İmamlar Artık Yalnız Değilsiniz 4
İmamların ücret almaları ve eğitim durumları

Öncelikle şunu belirtelim ki, ülkemizde din hizmetlerini engellemeye çalışmanın yollarından birisi de bazen şu olabilmektedir. Bazı kimseler, Hz. Peygamber’i ve onunla birlikte canları ve mallarıyla hizmet eden Ashab-ı Güzini kast ederek onların bu hizmetlerini para karşılığında yapmadıklarını söylemekte, bu “yarım doğru” ifadelerin arkasına sığınmakta, din gönüllüleri olan imamlara buradan saldırmaya devam etmekte ve bunu da kendilerince bir marifet zannetmektedirler. 

İlk bakışta kulağa hoş gelen bu tür ifade tarzları, aslında gerçeklerle kesinlikle örtüşmemektedir. Zira Peygamber efendimiz döneminde ve sonrasında yapılan savaşlardan elde edilen ganimetlerden (Enfal, 8/1) alınan payların dağıtımında yaşananların biraz okunması, anlaşılması, düşünülmesi, özümsenmesi ve ondan sonra yazılıp konuşulmaya başlanması çok daha uygun olacaktır.

İmamları maaş almakla suçlayan bazı kimselere sormak gerekmektedir. Öyleyse, bu hizmeti ifa eden din görevlileri, fakihlerce fetva olarak verilen ruhsatı değil de azimeti seçip hiç maaş almayacaklarsa ne ile geçineceklerdir? Barınma, beslenme, sağlık giderlerini ne ile karşılayacaklardır? Çocuklarını nasıl okutacaklardır? Kime el açıp yalvaracaklardır? İmamları böyle bir zillete duçar etmek ne kadar doğrudur? Bu bir basiretsizlik olarak değerlendirilebilir mi?  Böyle bir teklif, İslam’ı temsil konumundaki imamların ve de İslam’ın onuruna ve şerefine halel getirmek anlamına gelmez mi? Bu davranış, din hizmetlerinin yürütülmesi için çözüm önerileri sunmak yerine, insanların kafasını karıştırmak ve bulandırmak olarak görülebilir mi? Somut önerilerin sunulması ve karanlığa küfretmekten vazgeçilmesi gerekmez mi? Nerededir bu iddia sahiplerinin somut elle tutulur sağlam teklifleri?

Bu sorular üzerinde hiç düşünmeyen ama lafa gelince sürekli konuşanların yanlış yaptıkları gayet açıktır. Dolayısıyla konuyu geniş boyutlu olarak incelemeden konuşan bu görüş ve düşünce mensuplarına tekliflerinin ne olduğunu ve ne olacağını sormak gerekmektedir. Bizim bu zamana kadar sorduğumuz bu sorulara bu gibi kimselerin kesinlikle ikna edici hiçbir cevap veremedikleri tecrübelerimizle sabittir. Bu nedenle duygusal yönü ağır basan bu tür basit söylemlere itibar edip bunların peşlerinden gidenlerin çok dikkatli olmaları gerekmektedir.

İlmin nesilden nesile devamını çok önemseyen dinimiz İslam, alimlerin savaşa giderken geride kalmalarını, eğitim ve öğretime devam etmelerini ve ordu savaştan döndükten sonra da o insanlara sağlam ve güvenilir bilgilerini aktarmalarını ve onları aydınlatmalarını söylerken bir gerçeğe işaret etmektedir (“Bütün bunlarla birlikte, [savaş zamanı] müminlerin hepsinin toptan yola çıkması doğru olmaz; onların arasında her gruptan bazılarının seferden geri kalmaları, [bunun yerine] Din hakkında derin ve sağlam bir bilgi elde etmek yolunda çaba göstermeleri ve [böylece] seferden dönen kardeşlerini aydınlatmaya çalışmaları daha yerinde olacaktır; böylece belki, onlar [da] kötülüğe karşı kendilerini (daha iyi) korumuş olacaklardır.” Tevbe, 9/122) ki, bunu anlamaktan aciz bazı kimselerin dine ve dini ilimlere bu kadar düşmanlık göstermelerinin nedeni İslam’a olan bu nefretlerinden ya da cahilliklerinden kaynaklanıyor olabilir mi bu da araştırılmalıdır. Peki ya Müslümanlara ne oluyor da, onlar da imamları itibarsızlaştırmaya uğraşanlarla aynı yolu takip ediyor ve İslam’ı hayattan dışlamak isteyenlerle ortak hareket etmeyi içlerine sindirebiliyorlar?

Bu itibarla, dini ilimlere hak ettiği saygıyı ve değeri vermeyenlerin, bunların yok olması için uğraşanların ve bilmeden bunlara alet olanların ahirette kaybedecekleri aşikardır. Dolayısıyla onların bu mevzu üzerinde ciddi şekilde düşünmeleri uygun olacaktır.

Öte yandan, uzun vadede ve geleceği dönük olarak imamların eğitimlerinin nasıl olması gerektiği konusundaki tespit ve temennilerimizi şöyle özetlememiz mümkündür. Şunu en başta belirtelim ki, biz bu önerilerin derhal hayata geçmesini zaten beklemiyoruz. Ama bunlar üzerinde ciddi şekilde düşünülmesinin gelecek adına sağlıklı ve doğru olacağına inanıyoruz. Zira bizim bu tavsiyelerimiz de zamana ve şartlara göre değişebilecektir, ancak ideal olana ulaşmak için yapılacak çalışmalara da her zaman ihtiyaç vardır. Bizim idealimizdeki imamların ve müftülerin formasyonları şu şekilde olmalıdır.

Mesela bize göre, Türkiye’nin her bir köyünde ve kasabasında görev yapacak imamların tamamı, ilerleyen yıllarda mutlaka İlahiyat fakültesi mezunları arasından yapılacak imtihan sonucu seçilmeli ve atanmalıdır. Özellikle ifade ediyorum, başka üniversiteleri değil sadece İlahiyat fakültesini bitirmek esas olmalıdır. Zira bir kimse, bizim belirlediğimiz kriterlerde imam olacaksa onun dini ilimlerde derinleşmesi esastır. İkinci üniversite olarak sosyoloji, psikoloji ve diğer yan dallar okunması da pekala mümkündür, ama esas olan nitelikli İlahiyat tahsilidir.

Bize göre hafızlık her zaman bir başka tercih sebebidir ama İlahiyat eğitimi elzemdir. Arapça hazırlık sınıfı dahil olmak üzere, 5 yıl devam eden İlahiyat eğitimi sonrası seçtikleri sahada, yüksek lisans ve doktora yapanların ise ilçe ve il merkezlerinde konumlarına uygun camilere atanmaları uygun olacaktır. Yine imamların edindikleri bu diplomalar nedeniyle bilgi seviyeleri arttıkça uzman imam ve baş imam gibi ünvanlarla ödüllendirilmeleri, buna paralel olarakta maaşlarının en iyi şekilde artırılması uygulaması doğru olacaktır. 

Bizim eğitimi ve bu ünvanları bu derece önemsememizin nedeni, bilginin sürekli tazelenmesi ve imamların okuyarak pek çok şeyi öğrenmesine imkan sağlaması nedeniyledir. Şunu da belirtelim ki, okumayı ve araştırmayı sevmeyenlerin zorla imam yapılması gibi bir durum ise kanaatimizce zaten söz konusu değildir. Zira herkes sevdiği işi yapmalıdır ve kimse aile zoruyla ya da mecburiyetten bu işe girmemelidir. “Hiç bir şey olamıyorsa, bari imam olsun” zihniyeti artık tarihin çöp sepetine atılmalıdır. 

Zira din ve dini ilimler ehil olmayan kişilere teslim edilecek kadar ucuz ve basit değildir ve olmamalıdır. 

Kendi vaazını kendisi yapacak, kendi hutbelerini kendisi hazırlayacak ve sürekli dini konuları araştıracak bir din gönüllüsünün zaten okumaktan ve kendini yenilemekten başka çaresi yoktur. Bu itibarla, araştırmayı ve okumayı sevmeyenlerin imamlığı tercih etmek gibi bir yanlışı yapmamaları uygun olacaktır.

Diğer taraftan aldığı ücretin az olduğunu bahane ederek çalışmayan, verimli olmayan, günü kurtaran, durumu idare eden ve sürekli mazeretler üreten memur tipinden de artık bu ülkenin kurtulması gerekmektedir. Memur olana kadar çabalayan, ama olduktan sonra yatan, hiç bir şey üretmeyen ve kendini yenilemeyen kimseler hangi makamda bulunuyor olursa olsunlar bunun bir yaptırımı mutlaka olmalıdır. Her bir memur “yaptığım bu işte daha mükemmel nasıl olurum” düşüncesini içinden hiç eksik etmemelidir. İçindeki bu heyacanı ve ruhu kaybedenlerin de derhal istifa etmeleri, hem kendileri hem de aziz milletimiz için çok daha uygun olacaktır. Bu hususa işaret ettikten sonra konumuz imamlar olduğu için biz yine mevzumuza dönelim ve önerilerimizi şu şekilde sıralamaya devam edelim.

Bize göre imamı, imam/önder/hoca yapan onun sağlam ve doğru bilgisi ve bunu yaşayarak etrafına örnek olmasıdır. İmam performansını artırdıkça iyi yerlere geleceğini görmeli, daha çok çalışmalı, öğrenmeli ve vaktini asla israf etmemelidir. Bu itibarla imamların sürekli kendilerini geliştirecekleri basamaklar mutlaka olmalı ve çalışan imamlar amirlerinin keyiflerine bırakılmayacak şekilde objektif kriterlere göre mutlaka hak ettikleri yerlere getirilmeli ve zaman zaman da ödüllendirilmelidir.

İmamlar arasında rekabet ortamı sağlanmalı ve referans kriterlerine göre değil, net ve objektif performans kriterlerine göre gerekli yerlere atanmaları ve yükseltilmeleri sağlanmalıdır. Örneğin sahasında doçent olan imamlar tarihi ve merkezi camilerde görev yapmalı ve buraların da maaşları diğerlerinden çok daha farklı olmalıdır. Bizim arzu ettiğimiz böyle bir eğitim seviyesini yakalamış bir imamın ücretinin, bir kamu hastanesinde görev yapan uzman doktorun aldığı maaşa çok yakın olması gerektiği düşüncesinde olduğumuzu ifade etmemiz yerinde olacaktır. Zira bu şekilde geliri olan bir imam işini severek yapacak, kendini sürekli geliştirecek, tek görevinin imamlık olduğunu bilecek, buna uygun davranacak ve çevresinden de zaten çok ciddi bir saygıyı görecektir. Bu şekilde bilgisi ve saygınlığı artmış bir imama da insanların bakışı ve yaklaşımı çok daha farklı olacaktır.

Bizim imamlarla ilgili bu önerilerimiz aynen müezzinler, Kur’an Kursu öğreticileri, eğitim merkezi öğretmenleri, vaizler, ilçe müftüleri ve il müftüleri için de geçerlidir. Ve herkes hak ettiği ve ehil olduğu görevlere getirilmelidir.İmamların eğitim seviyelerinin bu şekilde olmasını ifade etmişsek, buradan müftü ve vaizlerin de aynı şekilde çok çalışan ve bu basamakları aşanlar arasından seçilmeleri gerektiğini kast ettiğimiz sonucu zaten anlaşılmak durumundadır. Yani imamların böyle özelliklerde olmasını istiyorsak müftü ve vaizlerin bunları aşan özelliklerde olmasını kast ettiğimiz sonucuna ulaşmak zaten kaçınılmazdır. 

Aynı şekilde İmam Hatip Liselerindeki meslek dersleri öğretmelerinin de sahalarında uzman olmaları gerekir ki, daha lisede iken imam olacak bu öğrencileri en güzel şekilde yönlendirip eğitebilsinler. Gençlere bu ruhu vermek için meslek dersleri öğretmelerine ne kadar büyük görevler düştüğü gayet açıktır. Onların da aynı şekilde bilimsel bilgide ve eğitimde derinleşmeleri ve dinin doğru bilgisini daha genç yaşta imam adaylarına aşılamaları elzemdir.“İmam olupta ne yapacaksınız?”, “cenaze mi yıkayacaksınız?” diyerek gençlerin beynini yıkayan ve onların umutlarıyla oynayan, kendini geliştirmeyen, günlük siyasi işlerle ve dedikodu ile uğraşan, okumayan, düşünmeyen, adeta mesleğinden nefret eden meslek dersi öğretmelerinden de bu millet artık kurtulmalıdır. (Elbette bütün din dersi ya da meslek dersleri öğretmeleri böyle değildir ve zaten bizim sözümüz de işini iyi yapmayanlara yöneliktir. Bununla birlikte yarası olanların gocunacağını belirterek olması muhtemel eleştirilere şimdiden burada cevabımızı verelim.)

Yine Diyanet’te din hizmeti ile alakalı kadrolarda görev alan herkesin de bu eğitim düzeylerini mutlaka yakalamaları ve sürekli kendilerini geliştirmeleri ve her birinin her yıl, uzman oldukları İlahiyat alanında bir bilimsel makale yazarak bunların ilmi dergilerde yayınlanmasını sağlamaları da şart olmalıdır. Kim ne kadar çok çalışıyorsa bunun karşılığı objektif kriterlere göre belirlenmeli ve hak edene hak ettiği verilmelidir. Kimse emeğinin karşılığını alan kişiye sanki kendisi bir lütufta bulunuyormuş izlenimi verecek şekilde havalı davranmamalıdır. Zira hiçbir zaman, hiçbir kimsenin imamların ya da başka meslek mensuplarının onur ve gururuna saygısızlık etmeye hakkı yoktur ve olmamalıdır.

İmam, müftü veya vaiz kendi çaba ve gayretlerinin üst makamlarca en iyi şekilde takdir edileceğinin güveni içinde hareket etmeli, bu konuda kalbinde en ufak şüphe duymayacak hale gelmelidir. Onurlu görev yapmak ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Aksi takdirde yağcılık, adam kayırmacılık, hemşericilik, cemaatçilik, bazen ırkçılık devreye girebilecek ve görevde yükselmelerde haksızlık yapılmasına neden olunabilecektir ki bu hususa son derece dikkat edilmelidir.

Bununla birlikte tekrar altını çizelim ki, doktorasını tamamlayan imamlardan vaiz ve ilçe müftüsü atanmalıdır. İmamlık tecrübesi olmayanların müftü, vaiz ve üst düzey görevlere gelmeleri engellenmelidir. İlçe müftüleri de aynı şekilde performanslarına göre ödüllendirilmelidir. Burada belirleyici olan daha ziyade inşaat işleriyle meşgul olmak değil, ilimle ve sağlam bilgi edinmekle meşguliyet olmalıdır. Müftüler artık inşaat işlerinden kendilerini kurtarmalıdır. İlçe müftüleri daha iyi ilçelerde görev yapmak istiyorlarsa, aynı şekilde sağlam dini bilgiye, akademik çalışmalara, halk ile iletişime ve kişisel gelişimlerine yatırım yapmalıdırlar. Görevde yükselmek birilerinin atiyyesi olmamalıdır. Herkes o yükselmeyi çalışmalarının karşılığı olarak hak etmeli ve de almalıdır. 

Maalesef geçmişte yakını ve tanıdığı olanların iyi yerlere atandığı da bir gerçekliktir. Ama artık bu böyle devam etmemeli ve bu yanlış uygulama kökten mutlaka değişmelidir. Bir aracı kişiyi devreye sokmaya gerek kalmaksızın işler adaletle ve hakkaniyetle kendiliğinden yürümelidir. İnsanlar saatlerce kapı önlerinde bekletilerek haklarını alma zahmetinden ve külfetinden kurtarılmalıdır. 

Bunlar herkesin bildiği üzere her kurumda rastlanan çağdışı ve keyfi uygulamalardı. Ama artık gelecek nesiller, zaman içinde bu tür despot, hukuksuz, keyfi, adaletsiz ve ilkel yönetim anlayışlarına muhatap olmaktan kurtulabilmelidirler. Biz bu umudu yıllardır içimizde taşımaktayız ve görünen odur ki özlenen güzel günler ufukta belirmiştir.

Öte yandan il müftüleri ise doçent ya da prof. ünvanına sahip kimseler arasından seçilmelidir. İmamlık, vaizlik, ilçe müftülüğü gibi alt görevlerden gelerek bu makamda bulunmak kanaatimizce çok daha uygun olacaktır. Halkı ve görevlileri daha doğru anlamak ve tanımak açısından bu da bir gerekliliktir. İl müftüleri de tıpkı ilçe müftüleri, vaizler, imamlar ve Kuran kursu öğreticileri gibi uzman oldukları alanda her yıl bir bilimsel makale yayınlamak zorunda olmalıdırlar. Sadece idari işlere boğulan ama uydurma rivayetleri ve yalan yanlış bilgileri “müftü sıfatıyla” din diye anlatan din görevlilerinden milletimiz ve insanlık alemi kurtarılmalıdır. Zira böyle olanların ne İslam’a ne de insanlığa hiç bir faydası olamayacaktır.

Özetle, biz dini ilimleri tıpkı sağlık alanı gibi değerli ve önemli görüyoruz. Uzman tıp doktorları insanları şifaya kavuşturmak için uğraşırken bahsettiğimiz şekilde tahsil yapmış din gönüllüleri de tıpkı doktorlar gibi Müslümanlara ve tüm insanlığa son din İslam’ı doğru tanıtmak ve onların manevi dünyalarını sağlamlaştırmakiçin çabalamalıdırlar. Zira insanlık son din İslam’ın diriltici nefesine ve aydınlığına bu kadar muhtaçken, eski usüllerle din görevlisi yetiştirmek ve dini anlatmak devri geçmişte kalmıştır ve kalmak zorundadır. Yoksa ehli kitabın durumuna düşmek kaçınılmaz olacaktır.

Doğru bilgiyi üretip yaymak ancak bu işe gerçekten ehil olanlar marifetiyle yapılabilecek bir iştir. O yüzden dini bilimlerde de uzmanlık şarttır ve her bir insanımız kaliteli sağlık hizmeti gibi, kaliteli bir din hizmetini hak etmektedir. 

Bu arada şunu da ilave edelim ki, bize göre İlahiyat Fakültelerinde din gönüllüleri yetiştirecek akademisyenlerin tamamının da Arapça’yı ve İngilizce’yi üst düzeyde bilmeleri gerekmektedir. Onlar da yabancı ülkelerde Arapça ya da İngilizce konferanslar vermeli, panellere ve sempozyumlara katılarak bu iki dilde tebliğ sunmalı ve müzakere yapabilmelidirler. Branşı ne olursa olsun bu iki dilde eser ve makale yazacak, konuşmalar yapacak İlahiyat hocalarının çok büyük hizmetlere imza atacakları muhakkaktır. Böyle bir düzeyi yakalamış, dünyayı yakından bilen akademisyenlerin yetiştirecekleri imamların kalitesinin daha da artacağı tartışmasız bir gerçekliktir. Kanaatimizce bu seviye er ya da geç yakalanmak durumundadır. İslam’ı gerçek anlamda tebliğ etmenin yolu bugün sağlam ve güvenilir bilgiden, liyakat sahibi samimi müminlerin bütün güçleri ile çalışıp gayret etmelerinden ve ortaya ciddi eserler koymalarından geçmektedir.

Dolayısıyla çalışan ve üreten bütün din gönüllüleri, akademik anlamda kaliteli eserler ortaya koymalı, topluma yönelik yararlı çalışmalar yapmalı, bilimsel çaba ve gayretleriyle takdir toplamalı ve sürekli kendilerini yenilemelidirler. Böyle yapanlar ise mutlaka ödüllendirilmeli ve çalışanlarla çalışmayanların arasında bariz bir fark mutlaka olmalıdır. 

Kendini bu kadar dine ve dini bilgiye adamış imamlar da, tıpkı uzman doktorların aldığı ücret gibi ya da ona yakın bir şekilde, hak ettikleri maaşlarını analarının ak sütü gibi almalı ve en iyi din hizmetini millete ve insanlığa sunmalıdırlar. 

Hala imamların bu kadar çabalarının karşılığının olmaması gerektiğini düşünen, dini bilgiye değer vermeyen ve maaş almalarına karşı çıkanların bu saygısızlıkları aslında imamlara değildir. Tersine onların bu yaklaşımları İslam’a, onun öğrenilmesine ve öğretilmesine olan saygısızlıklarının doğal bir sonucudur. Yukarıda ki mealini verdiğimiz ayet bunun apaçık delilidir. Şüphesi olanların söz konusu ayeti bir kez daha dikkatle okumaları yerinde ve uygun olacaktır.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol