Komünistlerin hayalini kurduğu gerçek bir Komünist sefalet ülkesi, Küba!
Fatih Altaylı ve Ertuğrul Özkök'ün dilinden işte size Komünist Devrim ve gerçekleri...


ÜLKEDE PATATES BİLE YOK

Yemek durumu Kübalılar için daha da vahim. Yiyecek hiçbir şey bulamayınca “Bari bir patates tava ver” dediğim garson kahkahayı patlatıp “Ben 5 yıldır tek bir patates görmedim. Sende patates varsa bana ver de çocuklarıma göstereyim” dedi.

ERTUĞRUL ÖZKÖK: TUVALET BİLE YOK

Ertuğrul Özkök ise nisan ayında yaptığı Küba gezisiyle ilgili "Tuvalet bile yok" tespitlerinde bulunmuş ve şöyle devam etmişti:

Küba'daki 3 nesli birbirine bağlayabilen tek konserdi bu. Ücretsiz konser, komünist rejim olduğu için VIP yok. Herkes çimenlerde oturuyordu, tuvalet yoktu, mazgalların içine teneke gibi bir şey koymuşlar, kimse gitmiyordu bile. Bira içmedik, fazla su içmedik, çişimiz gelmesin diye, iyi dayandık yani..

FATİH ALTAYLI'NIN KÜBA İZLENİMLERİ

Havana, bugüne kadar pek çok kez işittiğiniz gibi, “La Revolucion” denen devrim günü donup kalmış bir kent. 56 yıldır tek bir çivi çakılmamış, tek bir onarım görmemiş.

Binaların bir bölümü yüzyılın ilk yarısında yapılmış Amerikan binaları olmakla beraber, ezici çoğunluğu ve güzel olanları İspanyolların adaya egemen olduğu dönemden kalma kolonyal binalar ve tamamen Avrupa mimarisi.

Evet, bakınca göze hoş görünen, donmuş zamandan kalma kareler gibi ama ne yazık ki, o binaların içinde insanlar yaşıyor. Her yer eski Tarlabaşı, Dolapdere gibi.

Tek farkı, o kadar büyük bir yokluk var ki, binaları onarma adı altında tahrip edememişler, pimapen pencere çirkinlikleri yapamamışlar. Olduğu gibi, orijinal haliyle eskiyip kalmış.

Kentte geçmişten kalma geniş caddeler, caddelerin ortasında demir ferforjelerle aydınlatılan granit kaplı şahane yürüyüş yolları, dev ağaçların gölgeleri var ama o güzelim binaların halini görünce insan üzülüyor, camsız pencerelerinden içeri bakınca gördüğü sefalet hayatları izleyince içi parçalanıyor.

 

MAAŞ 20 EURO

Küba’daki, özellikle de Havana’daki sefalet öyle böyle değil. Ülkenin iki para birimi var. Biri devletin halka maaşlarını ödemekte kullandığı Küba Pezosu. Bu para konvertibl değil. Yani başka bir para birimiyle değiş tokuşu yapılamıyor ve ülkede sadece “devlet” mağazası diyebileceğimiz dükkânlarda geçiyor. Ortalama maaş, 400 Küba Pezosu. Yaygın olarak kullanılan diğer para birimiyse Cuc. 400 Küba Pezosu, yaklaşık 20 Cuc ediyor. 1 Cuc ise hemen hemen 1 Euro. Yani Küba’da çalışanların ortalama maaşı 20 Euro kadar. Buna mukabil restoranlarda bir porsiyon yemek 10-15 Euro civarı. Yani Kübalı bir aile, bir akşam yemeğe çıksa, aldığı tüm maaşla 1.5 porsiyon yemek yiyebilir

 
ZAYIFLAMA KAMPI

Tabii Küba’da yemeğe gitmek diye bir dert de yok; çünkü doğru düzgün yemek yok. Lokantalarda mönüler tavuk, domuz eti, koyun eti ve deniz mahsullerinden oluşuyor. Hiçbirinde lezzet yok. Tavuk ithal, balık ithal, yumurta ithal.

“Koskoca adada niye tavuk yok?” sorusununsa yanıtı yok. Tavuk Kanada’dan geliyor; sarısı bile beyaz renkte olan yumurtalar da.

“Ada ülkesinde balık niye ithal?” sorusununsa yanıtı var.

Adada halkın balıkçılık yapmasına izin verilmiyor. Tekneleri olmaları halinde Amerika’ya kaçmalarından korkuluyor. Kıyı balıkçılığı dışında balıkçılık olmayınca adada balık da olmuyor.

Küba’da turizm patlamasından sonra pek çok restoran açılmış. Bazıları ultra şık. Servis, dekor şahane. Ama lezzet yok. Yemek yok.

Öyle ki adada geçirdiğim 8 günde hemen hemen hiçbir şey yemedim ve insanın sabah Pina Colada, öğlen Caipirinha, akşam üzeri Daiquiri ve gün boyu Mojito içerek yaşamını en azından 8 gün idame ettirebileceğini görmüş oldum.

Ve tabii 8 günde yaklaşık 5 kilo vererek çok verimli bir zayıflama kampına gitmiş kadar oldum.


PATATES BİLE YOK

Yemek durumu Kübalılar için daha da vahim.

Yiyecek hiçbir şey bulamayınca “Bari bir patates tava ver” dediğim garson kahkahayı patlatıp “Ben 5 yıldır tek bir patates görmedim. Sende patates varsa bana ver de çocuklarıma göstereyim” dedi.

Küba’da yaşayan bir Türk ise Kübalı nişanlısının evine kahvaltıya davet edilince, “Oh be sonunda adam gibi bir kahvaltı edeceğim” diye sevinçten havalara uçtuğunu ve kahvaltıya gittiği evde kahvaltı diye bir dilim ekmek ve 1 fincan kahve ikram edilince hayata küstüğünü anlatıp benim açlıktan dolayı ortaya çıkan sinirimi yatıştırmaya çalıştığını da söylemeliyim.

Havana’da birkaç büyük otel var. Bunların kimisini Avrupalı zincirler işletiyor, kimisiniyse Küba devleti.

Biz şehrin içinde ve “Kentin en iyisi” diye bilinen bir oteli seçtik. Bir Fransız zincirinin oteli.

Havaalanından kente getiren otomobil otelin önünde durduğunda açıkçası çok mutlu oldum.

Son derece şık ve gösterişli bir binada, muazzam girişe sahip bir otel. Ancak odalarımıza çıkınca müthiş bir hayal kırıklığı.

Büyük ihtimalle rahmetli dedem bile doğmadan imal edilmiş yer döşemeleri. Tıngırdayan bir yatak. Temiz ama çarşaflar eskilikten şeffaflaşmış.

Havlularsa artık grileşmiş.

Otel görevlisine, “Bu havluları Che Guevara kullandığı için mi atıp yenisini almıyorsunuz?” diye sorduğumda kadın önce şahane bir kahkaha patlattı, sonra da kahkaha attığını duyan var mı diye şüphe içinde etrafa bakmaya başladı.

Yanında ise Arjantinli bir başka devrimci Ernesto Che Guevara.Sonunda 1959 yılında bu genç adamlar devrimi gerçekleştiriyor ve ülkenin yönetimini ele geçirip Amerika’ya ülkeden kovuyorlar.Küba’da bugün durum belki sefalet ama 1959 yılında dönüp bakarsak, o zaman için yapılan bir gereklilik.Devrim aslında büyük başarı ama sonrasında ekonomik gerçeklere ayak uyduramamak başarısızlık.Tabii bunda burnunun dibindeki ABD’nin ambargoları ve baskıları da etkili.

Mevcut oteller ise son derece şık binalarda ama dökülüyorlar.Oteldeki bir yetkiliyle “Niyeonarmıyorsunuz?” diye konuşuyorum.“Ülkede yatak sayısı çok az. Restorasyon için oteli kapatmamız mümkün değil. Zaten izin de vermiyorlar” diyor.Uluslararası zincirler Havana’da otel için sırada. 

Küba deyince akla gelen ilklerden biri de eski Amerikan otomobilleri.
1959’da Amerikalılar ülkeden atılınca otomobillerini bırakıp gitmişler.
O otomobiller hâlâ yollarda. Yani en yenisi 1959 model.
Kimileri yenilenmiş, gıcır gıcır.
 
Kimileri ise dökülüyor ama hâlâ yürüyor.

Yenilenmiş olanlar genelde turistik hizmet verenler.
Boya, kaporta her şey tertemiz. İç döşemeler yapılmış, çok şıklar.
Ancak pek azının tamamı orijinal kalabilmiş.
Şahane bir Cadillac Coupe de Ville’i kullanan şoföre “Motor orijinal mi?” diye soruyorum. “Orijinal Toyota” yanıtını alıyorum.
Pek çoğunun motoru, dizel yeni motorlarla değiştirilmiş.
Ama yine de çok hoşlar.


 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol