Geçenlerde imam hatipten arkadaşım şu an avukatlık yapmakta olan bir dostumu ziyaret etmiştim. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun suikast gibi kazada vefatı sonrasında açılan davalara müdahil olmak için gittiklerinde şahit olduğu ilginç bir olayı anlattı.

Kaza süsü verilen suikastın olduğu günü TV’lerden onlarca kez sesini dinlediğimiz o an yaralı halde bulunan İsmail Güneş adlı bir gazeteci vardı. Onun eşi adliyede başsavcıya bir ricada bulunmuş ve demiş ki: “Sayın savcım, lütfen benim eşimin davasını imansız ve kitapsız bir savcıya verin.” Müslüman bir ülkede müslüman bir hanımın böyle bir isteği ne kadar acı değil mi? Peki merhum gazetecinin eşini böyle bir isteğe yönelten saik nedir? Bunu irdelemek lazım.
           
Biz yıllardır, Müslüman hakim, Müslüman savcı, müslüman doktor, Müslüman mühendis diyerek mütedeyyin meslek erbabını kendimize yakın bulduk, meslek erbabının mütedeyyin olmasını teşvik ettik.

Alnı secdeye gelen insandan bu memlekete zarar gelmez, dedik. 15 Temmuz gecesi en büyük darbeyi Müslüman geçinen subaylardan, daha öncesinde de hakim, savcı ve bürokratlardan yedik. Artık müslüman geçinen insana duyduğumuz güvenden eser kalmadı. Oysa Hz. Peygamber, “Kişinin namazı ve orucu sizi aldatmasın, siz onun parayı nasıl kullandığına bakın”. Buyurarak bizi ikaz etmişti.
           
15 Temmuz bize, dürüst olmanın, vicdan sahibi olmanın, vefakar ve vatanperver olmanın şeklen dindar olmaktan daha önemli olduğunu gösterdi. Dürüst olmayanın, kul hakkı yiyenin ve dış güçlere taşeronluk yapanın şekli dindarlığının dinsizlikten daha tehlikeli olduğunu anladık. 

Adam müslümansa kendisi için müslüman. Dinde samimi ise Allah imanını da salih amelini de kabul buyursun. Kendisi ile iş gördüğümüz insanların bize görünen şekli müslümanlümanlığı lazım değil. Biz ciddi bir hastalığa yakalandığımız zaman  müslüman doktor mu arıyoruz yoksa uzman doktur mu? Elbette alanında uzman olanını tercih ediyoruz. Diğer mesleklerde de kriter bu olmalı. Rivayet doğru ise 2010’da yapılan mini anayasa  referandumundan sonra HSYK bütünü ile FETÖ cülerin eline geçmiş. O zamanın Başbakanı Recep Tayyip Bey’e bu durumun sakıncalı olabileceği hatırlatılmış.

Tayyip Bey de, “Alnı secdeye gelen insandan zarar gelmez.” demiş. Biz de ortalama Anadolu insanı da böyle düşünüyordu. Beş vakit namazında olan general, bürokrat, hakim savcı her kimse sempati ile bakıyordu. Bu FETÖ belası Müslüman kardeşlerimize olan güven duygumuzu berhava etti.

Son olarak 50 yıl önce yaşanmış, tanık olduğum bir anekdotu anlayım fıkra niyetine okuyun. Sevdiğim saygı duyduğum bir hacı efendi vardı. Ben, beş vakit namaz kılmayana kız vermem, dermiş. Hacının kızında gözü olan uyanık bir delikanlı, onun namaz kıldığı camide namaza başlamış, bazen nüezzinlik de yapıyormuş.

Hacının kızında gözü olan bir başka genç de namaza başlamış. Biri üç ay, diğeri 45 gün namaza devam etmiş. Sonradan namaza başlayan genç, babasını dünürlüğe göndermiş. Hacı da, oğlun namaz kılıyor ben buna şahidim, olur bu iş, demiş ve olmuş. Hacının damadında evlendikten sonra ne namaz var, ne oruç.

Birkaç ahlaki zaafiyeti de var ayrıca. Hacı, tüh yanıldık demiş ama iş işten geçmiş bir kere. Merhum hacının kızını da tanırım. Kırık yıldır ağlıyor, fazla da sorulmuyor derdin nedir diye. Hacının kızını verdiği günlerde namaza daha önce başlayan genç, hacının karşısına çıkarak, “Ama bu haksızlık, ben daha çok namaza başlamıştım.” demiş.

Allah ile aldatma, din istismarı her devirde geçer akçe maalesef. İnşallah bu FETÖ belası, din istismarına karşı bu millete iyi bir ders olur.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
imam sadık 3 ay önce

çok çok güzel yazı... ellerinize sağlık