İNSAN BEYNİNİN HARİKULÂDELİĞİ

İnsan beyni gerçekten harikulâde bir organ… Komuta merkezi. Her şey beyinde başlar beyinde biter sözü herhalde boşu boşuna söylenmemiş…  Beyin muhteşem yapısıyla davranışlarımızın, düşüncelerimizin, sevgilerimizin, aşklarımızın, sezgilerimizin, hayallerimizin, tutkularımızın, emellerimizin, nefretlerimizin, korkularımızın, kararlarımızın, hırslarımızın, merhamet duygularımızın, velhasıl olumlu olumsuz tüm duygu ve düşüncelerimizin oluştuğu karar merkezi…

İnsan beyni, en gelişmiş bilgisayarlarla bile mukayese edilemeyecek kadar fevkalâde mükemmel bir organ... 10 milyar kadar nöron adlı hücrenin oluşturduğu insan beyninin ağırlığı yetişkin erkeklerde 1 kilo 400 gram, bayanlarda ise 1 kilo 100 gram kadardır. Biz beynin, “dikkat, hafıza, muhakeme, idrak, zekâ” gibi belirtilerini fark eder, fakat onun bütün inceliklerini, nasıl çalıştığını ve işleyişini Yirmi Birinci Yüzyılın 2018’lı yıllarında dahi tam olarak bilemiyoruz.

AYHAN SONGAR (1926-1997)[1] “İnsan beyni Allah’ın en büyük mucizelerinden biridir” diyor ve şöyle devam ediyordu çeyrek yüzyıl önce: “Aslında ‘en büyük’ demek de pek yerinde değil… Zira O’nun azametli eserinin hangi noktası “büyük” değil ki?  Karıncanın yuvasına kışlık zahiresini depo etmesi mi? Arının kovanını yapması mı? Ana karnında şekillenen “cenin”in geçirdiği harikalarla dolu safhalar mı?

Beynimiz, milyarlarca “nöron” denen hücrelerden oluşmuştur. Her bir beynin hücresini bir elektrik ampulüne benzetebiliriz. Öyle bir tablo tasavvur edin ki, üzerinde rengârenk milyarlarca ampul bulunsun ve bunların yüz binlercesi her an yanıp sönsün. Bu, geceleri açık havada seyrettiğimiz yıldızlı bir gökyüzünden daha muhteşem bir manzaradır. Onun için hep söylerim, her insan beyni bir kâinattır ve bu sebeple her insana kâinatın tümü kadar hayran olmak, onu sevmek ve saymak gerekir. “Nöron” dediğimiz bu beyin hücreleri bir takım liflerle birbirine bağlanırlar. Bu suretle öyle bir ağ teşekkül eder ki, beynin her hücresi diğer hücrelerle irtibatta bulunur. Beyin hücreleri sürekli olarak elektrik akımı üretirler. Bu elektrik akımı, “sinir nakledicisi” (nörtransmettör)denen kimyevî maddeler aracılığı ile hücreden hücreye aktarılır ve böylece o harikulâde sistemi içinde bir haber alışverişi sürer gider.[2]  “İnsan beyni, yaşam ve ölüm kavramlarını tartışan, yalnız dünyayı değil, atom parçacıklarından tutun, evrenin çapına kadar her boyutu hesaplayabilen, zaman ve mekân boyutlarını aşabilen 1500 santimetre küplük ufak bir hacim içerisinde bütün kubbeleri, bütün evreleri içeren muazzam bir yaratıktır. Yapısı ve nasıl çalıştığı çok az biliniyor. Yirminci yüzyıl sonlarında 1-2 milyon bilim adamı insan beynini keşfe çalışacak. Gelecek yüzyılda bu sayının birkaç katına çıkması bekleniyor. Ancak insan beyninin derinliklerinin ve SEVGİNİN gizlerinin 2000’li yıllarda bile tümüyle bilinemeyeceğini söyleyebiliriz.” [3]

Yukarıdaki sözler dünyaca ünlü beyin cerrahımız Prof. Dr. GAZİ YAŞARGİL’e (d. 1925) ait… “Beyin” denilince zaten, dünyaca ünlü beyin cerrahı Prof Dr. Gazi Yaşargil’i hatırlamamak mümkün değil… O, 2015 yılında ”Hücrelerin hasar gören DNA’ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini nasıl koruduğunu haritalandıran araştırmaları” nedeniyle 2015 Nobel Kimya Ödülünü kazanan Türk bilim adamı Profesör Dr. Aziz Sancar [4] ile birlikte yüzyılımızın dünya çapında en büyük iki bilim insanından biridir.

On iki binden fazla ameliyat yapan, yüzlerce bilim adamı yetiştiren, beyin ameliyatlarına mikroskobu getiren ve doksanlı yaşlarda olmasına rağmen en hassas ameliyatlara hâlâ imza atan Profesör Gazi Yaşargil, “Amerikan Beyin Cerrahları Birliğince” “Yüzyılın Beyin Cerrahı” ve “Dünya Tıp tarihinin 50 Hekiminden” biri unvanına lâyık görülmüştür.

Şimdi de, Milletimizin ve bilim dünyasının haklı gurur kaynağı olan Gazi Yaşargil’in hayatındaki önemli kilometre taşlarına bakalım:

Yıl: 1925… Lice’de, babasının kaymakam olduğu bu ilçede dünyaya geldi. (Anne ve baba tarafıyla aslen İstanbullu)

1944 yılında tıp eğitimi almak için Almanya-Naumburg’a gitti, oradan da İsviçre-Basel Sağlık Üniversitesi’ne geçti.

 1950’li yıllardan itibaren nöroloji alanında yaptığı çalışmalarla Avrupa’da nam saldı.

1960 yılında meşhur cerrah Pete Donaghy (d. 1898) ile çalışmaya başladı. Onun, “Dokuya insana davrandığınız gibi davranın, nezaketle ve saygıyla” sözünü gelecek kuşaklara taşıdı.

1973 yılında “Ordinaryüs” olan Yaşargil, 1993’de emekli olduktan sonra ABD’ye taşındı. 

Hâlen Arkansas Tıp Bilimleri Üniversitesi’nde mesleki çalışmalarına devam ediyor.

Mikro Cerrahinin “nöroşirurji” alanında kullanabileceğini keşfeden, epilepsi ve beyin tümörlerinin tedavisinde yeni yöntemler bulan Gazi Yaşargil 2014 yılında Türkiye’ye geldiğinde basına verdiği mülakatta özellikle “zihnin genç kalması ve beynin sırlarıyla” ilgili sorulara şu cevapları verdi:  

“Beyne ait bilgiler henüz çok kısıtlı, araştırma metotları da yetersiz kalıyor. Zihnin genç kalmasında genlerin rolü şüphesiz vardır. Fakat bununla birlikte düzenli bir hayatın, eğitim ve çalışmanın da büyük rolü vardır. Ben şahsen içki ve sigara içmem. Her sabah 06.30’da kalkar 23.00 gibi yatarım. Fazla yememeye dikkat ederim. Hâlâ ameliyatlara girebiliyorum. 5-6 saat ameliyatta kalabilirim. Çalışmak iyidir. Devamlı çalışmak beyni açık tuttuğu için yararlıdır. Bu arada herkese muhtelif konularda okumalarını tavsiye ederim. Ben şahsen zihnimin genç kalması için yalnız mesleğimle ilgili değil farklı konularda, mesela, edebiyat, felsefe, tarih okurum. Beyin konusunda genin yardımı var ama eğitim ve okumak da çok önemli. Dersi dinlemekle olmuyor, okumakla, çalışmakla oluyor. Ben doksanlı yaşlarda olmama rağmen anatomi öğreniyorum. Kaç defa okudum yine okuyorum. Beynimizde milyarlarca hücre var, bunların arasında kim bilir ne yaramazlar var. Neler görüşüyorlar kendi aralarında. Hepimizin arasında ne bağlar var. Bunları bilemiyoruz. Bilemiyoruz ama hissediyoruz. Ben sizden hoşlandıysam bunu hissediyorsunuz. Bu nasıl olabiliyor bilmiyoruz. Beyin içerisinde 100 milyar düşünen, hisseden, karar veren,  hücre var. Onların her birinde 10-15 telefon bağı var. Yenisini de kurabiliyorlar. Bir de onlara yardım eden milyarlarca hücre var. Ne muazzam yapı bu! Beynin muhtelif programları da olabiliyor…”[5]

Yine, dünyaca ünlü Türk cerrah, TÜBA şeref üyesi Prof. Dr. Mahmud Gazi Yaşargil, Türkiye Bilimsel Akademisi’nin 20 Aralık 2014 tarihinde gerçekleştirilen genel kurulu’ nda verdiği “Mikro Nöroşirurjinin Tababete Katkıları” konulu konferansta insan beyniyle ilgili son gelişmeler hakkında şu açıklamaları yaptı:

“İnsan beyni ile maymun beyninin arasında hiçbir alaka yok. Aslında diğer yandan doğada yaşayan canlılarla akrabayız. Ben kırk yıldır beyin üzerinde çalışıyorum. Mesele lop’ta değil, mesele kıvrımların içinde. Beynin akli, mental (bilinç) ve sosyal yapısı öylesine muazzam ki yeni bilgiler çıktıkça beyin de değişiyor. Bu yüzden beyin gelişmeye ve değişmeye devam ediyor. Yani beyin son halini almış değil… Her hareketimiz saniyenin binde birinde beyinde oluşuyor. Algılama ne kadar gerçekçi olursa olsun görünen resimler birer ussal/akla uygun/zihinsel yorumdur. Beynimizin kıymetini biyolojik olarak ya da evrensel olarak biliyoruz ama sosyal olarak kabul etmiyoruz. İletişim teknolojisi öylesine gelişiyor ki herkesin elinde bir teknolojik cihaz var, bambaşka bağlılıklar ortaya çıkacak… Hem bedeni hem zihni bakımdan daha iyi olmak daha mükemmel olmak, yaratıcı olabilmek çok mühim…”[6]

Prof. Dr. OSMAN MÜFTÜOĞLU da, “Beyin gerçekten çok hassas bir organ” diye başladığı köşe yazısında şu bilgileri paylaşıyor okurlarıyla: “Çok müthiş bir organ… En girift, en gizemli, en önemli organ… Son derece kompleks bir yapısı var. Altından kalktığı işlerin ağırlığı ise hiçbir ölçüye sığmaz. Belki de bu nedenle aynı zamanda müthiş bir enerji ve oksijen tüketicisidir. Vücut ağırlığının en fazla yüzde 2’si kadar olmasına rağmen kanımızdaki şekerin % 25’ini, oksijenin ise % 20’ini tek başına o tüketir. Haklı mıdır? Evet, hem haklıdır, hem de hakkıdır. Çünkü o “7/24 sistemi” ile çalışır. Yani bir saniye bile dinlenmez. İçinizden birilerinin “ya uyku hocam, uykuda da mı dinlenmiyor?” diye soracağına eminim. Yanıtım hazır ve tek sözcükten ibaret: Hayır, dinlenmiyor! Beyin uykuda bile çalışıyor. Sadece rüya görmüyor, hem de kan ter içinde kalarak çalışıyor. Gündüzden kalan paslarını, islerini temizliyor, yırtığını söküğünü dikip onarım işlerini yapıyor. Kısacası fiziksel olarak son derece aktif bir yapısı var beynimizin.

Duygusal/psikolojik yanı ise daha da karmaşık… Çok hassas bir organ! En çok da kötü duygulardan, düşmanlık, nefret, korku, keder, kaygı, pişmanlıklardan etkileniyor.

Kısacası sadece yapısı değil, kurgusu da son derece naif. Bu nedenle ona diğer organlara göre biraz daha fazla itina göstermek, iltifat etmek lazım. Bunun yolu da her şeyden önce ona “sükûnet zamanları” tanımaktan geçiyor. Çünkü beynin en çok ihtiyacı olan besin huzur ve huzuru korumak için de sükûnet kalkanına ihtiyacımız var.

Özeti şudur efendim: Eğer bir tatlı huzur almak istiyorsanız hayattan, bırakın Nepal’e, Hindistan’a gitmeleri falan, hatta Kalamış’a bile gitmeniz gerekmez. Vitesi biraz küçültmeniz ve sükûnet sözcüğünün anlamına biraz daha kafa patlatmanız yeterli olacaktır.”[7]

Beyin konusunda, son yüzyılın bir numaralı bilim adamı Gazi Yaşargil’in, merhum Ayhan Songar’ın ve “sağlık ve hayata dair” yazıları ile tanınan Osman Müftüoğlunun görüşlerini  böylece  aktardıktan sonra… 

Şimdi de bizim yapmamız gereken şey, herhalde, beynimizi daha fazla geliştirmenin ipuçlarını veren bu değerli hocalarımızın sözlerini uygulamak ve bizi beynimizle birlikte yaratan, bize düşünme melekesi veren Yüce Yaratıcıya daha fazla şükranlarımızı sunmak olmalıdır.

Hücreden, insan beyninin derinliklerine ve en ince kıvrımlarına varıncaya kadar tümüyle insanın bizzat kendisi, Allah’ın yaratıcılığına, kudretine, sanatına, varlığına ve birliğine şahitlik etmektedir. Ne mutlu görenlere, hissedenlere…

Tabi, herkesin görmesi ve hissetmesi dileklerimizle…

                                                                   


[1] Ayhan Songar:  Psikiyatri doktor, yazar. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Ana Bilim Dalı başkanlığını 34 yıl sürdürdü. Köşe yazarlığı yanı sıra “Ruh Hekiminin Hatıraları”, “Kıbrıs’ın Bedeli” isimli kitapları yayımlandı.

[2] Ayhan Songar, Türkiye Gazetesi, 24 Eylül 1994

[3] Gazi Yaşargil, Eczacıbaşı Haber Dergisi, Mayıs, 1993

[4] Aziz Sancar. Türk akademisyen. Moleküler biyalog ve bilim insanı. 1946 yılında Mardin’in Savur ilçesinde doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’ni 1971’de bitirdi. 1997’den beri ABD’de Kuzey Karolina Üniversitesi, Chapel Hill’de Biyokimya ve Biyofizik üzerinde mesleğini sürdürmektedir.

[5] Hürriyet, 20.10.2014

[6] Konferans, TÜBA (Türkiye Bilimsel Akademisi), 24 Aralık 2014

[7] Osman Müftüoğlu, Hürriyet, 28.03.2018

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.