’dan uzaklaştırmak demek. Yani dolayısıyla devletin İslam’dan arındırılması, Cumhuriyet’le başlayan bir şey bu. Devrimlerle yapılan şey; toplumun İslami iddialarının ilk önce devletin uzaklaştırılması devleti tanımlayan aktör olarak İslam’ın devletten uzaklaştırılması, arındırılması ondan sonra da yapılan devrimlerle birlikte toplumun da sekülerleştirilmesidir. Yani bu devrimlerin uygulamaları nedir? Batılılar’ın bu ülkede yapamayacaklar devrimlerdir. İşgal ettikleri devletlerde asla yapmaya cesaret edemeyecekleri devrimleridir.

Biz Lozan ile ruhumuzu kaybettik

*Bir dirençle karşılaşacaklardı muhtemelen.
Biz bunları yaşadık yani Fransızlar (Sütçü İmam olayı) meselesinde çok basit bir olayda bile toplum kendisine, kendi değerlerine saldıran batılılara çok sert cevap verdi. Devrimlere bakıyoruz, yani bu toplumun eğitim sisteminin sekülerleştirilmesi, alfabenin kaldırılması, laikleştirilmesi demek, İslam’dan uzaklaştırılması demektir. Bu toplum dünyada sömürgeleştirilemeyen tek toplumdur, ama dünyada kendi kendini sömürgeleştiren tek toplumdur. Bunun bir örneği daha yok, böyle bir rezillik yok. Biz Lozan ile ruhumuzu kaybettik. İsmet İnönü Lozan’dan çıktıktan sonra, “Artık 100 sene daha rahat nefes alabileceğiz” diyor. Bu ne anlama gelir? Yani biz bir şekilde toprağı kurtardık ruhumuzu verdik.

*Peki Fransız’a verdiğimiz tepkiyi verdik mi?

Verdik. Devrimler yapılırken bırakın şehirleri neredeyse isyan çıkmayan kasaba yok. İnsanlar Anadolu’da “Ne oluyoruz?” diye isyan ettiler. Ama mahvettiler çok sert bir şekilde bastırdılar. 30’lar ve 40’lar da falan insanların Kur’ân okumalarını acayip bir şekilde yasakladılar, insanların burnundan getirdiler, kök söktürdüler. İstiklal Mahkemeleri’ni kurdular. Bu ülkenin ruhunu oluşturan kalbini oluşturan azaları astılar. Bu milletin ruhunu temsil eden adamları astılar, hapishanelerde süründürdüler. Bunu göz ardı edemeyiz bu basit bir şey değil. Yani az deyip geçemeyiz. Bu ülkenin önünü açacak, ruhunu temsil eden adamları astılar. Onlar bu ülkenin önünü açacak insanlardı, toplumu ayakta tutacak, diri tutacak insanlardı.

*Toplumu aydınlatacak, diri tutacak, ayağa kaldıracak âlim, hoca ve münevverlerin asılması veya toplumdan tecrit edilmesi sanırım planın ikinci aşamasına hizmet ediyor.

Aynen öyle, bu topla İslam’la olan ilişkisini kaybetti. Yani biz 40-50 senedir yeniden İslam ile buluşuyoruz ama o dönem 2-3 kuşak kayboldu gitti. Hangi kuşak o? Meşrutiyet kuşakları. Tam İslam siyasi düşüncesi konusunda fikri atılım gerçekleştiren bir yolculuk var çok büyük çapta, Meşrutiyet dönemindeki İslamcılar’ın ortaya koydukları birikime Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir dönemde ulaşılamamıştır. Tehânevi diye bir adam var. Hindistanlı bir âlim. Türkiye’deki seküler entelijansiya Fransız ansiklopedistleri çok yüceltir. Tehanevi, “Keşşâfü ıśtılâĥâti’l-fünûn ve’l-‘ulûm” adlı 2000 sayfa civarında bir ansiklopedi hazırlar. Yani dönemin çalışmalarına baktığımızda Osmanlı dışındaki İslam dünyasında da muhteşem bir sıçrama var. Ama bunun önü kesildi.

*Yani İngilizler’in İslam’ı tarihten uzaklaştırma ve Müslüman toplumları İslam’dan koparma çalışmaları sadece Osmanlı ile sınırlı değil, öyle mi?

Elbette. İngiliz’in projesi Osmanlı’yla sınırlı kalmadı o yüzden Hindistan’ı parçaladılar, orada da İngilizler var. Komplo değil bu, buna komplo diyen adam geri zekâlıdır. Paramparça ettiler Hindistan’ı, Hindistan parçalanmasaydı Müslüman devlet olacaktı. İngilizlerin küresel anlamda dinsizlik projesi sadece Türkler’le sınırlı değildi. Hindistan, diğer İslam ülkelerinde de benzer oyunlar oynandı.

*Türkiye’ye dönecek olursak.

Türkiye’de de işte Kemalist kadro bu işi öncülüğünü yaptı. Bu kadro hareketinin önü açıldı. Yani İttihat ve Terakki’deki ‘Selanik kolu’nun bir şekilde önü açıldı. Bunu görmemek için aptal olmak lazım. Bakın şimdi dönemin Cumhuriyet Gazetesi’nde bir haber var. London Times isimli İngiliz gazetesinin bir haberini duyuruyorlar. London Times diyor ki; “Türkler devrim yapıyorlar, işte hilafeti, saltanatı kaldırıldılar, eğitimde devrim yapıyor ama yetmez” diyor. Sen kimsin ya? Bizimki de alıyor bunu yayınlıyor. Yani, “İngiliz dostlarımız, müttefiklerimiz Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecinde daha ciddi adımlar atması gerektiğini söylüyor” falan diyerek sanki Türkiye İngiltere’nin sömürgesiymiş gibi haber yapıyorlar. Bunu bir gazete falan deyip geçmeyin. Bu bir zihniyeti, bir anlayışı yansıtıyor. Cumhuriyetin sekülerist kadrolarını yetiştiren, devrimleri yapan kadro hareketini kuran Şevket Süreyya Aydemir yazdığı için kitaplardan birisinde itiraf ediyor. Biz her şeyi yıktık ama yerine yeni bir şey koyamadık, yeni bir şey yapamadık.

*1800’lü yıllarda İngiliz Sömürgeler Bakanı William Ewart Gladstone’nun “Bu Kur’an Müslümanlar’ın elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, bu Kur’an’ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız” dediği biliniyor. 

İngiliz sömürgeler Bakanı Gladstone’nın söyledikleri doğru. Tarihi bir konuşmadır, “Biz bunları savaş meydanlarında yenemiyoruz. Bunları yenmenin tek bir yolu var” diyerek Avam Kamarası’nda eline alıyor Kuran-ı Kerim’i, “Bu kitabı ellerinden almamız lâzım” diyor. “Bu kitabı ellerinden aldığımız zaman onları dize getirebiliriz” diyor. Yapılan şey bu değil mi? Bizim yaptığımız şey bu değil mi? Kur’an’ı bizim hayatımızda uzaklaştırmadılar mı? Biz İslam tarihi başlangıcından itibaren bu kitabı merkeze aldığımız için tarih yaptık, ortaya bir medeniyet koyduk. Yani işte ilimde, irfanda, hikmette, bilimde, sanatta, düşüncede henüz aşılamayan eserler ortaya koyduk. Bu konularda Batılılar ne yaptılar? Hiç. Batı sadece yok edici anlamda güç üretmiştir. Tarihimizin iki büyük tarih felsefecisinden birisi olan Arnold Tynbe bunu şöyle açıklıyor: “Batı uygarlığı 300 yıl gibi kısa bir zaman içerisinde tarih boyunca geliştirilen 26 medeniyetten 16’sında fiilen yok etti dokuzunda fosilleştirdi.” Bu ne demek? “Güç, kaba güç üzerinden dünya üzerinde hakimiyet kurdu, yaygınlaştırdı.” demek. Bizim Tanzimat ile birlikte başlayan süreçte eksenimiz kaydı, bunu unutmamak lazım, bu çok önemli bir şey. Cumhuriyet’le birlikte içine girdiğimiz süreç de bizim tarihten uzaklaşmamıza yol açtı. Yani tarih yapan bir aktörden, tarihte tatil yapan bir duruma dönüştük.

*Peki gelinen noktada bu İngiliz projesi başarıya ulaştı diyebilir miyiz?

İslam’ı tarihten uzaklaştırma birinci aşama, ikinci aşama ise Müslümanlar’ı İslam’dan uzaklaştırmak. İngilizler bu işte nispeten “başarılı” oldu. Ama bağımızı tam koparamadı. Çok direndi bu toplum ama sonunda vartayı atlattık. Yok olmaktan kurtulduk, yani İslam’la ilişkimizi yok edemediler. Bu toplum bir şekil toparlandı. Tamam eyvallah çok ciddi yara aldık ama 15 Temmuz diye bir şeyle karşılaştık. Bakın bu çok önemli bir şey 15 Temmuz tarihte benzeri olmayan bir hadisedir. Yok böyle bir örnek.


Diriliş Postası

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner220