Sözlükte “istek, heves, meyil, sevme, düşme, boş, sonuçsuz, değersiz” gibi anlamlara gelen hevâ kelimesi terim olarak “nefsin, selim aklın kabul etmediği ve din tarafından yasaklanan kötü arzulara karşı olan eğilimi” demektir. Hevâ kelimesi “doğruluk, hak ve faziletten saparak geçici zevk ve menfaatlere yönelen nefis” manasında da kullanılmaktadır.

Aynı zamanda yüksek bir yerden düşüşe de hevâ denilir. (Bkz.Hac, 22/31) Bu anlamından dolayı, Kur’an’da, hevâsının peşine takılarak Allah’a kulluktan kaçınanların “düşülen uçurum” anlamına gelen “hâviye” diye isimlendirilen cehenneme atılacağı bildirilmektedir. (Kâria, 101/8-11) Hevâ kelimesi Kur’an’da çokça zikredilmekte,  çoğulu ve türevleriyle birlikte toplam 38 yerde geçmektedir.

Hevâ, insanın bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık, arzu ve istek duyması, nefsinin vahye dayalı ilâhî hükümlere uymayan arzularını tatmin için dinin koyduğu sınırların dışındaki şeylere yönelmesidir. Bundan dolayı hevâ, küfrün, şirkin ve dalaletin en başta gelen sebeplerinden biridir.

Kur’an-ı Kerim’de “Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı. O, nefis arzusu ile konuşmaz. (Size okuduğu) Kur’an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir” (Necm, 53/1-4) buyrularak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kendisine vahyedilen ilâhî hükümlere tam bir teslimiyet gösterdiği, hevâ ve heveslerine uymadığı vurgulanmıştır. O’nun bu konudaki hassasiyeti ümmetine örnek olarak gösterilerek mü’minlere hem kendi hevâ ve heveslerine hem de hak yoldan sapmış kimselerin hevâlarına uymamaları emredilmiştir. (Bakara, 2/120; Mâide, 5/77; Muhammed, 47/16)

Ehl-i hevâ

Hevâ ve heveslerine uyan ve hayatını nefsinin arzularına göre tanzim edenler “ehl-i hevâ” ve “ehl-i ehvâ” olarak adlandırılmıştır. Ehl-i hevâ, Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği ilâhî buyruklara uymayı reddederek inanç ve davranışlarını beşerî görüş ve arzularına göre belirler, hiçbir dinî, vicdanî, ahlâkî ölçü ve sınır tanımazlar.

Ahireti inkâr eden bu tip insanlar Hz. Peygamber (s.a.s.)’e vahyedilen Kur’an’a iman etmeyerek kendi nefsanî arzularına dayanan anlayışlarını din haline getirmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de bu tür yanlışlıklara dikkat çekilmiş ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’e onların hevâ ve heveslerinin ürünü olan düşünce ve isteklerine uymaması emredilmiştir. Ayet-i kerimelerde şöyle buyrulur: “…Artık Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma...” (Mâide, 5/48); “Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların azrularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar.” (En’âm, 6/150); “Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâ ve heveslerine uyma…” (Şûrâ, 42/15; Ayrıca bkz. Mâide, 5/49; Kehf, 18/28; Câsiye, 45/18)
__

Kur’an’da, ehl-i hevânın arzularına uymanın sonuçları da bildirilmiştir: “Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.” (Bakara, 2/120); “… Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.” (Bakara, 2/145; Ayrıca bkz. Ra’d, 13/37)

Başka bir ayette ise, Peygamber Efendimizin lisanından, “Sizin, Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam” (En’âm, 6/56) buyrulmuştur.

Hiçbir kural ve ölçü tanımadan nefsinin arzu ve isteklerinin peşinden sürüklenen insanlar ölümü, kıyameti ve hesabı unuturlar. (Sâd, 38/26) Hevâ ehli kıyametin geleceğine inanmadıklarından günahlara dalar,  ahiret için hazırlanmazlar. Ayette şöyle buyrulur: “Buna (kıyamete) inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimseler seni ondan (ona hazırlanmaktan) sakın alıkoymasın, sonra helak olursun!” (Tâhâ, 20/16)

Bu gibi insanlar süflî bir hayatın içine düşer, rüzgârın sürüklediği nesneler gibi şaşkınlık içinde oradan oraya savrulurlar. (En’âm, 6/71) Bitmez tükenmez arzu ve isteklerinin peşinde koşmaktan helâk olurlar. Sonunda hevâları onları Cehenneme düşürür. Kur’an’da onların durumu şöyle haber verilmiştir: “Ama kimin de tartıları hafif gelirse, işte onun varacağı yer Hâviye’dir. Sen Hâviye’nin ne olduğunu ne bileceksin? O, kızgın bir ateştir.” (Kâria, 101/8-11) Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de nefsinin hevâsına uyup taşkınlık yapanların helâk olacağını haber vermiştir. (Müslim, İlim, 7)


İnsan, nefsinin yaratılıştan gelen tabiî ve meşru ihtiyaçlarını Yüce Yaratıcısının belirlediği ölçüler içerisinde karşılayabilir. Akl-ı selim sahibi bir mü’mine de böyle davranmak yakışır. Kur’an’da,  hevâ ve heveslerine boyun eğmeyen kimselere cennet vadedilmektedir: “Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır. Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.” (Nâziât, 79/37-41)

Ehl-i hevâ bilgisiz, zalim, doğru yoldan zavallılardır. Hevânın bulunduğu bir kalpte, küfür, şirk, zulüm ve zan gibi bütün kötü düşünce ve davranışlar yerleşmeye başlar. Bu kimseler, Allah’ın gönderdiği hidayet rehberlerine uymazlar (Kamer, 54/3), bayağı arzularının ve keyiflerinin peşinden giderler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat zulmedenler bilgisizce nefislerinin arzularına uydular. Allah’ın (bu şekilde) saptırdığı kimseleri kim doğru yola iletir?” (Rûm, 30/29; Ayrıca bkz. Kasas, 28/50; Necm, 53/23)

Onlar sadece kendileri doğru yoldan sapmakla kalmaz başkalarını da saptırırlar. (En’âm, 6/119) Kur’an-ı Kerim’de ayrıca hevâya uymanın sonucu olarak meydana gelecek zararlara dikkat çekilmiştir: “Eğer hak onların arzularına (hevâlarına) uysaydı gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi.” (Mü’minûn, 23/71)

Ehl-i hevâ Hak’tan yüz çeviren ve adaletten ayrılan kimselerdir. Bunlar hevâlarına tâbi olur, vahyi yalanlayıp inkâr ederler, Allah’ın hidayet rehberleri olan peygamberler ve ilâhî buyruklarla alay ederler. (Muhammed, 47/16) Ehl-i hevâ, düşünce, inanç, duygu ve davranışlarında ilâhî bir kaynağı ölçü almazlar, sadece kendi görüşlerine ve arzularına değer verir, bu doğrultuda bir hayat sürerler.

Hevâ ehli nefislerinin arzularını ilâh edinenlerdir. Böylece artık onlar iyice sapıtmış ve iflah olmaz bir duruma düşmüşlerdir. Kur’an’da bu Hak ve hakikat tanımaz, azgın ve sapkın kimseler hakkında şöyle buyrulur:  “Kendi hevâsını kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (Furkân, 25/43; Ayrıca bkz. Câsiye, 45/23)

Hevâdan korunmak

Hz. Peygamber (s.a.s.) ümmetinin de hevâlarına uymak suretiyle Hak yoldan sapmalarından endişe duyduğunu ve ümmeti içinden böyle toplulukların çıkacağını bildirmiş (Müsned, IV, 102, 423), hiç kimsenin hevâsını vahiyle gelen ilâhî buyruklara tâbi kılmadıkça gerçek mü’min olamayacağını belirtmiştir. (Ferrâ el-Begavî, I, 160)

Hz. Peygamber (s.a.s.) mü’minlere hevâlarından korunmalarının yolunu da göstermiş, bunun için tek çare olarak Kur’an’ı göstermiştir. Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin, bir (büyük) fitne kopacaktır.” Hz. Ali (r.a.) bunun üzerine “Yâ Resûlallah! Bu fitneden çıkış nasıl olacaktır?” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki: “Allah’ın kitabına sarılmakla. Sizden öncekilerin tarihi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki meselelerin hükmü ondadır. O, (hak ile bâtılı ayıran) kesin bir hükümdür; saçma değildir. Her kim zorbalığından ötürü onu bırakırsa Allah onun boynunu kırar. Her kim hidayeti ondan başkasında ararsa Allah onu dalâlete düşürür. O, Allah’ın sağlam ipidir. O, zikr-i hakîm (hikmet dolu sözler)dir. O, dosdoğru yoldur. O; hevâların hakikatten saptıramadığı, dillerin karışıklığa düşüremediği, ilim adamlarının doymadığı, fazla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayranlık veren tarafları bitmeyen bir kitaptır…” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an, 14)

İslam âlimleri de nefsin hevâsına uymamayı en faziletli amellerden saymışlar,  insanın ancak hevâsının esaretinden kurtulmakla gerçek hürriyete kavuşabileceğini söylemişlerdir. Nefsin helâka sürükleyen arzu ve isteklerinden korunmak için Müslümanlara çeşitli tavsiyelerde bulunmuşlar, sapık kimseler olan ehl-i ehvâdan dinî konularda bilgi almanın ve onlarla bir arada bulunmanın caiz olmadığını söylemişlerdir.

Özellikle mutasavvıflar hevâyı insanın dinî hayatı için en büyük tehlikelerden biri olarak görürler, bu nedenle nefsin zararlı arzularından korunmak için sıkı bir nefis terbiyesinin yani riyazetin şart olduğunu söylerler. “Nefsini eğitip arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems, 91/9) ayetinde işaret edildiği gibi ağır ve meşakkatli bir nefis terbiyesiyle kişi, hevâsına karşı koyma kabiliyeti kazanır, ibadetlerden manevî lezzet almaya, günah ve kötülükleri kerih görmeye başlar, hülâsa Allah’a kul olmanın huzuruna doyasıya yaşar.

O halde; imanımızı tehlikelerden korumak, kâmil bir mü’min olmak ve ahlâkımızı güzelleştirmek için nefsimizin hevâsına uymaktan sakınmalı, nefsin bitmek tükenmek bilmeyen arzularının esaretinden kurtularak ebedî kurtuluşa ermeye çalışmalıyız.

 

      Mehmet SönmezoğluKocaeli Dini Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
ahi 11 ay önce

emeğinize sağlık rabbim amel etmeyi yaşamayı nasib eylesin

Avatar
muhabbet 11 ay önce

güzel bir yazıydı Allah razi olsun