Her gün neşeyle sıçrayıveririm yatağımdan. Sabahları uyku mahmurluğuyla, gülmeye küsen yüzlere inat, hep mutlu uyanırım ben... Oturma odasından gelen sesler mutluluğum olur. Annemin geleneksel telefon konuşmaları, kahkahayla karışan, yüksek sesli "tabi tabi”leri, bir yandan kahvaltı hazırlıkları ve masaya bıraktığı çatal bıçak sesleri, kardeşimin oyuncak bebeğinin gün boyu dinlediğim, o pili zayıflamış sesi. Mutlu olmak için bir sürü sebep. Nasıl mutlu uyanmam ki. Penceremi açar açmaz aşk tazelerim, gökyüzünün o muhteşem rengiyle. Perdelerimin arasına gizlenmiş, renkli çiçeklerimle konuşurum. Ah hele birde çiçek açtıysa mor menekşem, konuşa konuşa inerim annemlerin yanına. Sabah öpücükleri havada uçuşur. Söylene söylene ama tebessümle nazlanarak uyanan tonton babanem dünyamın mutluluk merkezi olur da, onun gülüşüyle doğar günümün ilk güneşi...

Sevgili gün hoş geldin der besmelemi çekerim, güzellikler beklediğim günümü severim, nazlarım ki güzellikler getirsin bana. Sahile vuran coşkun deniz dalgalarının, gökyüzüne püskürttüğü ak köpüklü bir suydum sanki yaşamın kollarında. Sanki gönül bahçemde, renk renk çiçekler açardı. Aşka kapalı yüreğimin derinliklerinde bir bahar sevdasının gizemli, büyülü sonsuzluk bestesi çalınırdı adeta... Mutluluk, nakaratları bol bir şarkıydı bende. Herkes için ve her şey için koca bir şelale vardı kalbimde…

Ah bu tatlı cümlelerden bahsedipte eski günleri anmadan olmaz ki. İlkokula başlamanın çocuksu coşkusu, anne-baba şefkatinin iliklere kadar işleyen tatlı büyüsü... Hayatı, okulla yaşadığı çevreden ibaret sanan mutlu bir çocukluk yüreğiydi bendeki... Babamın işten dönüşünü beklemeler, çok uzaktan göründüğünde “babacığım” diyerek koşup sarılmalar... Gözümüzde ölümsüz bir varlık gibi algıladığımız o kutsal sığınak... Annemin ikide bir şu ya da bu nedenle seslenişi... “Hadi yemek hazır, sofraya!” deyişi... Melekleri bile geride bırakacak o tebessümlü edasıyla annem ve okşanan örgülü uzun saçlarım… Böylesine mutlu bir günde hayat Romeo ve Jülyet oyunundan tatlar damlatıverirdi bana, damla damla, sonrasında birikmiş koca bir mutluluk denizi oluverirdi, taaa bu yaşımda bile faydalandığım...

 İlkokul serüveni, annem babam uyurken daha okula hazırlanan ben... O yıllar sınıflar sobalı, çok bilirim hizmetliyle soba yaktığımı, canım öğretmenim üşümesin diye, hizmetliden gizli attığım bir parça kömür ve ellerimi yüzüme silip, kendimi ele verişim, yüzümdeki kara kömür kirlerinin, utangaçlıkla kırmızıya çalması... “Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür. ”şarkıları... Gözümde büyüttüğüm, onun tarafından sevilmek için yoğun uğraş verdiğim ilkokul öğretmenim... Bazen yanına yaklaşmaktan korktuğum, bazense yanından hiç ayrılmadığım o kutsal varlıklar... Her yaşta vazgeçilmezim olan sevme, sevilme gerçekliğim... Çocuk kalbiyle hayatı hep pembe tarafından izlemenin mutluluğu... Ve her rengin ayrı bir mutluluğu ifade ettiği gerçeği. Hiç değişmeyen, en sevdiğim pembe ve mutlulukla tanımlanan o hayallerinden oluşan koca bir uçurtmam var benim, ipine sıkıca tutunduğum.

Aynalar, ah o aynalar... En deli çağımızda saatler süren hazırlanışımız... “Kime, ne için, neden” olduğunun ne önemi var ki. Bir sevip bir küsmelerden oluşan dostluklar... Pırpır uçan bir kalp, çocuksu gülüşler. Bu arada, arka arkaya gelen ve öbür âleme giden aile büyüklerimiz... Ayrılığın en acı yüzü, yıkılıp kalan biz... En sevdiğimiz insanları birer birer toprağa vererek, her gelen günü çile ve hüzün olarak algılama gerçekliğine adım atışımız... Yavaş yavaş ortaya çıkan, dünyanın o simsiyah çehresi... Anılarda kalan güzel günlerin, damağımızda kalan tadı... Saçlarımıza düşen aklar, çizgi çizgi olan yüzümüz... Her geçen günün yokluğa yaklaştırdığı yorgun bedenimiz...

Sevenler, sevilenler; gelenler, gidenler… Hayat böyle bir şey işte. Koca bir merdiven. Herkesin basamak sayısı farklı. Herkesin inişi, çıkışı, duruşu ve merdiven rengi farklı... Hangi renk olursa olsun, mühim olan; mavi bir huzurla nefes alarak ve toz pembe hayallerin ellerinden sıkıca tutup, çocukluğa ait masumiyet timsali beyazlarını kirletmeden,bize sunulan basamakları sindire sindire, her rengi hissede hissede çıkmış olmak.Attığımız her adımın şükrünü bilerek,umutla,sabırla ve duayla yasayabilmenin adı “MUTLULUK”
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol