Melek Veya Şeytanlaşabilen Bizler
 
Değerli okuyucu, bu yazımızda kendimizden söz etmek istiyorum. Hani şu, bir BEŞER yönü olan; şaşan, günah işleyen, hatalar yapan, ihanet, cehalet ve sefalet deryalarına dalan bizden; beşerden.
 
Tabi ki bir de, İNSAN yönümüz; kemale doğru koşan, derin kuyulardan ışığa doğru tırmanmaya çalışan; çevresiyle ünsiyet kuran, dostluklar, kardeşlikler tesis eden, hem Rabbini, hem kendini iyi tanımaya çalışan bizden.
 
Tarih boyunca tüm peygamberlerin, filozofların en önemli görevlerinden biri de, bize, kendimizi tanıtmak, beşer tarafımızı kemale erdirmek olmuştur.
 
Onlar, kalabalıkların önlerini keserek, cadde sanıp yürüdüğümüz yolların çıkmaz sokak olduğunu haykırmışlardır.
 
Kendini Biliyor musun?
 
Ünlü filozof Sokrates de bunlardan biridir. O da, M.Ö. 5. yüzyılda Atina sokaklarında, insanların geçip gitmelerini önlemek için kollarını makas gibi açar ve onlara “Biliyor musunuz?” diye sorardı:
 
Böylesi bir sorunun muhatabı olan insanlar, sorulan soruya cevap verecekleri yerde, soru sorarak konuşmayı şöyle sürdürürlerdi:
 
- Neyi? Neyi bileceğiz Filozof?
 
- Kendinizi.
 
- İnsan kendini bilmez mi hiç?
 
- İnsanın, biliyorum zannedip de, hiç bilmediği veya çok az bildiği şey kendisidir.
 
Bu sözleriyle, insanları kendini bilmeye davet eden filozof, bir başka zaman ise şöyle diyordu:
 
“Önce kendimi bilmeliyim. Kendi “benim” hakkında hala bilgisiz iken, beni ilgilendirmeyen şeyler hakkında mütecessis olmam gülünç olur.”
 
Yaratan Bizi Bize Tanıtıyor
 
Aslında bizim, kendimizi tanımak için uzun uzadıya düşünüp taşınmamıza gerek yok. Yüce Kitabımızın muhtelif yerlerinde Yüce Allah, bizim ne hallere bürünebileceğimizi bize anlatıyor. İşte onlardan birkaç âyet meali:
 
“Kuşkusuz insan, çok zalim ve çok nankördür!” ( İbrâhîm 14 / 34 )
 
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Rabb’ine yönelerek içtenlikle dua eder.
 
Daha sonra, Rabb’i ona kendi katından bir nimet verdiğinde, O’na önceden yaptığı duayı unutuverir ve halkı O’nun yolundan saptırmak için Allah’a ortaklar koşar….” (Zümer, 39 / 8)
 
“Bir kısım ( putperest ve sapkın) insanlar, Allah’ın kullarından bir kısmını O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. (Zuhruf, 43 /15)
 
“Biz insanı, nice zorluklara katlanacak şekilde yarattık. İnsan, kendisine hiç kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?...” ( Beled, 90 /4-5)
 
“Oku! Rabb’in sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı ve insana bilmediğini öğretmiştir.
 
Gerçekten bu insan haddi aşmıştır; çünkü kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığını düşünmektedir…” ( Alak, 96/ 3-7)
 
“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, “ Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler. (Zanlarınca) Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar. (Bakara, 2/ 8-9)
 
Bir zamanlar Bir Komutan Vardı.
 
Evet, insanın, Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışan, nankör ve hain bir yönü var. Bir zamanlar çevresi birkaç hain tarafından sarılmış yiğit bir adam vardı. Adı, Selahaddin Eyyubi idi. O, Haçlıların tüm saldırılarını geri püskürtmüş, tarihe parlak zaferler hediye etmişti. Haçlıların eline geçen KUDÜS’ü, 1187 de, o tekrar geri almıştı. Bir gün çadırında istirahat ediyordu.
 
Brütüsleşen muhafızlarından biri, çadırına girdi ve elindeki bıçakla komutanın başına vurdu.
 
Darbenin tesiriyle derhal yatağından fırlayan komutan, hainin silahını elinden aldı ve onu zararsız hale getirdi. Tam bu sırada bir başka Brütüs girdi ve o da saldırdı. Onunla da cedelleşirken üçüncüsü daldı çadıra.
 
O bu hainlerle boğuşurken bir komutan imdada yetişti ve onun yardımıyla saldırganları etkisiz hale getirip, üçüncüsünü de sağ ele geçirdiler. Yapılan tahkikat sonunda anlaşıldı ki, bu hainler, Bâtınîlerin bilmem ne koluna mensup fanatik kişilerdi. Sûi-kast emrini, Halep’teki Emîr efendilerinden almışlardı. Bu fanatik holiganlar, birçok devlet ricalini bu tür saldırılarla katletmişlerdi. Ama bu sefer tuzakları başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Komutan, bu fitne ve fesat yuvasını kurutmak için derhal bir ordu hazırladı ve onların barındıkları dağa yürüdü. Kartallar gibi enselerine bindi. Amansız bir mücadele sonunda hepsi de yaptıklarına tövbe etti. Kalplerine o derece dehşet ve korku verildi ki, Salâhaddin Eyyûbî’nin hayatı boyunca, bir daha sui-kasta cesaret edemediler.
 
Kedi-Aslan ve İnsan

İnsanın Brütüs yönünü daha iyi anlayabilmemiz için burada fabl türü bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak isterim.
 
Bir gün, aslan, kediyle karşılaşır. Aslan der ki kediye: - Yahu, sen de bizim familyanın izlerini taşıyorsun. Ama niçin böyle ufak tefek kaldın? Kedi: - Efendim, siz de insanlarla birlikte yaşasaydınız, benim niçin bu hale geldiğimi çok iyi anlardınız, der. Aslan merak eder insan denen bu varlığı. - “Getirin bakalım, kimmiş, neymiş bu insan denen mahlûk, diye haykırır. Ve yakın bir köyden bir adam getirirler karşısına. Aslan, Adem’e: - Be adam, şu benim hemcinsimi ne hale getirmişsiniz böyle? Şu zorbalığınızı, kahrınızı, yiğitliğinizi bir de bana gösterin de anlayalım sizin maharetinizi,” der. Köylü cevaben der ki: -Sayın Aslan, senin pençelerin var; pençelerinde de, yırtıcı tırnakların var. Hani benimkiler? Seninle düelloya varım, ama müsaade ederseniz bana bir süre tanıyın, ben de, tırnaklarımın yerini tutacak pençelerimi takıp geleyim. - Hay hay, gidiniz, nasıl silahlanacaksanız silahlanın, der aslan.

- “Ama” der beşer. “Size güvenemem. Döndüğümde sizi burada 
bulamayabilirim. Benden korkup kaçmış olabilirsiniz.

- Hayır, kaçmam, gidin, sizi burada bekliyorum. - Güvenemem. Güvenimi sağlamanız için sizin ayaklarınızı bağlamam lazım. Aslan, dağların kralıdır ya; kendine güveni sonsuzdur. Kabul eder bu teklifi ve ne yazık ki, elini kolunu bağlatır insana. Köylü, aslanı bağladıktan sonra, evine döner. Baltasını alır ve ormandan sağlam bir meşe sopası keser. Ve o sopayla çıkar aslanın karşısına. “Yer misin, yemez misin,” deyip, başlar aslanı dövmeye. Zavallı aslan hiçbir şey yapamaz. Çünkü eli kolu bağlıdır. Sonunda pes eder. Ve dağların kıralı anlar ki, insanoğlunun bu hilebaz yönü ile baş etmek oldukça zordur, hiçbir an gaflete kapılmamak gerektir. Kedinin niye bu hale geldiğini artık anlamıştır. Velhasıl
 
Biz, beşer yönümüzü iyi tanımak zorundayız. İhanet eden, hilebaz, düzenbaz, nankör, ikiyüzlü tarafımızı insanlaştırmak, kemale erdirmek gibi bir görevimiz var.
 
Ve yine, arkadaş ve dostlarımızın da, beşer taraflarını olgunlaştırmak, hatalarımızı hoş bir üslup ile birbirimize hatırlatmak gibi bir sorumluluğumuz var.
 
Şeytani tarafı ağır basanların şerrinden korunmak için de, duaya, Allah’a sığınmaya, temkinli ve uyanık olmaya, insanı iyi tanımaya muhtacız. Allah’ın kulları olarak, şerde değil; hayırda yarışmak gibi bir görevimizin olduğu bilincinde olmamızı dilerken bir âyet meali ile yazımıza son verelim:
 
( Ey insanlar!) Rabb’iniz tarafından bağışlanmaya, Allah’a ve peygambere inananlar için hazırlanmış, genişliği yerle gök genişliği kadar olan cennete girmek için koşuşunuz….” (Hadîd, 57 /21)
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.