Yalnız, bu sonuca varmak için, ilmin kabuğunda kalmamak, derinliğine nüfuz etmek gerekecektir. Tıpkı, New York İlimler Akademisi ve Amerikan Enstitüsü Başkanlığını yapmış olan Morrison gibi…
 
O, yaptığı onca ilmi araştırmaların sonucunda, kendisini Allah’ın varlığı ve birliği inancına ulaştıran delillerini şöyle anlatmaktadır:
 
Birinci Delil
 
Hiç değişmeyen matematiksel kanunla ispat edebiliriz ki, evrenin plânını yapan ve o plâna göre onu meydana getiren büyük bir kurucu zekâ vardır. Dünya, kendi mihveri etrafında saatte bin mil yapar. Eğer böyle olmayıp da saatte yüz mil hızla dönecek olsaydı, gündüz ve gece şimdi olduğundan çok daha uzun olacak, öyle olunca da güneş her gün bitki namına ne varsa hepsini yakıp kavuracak, uzun geceler de -eğer kalırsa- geri kalanını dondurup mahvedecekti.
 
Aynı şekilde, hayatımızın kaynağı olan güneşin dış tabakasında hararet 12.000 fahrenhayttır. Dünyamızın güneşten uzaklığı o şekildedir ki, sönmek bilmeyen bu ateş bizi tam karar ısıtıyor. Eğer güneşin bu harareti yarı yarıya azalacak olsa, soğuktan donardık. Yarısı kadar fazla olsa, hepimiz kavrulurduk.
 
Dünyamızın 23 derece bir meyil ile eğri durması, mevsimleri meydana getirmektedir. Eğer dünyaya böyle bir meyil verilmeseydi, okyanuslardan yükselen buharlar kuzey ve güneye akın ederler, kıtaları bir buz parçası yaparlardı.
 
Ay da dünyaya şimdiki mesafede olacağına, meselâ sadece 50.000 mil uzaklıkta olsaydı, yeryüzündeki met ve cezirler öyle müthiş olurdu ki, bütün bu kıtalar günde iki defa su altında kalırlardı. Dağlar bile kısa zamanda aşına aşına ortadan silinirdi.
 
Eğer arzın kabuğu on kademcik kalın olsaydı, karbondioksitle oksijeni emer ve bitki denen şeyden eser kalmazdı. Yahut da dünyanın etrafındaki atmosfer tabakası daha ince olsaydı, her gün bizden uzakta yanıp tutuşan milyonlarca meteor, dünyamızın her tarafına çarpar ve her yeri ateşle tutuştururdu. 
 
Bütün bunlardan ve daha bir sürü misalden anlıyoruz ki, dünya üzerinde hayat tesadüfî değildir. Buna, milyonda bir ihtimal bile yoktur.
 
İkinci Delil
 
Hayatın gayesine ulaşabilmesi için, ne yapıp yapıp, var kuvveti ile imkânlar araştırması da, her şeyi içine alan o ilahi hikmetin bir tezahürüdür.
 
Can denen şey nedir? Şimdiye kadar kimse bunu tamamıyla anlayamamıştır. Ne ağırlığı, ne eni, ne boyu var; fakat bir kudret olduğu muhakkak.
 
Her ağacın her yaprağına bir şekil veren, her çiçeği boyayan, her kuşa aşk şarkısını nasıl söyleyeceğini, böceklere bin bir musiki içinde nasıl anlaşacaklarını öğreten; meyvelere, sebzelere tat, güllere, çiçeklere koku veren... Su ile karbondioksitten şeker ve odun yapan, bunu yaparken de mahlûkatın teneffüs etmesi için oksijeni serbest bırakan kimdir, hangi kuvvettir? Tesadüf mü? Hayır!
 
Adeta görülmeyecek kadar küçük olan protoplazma damlasını düşünün: Şeffaf,  pelte gibi,  hareket kabiliyeti olan ve güneşten kudret alan bir şey... Bu bir tek hücre, bu şeffaf  bulanık damlacık, hayat denen şeyin tohumunu ihtiva etmektedir. Bu hayatı, küçük büyük, yaşayan her şeye geçirmek kudretindedir. Bu damlacıktaki kudret ve kuvvet, bütün nebat, hayvan ve insanların sahip olduğu kuvvetten daha fazladır. Çünkü bütün hayat ondan çıkmıştır.
 
Protoplazmaya bu hayatı veren kim? Tabiat mı? Hayır! 
 
Ateş püsküren dağlarla, tozsuz bir deniz, böyle bir varlık yaratmaktan çok uzaktır! 
 
Bu, ilahi bir kuvvetin akıl üstü tecellisi, hikmet ve ibret dolu eseridir.
 
Üçüncü Delil
 
Yavru Saloman (Sauman) balığı, yıllarca denizde kaldıktan sonra kendi öz vatanı olan nehre döner. Hem de tam doğduğu ırmağın nehre döküldüğü kıyıya. Onu böyle noktası noktasına eski yerine getiren şey nedir? Eğer bu balığı alıp da aynı nehre dökülen başka bir ırmağa koyacak olursanız, derhal yanlış bir yolda olduğunu anlayacak, tekrar gerisin geriye dönerek asıl nehrine çıkacak, sonra nehrin aktığı istikametin aksine dönerek doğduğu ırmağa doğru yol alacaktır.
 
Yılan balığının sırrını çözmek ise daha güç! İnsanı hayretten hayrete düşüren bu mahlûklar, nesli üretecek hale geldikleri zaman, dünyanın her tarafındaki göl ve nehirlerden, Avrupa’dakiler de, binlerce millik okyanusu aşarak kopup gelirler. Hepsi de Bermuda yakınlarındaki sonsuz derinliklere gelip, orada yavrularlar ve ölürler. Sadece, uçsuz bucaksız bir su içinde olduklarından başka bir şey bilmiyorlarmış sanılan minimini yavrular, gerisin geri yola çıkarlar. Sonunda da, sadece kendi ana babalarının yaşadığı nehre, göle yahut da gölcüklere giderler. Şimdiye kadar Avrupa’da hiçbir Amerika’da doğmuş yılan balığına, Amerika sularında da hiçbir Avrupa’da doğmuş yılan balığına rastlanmamıştır. Hatta Allah, Avrupa’da doğmuş yılan balıklarının ömrünü, uzun yolculuklarına göre, bir sene kadar yahut da biraz daha fazla uzatmıştır.
 
Bu kadar kuvvetli bir istikamet hissinin kaynağı nedir? Bu hissi, denizlerin mavi derinliklerindeki bu yaratıklara, kim vermiştir? Kim?
 
Sonra, eşek arısının çekirgeyi öldürmeyerek, bayıltacak şekilde sokması, üzerine bıraktığı yumurtalardan, çıkacak yavrularının gıdalarını temin edecek şekilde konserve edilmiş gibi bir et haline getirmesi, sonra da uzaklara uçup giderek, yavrusunu görmeden ölmesi... Böyle esrarlı hareket ve teknikler, sonradan edinme, intibak kelimeleriyle izah edilemez. Bu, onlara bahşedilmiştir… 
 
Bal arısına bal yapacak tekniğin ilham edilmesi gibi, esrarlı hareket ve teknikler, bütün bunları, onlara ilham edip öğreten ilahi ve hikmet dolu bir kudretin varlığını ispat etmez mi?  
 
Dördüncü  Delil
 
İnsanda, hayvanlardaki sevk-i tabiiden daha fazla bir şey vardır: Muhakeme kabiliyeti... Hiçbir hayvan yoktur ki, 10’ a kadar sayabilsin. Yahut da 10 adedinin manasını kavrayabilsin. Sevk-i tabii, bir flütten çıkan tek ses gibidir; güzel, fakat sınırlı. Hâlbuki insan kafası, orkestrayı teşkil eden bütün müzik aletlerinden çıkan bütün sesleri ihtiva eder. Bu dördüncü noktayı anlamak için fazla uğraşmaya gerek yok. Çok şükür ki, bu vaziyette olmamızı, âlemşümul zekâdan bir nebze de bize verilmiş olması ihtimali ile izah edecek kadar düşünme kabiliyetimiz var.
 
Beşinci Delil
 
Hayat için gerekli olan ilk şart, bugün bizim bildiğimiz, fakat Darvin’in bilmediği birtakım hadiselerde kendini göstermektedir. Meselâ: Gen harikası gibi... Bu gen denilen şeyler o kadar küçüktür ki, yeryüzündeki bütün canlıları meydana getiren genlerin hepsini bir araya toplarsak bir yüksüğü bile doldurmazlar. Mikroskopla bile görülemeyen bu genler ve onların adaşları kromozomlar, her canlı hücreye yerleşirler ve bütün insan, hayvan ve bitkileri hususiyetlendirirler. Bir yüksük, yedi milyarı aşan insan nüfusunun ayrı ayrı bütün ferdi özelliklerini  içine alamayacak kadar küçüktür. Ama bu husustaki hakikatler, şüpheye mahal bırakmamaktadır.
 
Pekâlâ, öyleyse gen denen bu şey nasıl oluyor da bir sürü ecdadın özelliklerini içinde gizliyor, barındırıyor? Ve nasıl oluyor da, bu kadar küçük bir yerde, ayrı ayrı her bir insanın psikolojisini muhafaza edebiliyor?
 
İşte burada,  geni  ihtiva  eden  ve  nesilden  nesile  geçiren  hücrede,  asıl oluşum başlar. Mikroskopla bile görülemeyen küçücük bir gen içinde hapsedilen birkaç milyon atomun, böyle yeryüzündeki bütün hayatı kati olarak idare edebilme keyfiyeti, sadece Yaratıcı bir bilginden sadır olabilecek derin bir ilim ve maharetin eseri olabilir; başka hiçbir nazariyeye imkân yoktur.
 
Altıncı  Delil
 
Tabiatın aldığı bazı tedbirler bizi, ileriyi görüp evvelden ona göre hazırlanarak çalışan, her şeyi bu kadar zekice idare edebilen, bitip tükenmek bilmez bir zekânın varlığını kabule mecbur etmektedir.
 
Senelerce evvel Avustralya’da bir nevi Kaktüsten çit yapmak istediler. Bu ülkede Kaktüs düşmanı bir böcek olmadığından nebat dev adımlarıyla büyümeye başladı. Avustralyalıları telaşa veren bu gelişme sonunda Kaktüsler, enine ve boyuna İngiltere büyüklüğünde bir sahayı kapladılar. Buna çare arayan böcek âlimleri sonunda yalnız Kaktüs üstünde yaşayan ve başka bir şey yemeyen bir böcek buldular; hem de süratle büyüyen ve Avustralya’da hiç düşmanı olmayan bir böcek... Çok geçmeden böcek nebata üstün geldi. Artık bugün Kaktüs, gayet sınırlı bir sahadadır ve problem olmaktan çıkmıştır. O kadar böcekten de ancak Kaktüsü baskı altında tutmaya yetecek miktarda kalmıştır.
 
Tabiatta böyle dengeler, genellikle önceden temin edilmiş bulunmaktadır. Çok çabuk ve süratle gelişen böceklerin dünyayı istila etmemeleri nedendir? Çünkü onların insanlar gibi ciğerleri yoktur; teneffüs cihazları boru şeklindedir. Böcekler gelişip büyürken nefes boruları aynı şekilde bir gelişme göstermemektedir. Bundan dolayı daima küçük kalmaktadırlar. Böylece büyümeleri kontrol altına alınıp, yolları üstüne bir engel konmuştur. Eğer onların vücutça büyümelerinin önüne geçilmeseydi, dünyada insan denilen şey olmazdı. Aslan kadar kocaman bir eşek arısı ile karşılaştığınızı düşünün!
 
Yedinci Delil
 
İnsanın, Allah fikrini kavrayabilmesi bile başlı başına bir delildir. Allah fikri, insanda mevcut ve yeryüzünde insana mahsus ilâhi melekenin; muhayyile denen melekenin mahsulüdür. Bu melekenin kudret ve kuvveti sayesindedir ki, yalnız Âdemoğlu, görülmeyen şeylerin varlığına dair deliller bulabilir. “Allah nerededir ve nedir?” hakikatini, ancak mükemmel bir hayal gücüne sahip olan Âdemoğlu sezebilir. Allah her yerdedir... Fakat bize en yakın olduğu yer kalbimizdir. 
 
Hz. Davut’un dediği gibi: “Semâvat Allah’ın haşmetini ilan eder; gökyüzü O’nun yaratmadaki kudretini ispat eder.” 
 
Morrison, bu yazıda, ilmin ışığı altında, insan ve kâinatı saran derin meseleleri, ağır terimlere kaçmadan, sade bir anlatımla dile getirmiştir. İlim ilerledikçe, daha pek çok delil ortaya çıkacak ve insanlar kuşkusuz dine ve Allah’a daha fazla yaklaşacaklardır.
 
Kur’ân-ı Kerim’in bize öğrettiğine göre de zaten, gerek tabiat gerekse insanın bizzat kendi varlığı, orijinal yapısı itibariyle, her şeye Kâdir ilahi varlığın harikulâde bir nişanesi, evrensel rahmetin mükemmel bir görüntüsüdür.  Kur’ân birçok vesilelerle bu aydınlatıcı fikri bizim ibret nazarlarımızın önüne sermekte ve insanoğlunu düşünmeye davet etmektedir. 
 
 
1/Kur’ân’da, Bal Arısı anlamına gelen Nahl Sûresi ve o sûredeki dikkat çekici bir âyet:   “Rabbin bal arısına şöyle ilham etti. Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin. Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı (yaylım) yollarına gir. Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Bunda düşünen bir toplum için kesinlikle ibret vardır.” (Nahl, 16/68-69)
 
2/Morrison, “Man Does Not Alone”, ‘İnsan Yalnız Değildir’’den: M.R. Balaban, Son Asrın İlim ve Fen Adamları, Diy. Yayn, Ank,1969, s. 179-80
 
3/“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde işaretler vardır. Kendi nefislerinizde de ibretlere vardır. Görmüyor musunuz?” (Zâriyat, 51/20-21) 
 
 
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.