Binlerce, milyonlarca yıl önce… Çok daha önce…

Dünyamız, ay, güneş, yıldızlar, galaksiler yokken…

Zaman dahi henüz yaratılmamışken…

Sadece Allah vardı...

“O, ilk ve Sondur…(O’nun varlığı öncesiz ve sonrasızdır…) (Hadîd, 57/3)

O’ndan önce hiçbir şey yoktu ve hiçbir şey O’nun gibi sonsuz olmayacaktır…

“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhari, Tecrid-i sarih, 1317)
Tasavvufi kaynaklara göre, Allah kudret ve iradesi ile önce Hz. Muhammed’in (sav) nurunu, onun nurundan da kâinatı yarattı.

“O, dilediğini yapandır…” (Hûd, 117107)

Sonra, uzun bir süre geçti…

“İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.” (İnsan, 76/1)
İnsan yaratılmazdan önce uzun bir süre geçti. Bu zaman diliminde insan cinsi henüz yoktur, adı sanı geçmemekte ve anılmamaktadır. Âyet-i kerime’de kuvvetle muhtemel ki bu gerçeğe işaret edilmektedir. (DİB. Kur’ân Meâli)
İlk insan Hz. Âdem ve eşi yaratıldı…

“Sizi (aslınız Âdem’i)topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir.” (Rûm, 30/20)

Yüce Yaratıcı, Âdem’e ruhundan üfledi…

“Biz Âdem’e ruhumuzdan üfledik.” (Hicr, 15/29)

 Ona eşyanın isimlerini öğretti…

“Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti…” (Bakara, 2/31)

Âdem, Meleklerle tanıştı ve onlarla yarıştı. Eşyanın isimlerini ve kavramları, Allah’ın öğretmesi ile bilen Âdem, Meleklere üstün geldi.  Melekler, Allah’ın emri gereği Âdem’e hürmet anlamında secde ettiler. Sadece, cinlerden olan İblis secde etmedi. Kibirlendi, kâfirlerden oldu ve kovuldu. İblis, insanları doğru yoldan çıkartmak için çalışacağını, ama bunun için kıyamet gününe kadar kendine zaman tanınmasını, mühlet verilmesini istedi. Allah’tan, kendisine istediği mühlet verildi. Kıyamete kadar yaşaması takdir edilerek şöyle buyuruldu:

 “Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet’te dilediğiniz şeylerden yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” (Bakara, 2/35)

Kur’ân-ı Kerim’de verilen bilgilere göre Âdem ile zevcesi Allah tarafından Cennete yerleştirildiler. Orada bir ağacın meyvesi dışında her şeyden diledikleri gibi yiyecekleri, fakat o ağaca yaklaştıkları takdirde zalimlerden olacakları bildirildi kendilerine… Ancak şeytan her ikisine de yaklaştı ve yasaklanan ağacın meyvesinden yemeleri hâlinde Cennette ebedi olarak kalacaklarını ve melekler gibi ölümsüzlüğe ulaşacaklarını söyledi ve onlar da ağacın meyvesinden yediler. Bunun üzerine ayıp yerleri birbirlerine göründü ve Cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye çalıştılar. Yaptıklarına pişman oldular, fakat iş işten geçmiş, şeytan onları yanıltmıştı. Daha sonra Allah’tan kendilerini bağışlamasını dilediler. Allah da yeryüzüne inip orada yaşayacaklarını, orada ölüp yine orada dirileceklerini bildirdi. (A’raf, 7/19-25: Tâ-Hâ, 20/115-123)

Sonra…

Cennetten indirildiler. Şeytan onların ayaklarını kaydırmış ve içinde bulundukları nimetlerden uzaklaştırmıştı. Yeryüzüne indirilen Âdem ve eşi (Havva), ayrı coğrafyalarda çok uzun bir süre birbirlerini aradılar. Bazı rivayetlere göre, Âdem Hindistan bölgesine, Havva Cidde’ye indirilmişti. Nihayetinde, Arafat mevkiinde buluştular. Orada, derin bir pişmanlıkla el açıp dua ettiler. Hataları nedeniyle günahlarına tövbe ederek Kur’ân’ın ifadesiyle dediler ki:
“Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve in lem tağfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn”.

“Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bizi esirgemezsen kesinlikle kaybedenlerden olacağız.” (A’raf, 7/23)

“Derken, Âdem (vahiy yoluyla) Rabbinden bir takım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabbi’ne yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır. (Bakara, 2/37)

Allah (cc) onların dua ve tövbelerini kabul buyurdu.

Böylece yeryüzünde insanlığın serüveni başladı.

Allah (cc), Âdem’e peygamberlik ve on sahife (küçük kitap) verdi. İnsanlığın ilk atası ve ilk peygamberi olma şerefini bahşetti Âdem’e… Evlatlar nasip etti. Havva, yirmi batında kırk çocuk doğurdu. Habil ve kız kardeşi; Kabil ve kız kardeşi ve kendisine peygamberlik verilen Şit peygamber, Âdem’le Havva’nın çocuklarındandır. Âdem, insanlığın ilk atası, Havva, Hz. Âdem’in zevcesi ve insan neslinin ilk annesidir.

Havva annemiz, Âdem’in ölümünden bir yıl sonra vefat etmiş ve onun yanına defnedilmiştir. Âdem’in kabri konusunda çeşitli görüşler mevcut olduğu gibi Havva’nın kabri konusunda da değişik rivayetler vardır. Evliya Çelebi, Cidde’de Havva validemize nispet edilen bir kabrin bulunduğunu ve bizzat ziyaret ettiğini belirtir.

1915 yılı Ocak ayında umre için Mekke’ye gittiğimizde, programda Cidde gezimiz de vardı. Kızıldeniz’in kıyısında “Havva Mescidi”ni ve giriş kapısı önünde “Makberetül Havva” (Havva’nın Kabri) yazılı kabri ziyaret ettik. Kabrin çevresi yüksek taş duvarlar ve demir korkuluklarla çevrili idi. Suudi Arabistan’daki diğer kabristanlarda olduğu gibi, isimsiz siyah dikili taşların bulunduğu düz toprak bir alandan ibaretti Havva validemizin kabri…

Şimdi her yıl hac mevsiminde dünyanın dört bir tarafından Mekke’ye gelip Arafat’a çıkarak vakfe yapan Müslümanlar,  “Rahmet Tepesinde” tövbe ve dua ederlerken Âdem’le Havva’nın hatıralarını yâd ederler… Kurban Bayramından bir gün önce Arafat’a çıkılarak haccın olmazsa olmaz şartı olan “Arafat Vakfesi” yapılır.

Sonrasında, Kur’ân’da buyrulduğu veçhile, “Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelifeye) akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin (Bakara, 2/198) emri yerine getirilir.

Tabi, Âdem’in çocukları sadece o mekânda değil, dünyanın her yerinde, her zaman dua etmeden yapamaz, duasız duramazlar. Zira dua müminin silahı; dua ve zikir, Müslüman’ın olmazsa olmaz ihtiyacı, gönüllerimizin ve ruhlarımızın ilacıdır.

Dua eden insan her derdine deva bulur. Problemler hallolur. Zor durumda olan kişinin sorunları çözülür. Onun için, dua etmek, Allah’tan istemek lazımdır.

Mevlana’nın, “Başkasından değil… Dayıdan, amcadan, başkasından isteme, Allah’tan iste…” dediği gibi, yalnızca O’ndan istemeliyiz… Makam, servet, güç, saltanat sahiplerinden değil, yalnız O’ndan yardım beklemeliyiz!

“Rızkı şundan bundan değil, O’ndan ara…

 Zenginliği çalışarak, uğraşarak O’ndan iste…

 Defineden, maldan isteme…

 Yardımı da O’ndan dile; amcadan, dayıdan dileme…”
 
Bakın, o zaman ne olur? Âlemlerin Rabbinden istersen, her derdin, nasıl hallolur? Dokuzuncu yüzyıla gidelim hep beraber… Abbasiler dönemine… Horasan Valisi ile bir demirci arasında geçen “Sahibimden Yüz Çevirmem Kıssasına” kulak verelim!     
        
 
Sahibimden Yüz Çevirmem
 
Abbasiler döneminde, Horasan Valisi olan Abdullah b. Tahir (798–844), son derece âdil ve bilge bir yönetici idi. Hakkaniyet ölçülerine son derece riayet eden bu değerli Valinin namı ve icraatları, çevre illerdeki insanlar tarafından da takdirle anılıyordu.
 
Günlerden bir gün, adaleti ve fazileti ile tanınan Horasan Valisinin görev bölgesinde meydana gelen bir soygun nedeniyle, askerler, birkaç hırsızı yakaladılar. Fakat içlerinde, evine dönmekte olan ve hiçbir suçu olmayan bir de demirci vardı. Suçsuz olduğu için bir fırsatını bulur bulmaz askerlerin elinden kaçtı, fakat Nişabur’da yakalandı. Sonuçta onu da hırsız zanlısı olarak hapse attılar. 
 
Herat’lı demirci suçsuzdu… Hadiseyi tevekkülle karşılayıp hapishanede namazını kılmaya, ellerini açıp, gözyaşı dökerek, içtenlikle şöyle dua etmeye başladı:
 
“Ey Mülkün Sahibi! Benim suçsuzluğumu sadece Sen biliyorsun! Bana ancak Sen yardım edebilir, Sen imdat edebilirsin! Beni bu durumdan kurtar Yâ Rabbi!”
 
Ertesi gece, Vali rüyasında, dört güçlü adamın gelerek sarayını tahribe koyulduklarını gördü… Tahtı tersine döndürülürken uyandı... Dehşete kapılmıştı… “Ya Rabbi hayır olsun! Rüyanın şerrinden sana sığınırım!” dedi; hemen abdest alıp iki rekât namaz kıldı ve tekrar uykuya daldı. Aynı rüyayı tekrar gördü. Sarayı sallanıyor, tahtı paramparça oluyordu. Korku ve dehşet içinde uykusundan fırladı… Abdest aldı ve düşünmeye başladı…
 
Üzerinde bir mazlumun, ahı mı vardı?  Yöneticiler,  herhangi bir kişiye haksızlık mı yapmışlardı?
 
Derhal hapishane sorumlularını çağırttı, içeride suçsuz bir kimse olup olmadığının araştırılmasını istedi. Sorumlulardan biri:
 
- “Pek bilemem Sultanım, ama dün gece getirilen demirci, namaz ve dua kapılarını o kadar zorluyor ki, son derece dikkatimi çekti. Onun durumunun gözden geçirilmesinin yararlı olacağını düşünüyor, onun suçsuz olabileceğinden endişe ediyorum!” dedi.
 
Vali, derhal demirciyi getirtip dinledi. Suçsuz olduğunu anladı. Kendisinden özür dileyip bir torba gümüş akçe hediye etti. Helâllik istedi, ardından da, herhangi bir sıkıntısı, herhangi bir dileği olursa, kendisine başvurmasını tembih etti.
 
Demirci:
 
- “Hakkımı helâl ettim. Hediyenizi alıyorum. Allah razı olsun. Fakat sıkıntılarım için size gelemem!” dedi.
 
Vali, “Niçin?” diye sorunca, demircinin cevabı şöyle oldu:
 
- “Benim gibi bir garip için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa çeviren Sahibimi bırakıp, başka kapıya sığınmam asla yakışık almaz. İhtiyaçlarım için başkasına başvurmam doğru olmaz. Böylesi zor durumda bana yardımcı olan Rabbimi bırakıp da başkasından  nasıl yardım isterim ki? Bu konuda Rabbimden korkarım!”.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.