İNSANOĞLUNUN TAHAKKÜM HIRSI HATTA TANRISALLAŞMA SAPKINLIĞI

Adem Babamızdan bugüne kadar insanların yeryüzünde çıkardıkları bütün marazaların temelinde insanoğlunun tahakküm hırsının hatta tanrısallaşma temayülünün/sapkınlığının olduğu kanaatindeyim. Düşünebiliyor musunuz Kabil, altı kişi olarak yaşadıkları koskoca dünyayı kardeşi Kabil ile paylaşamadı ve onun canına kastetti. Kavimler ve devletler tarafından tarih boyu sürdürülen savaşlar, istilalar, işgaller, gasplar ve soykırımlar tahakküm hırsı ile icra edildi. Faklı ve başka olana, yabancıya, kendinden olmayana tahammül edilemedi.

Güvenlik, insanın en temel ihtiyacıdır. İnsan, önce can ve mal güvenliği olan bir yere sığınmak sonra da kendini güvende hissettiği yerde huzur içinde yaşamak ister. Bunun için insan, kendisine güven veren güç odaklarına sığınır, bağlılığını izhar eder, güç odağına aidiyet duygusu ile bağlanır, onun kulu kölesi olur. Bir süre sonra sığındığı ve yanaştığı gücü bir takım kurnazlıklarla kullanmaya ve paylaşmaya başlar ve fırsatını bulduğunda da hemen onu sahiplenmek, darbe ile mevcut gücü ele geçirmek ister.

Otorite sahibi güçler, eğer İslami, ahlaki ve insani değerleri benimseyen kimseler değilseler tanrısallaşma sapkınlığına evrilirler. Kur’an, tanrısallaşma sapkınlığına dalanların piri ve sembolü konumunda olan Nemrut ve Fir’avn’un kıssalarını anlatır. Bunlar insanlara “Ben sizin Rabbinizim.” diyecek kadar ileri gitmişler, sahip oldukları gücün kendilerine tanrısal nitelikler kazandırdığını sanmışlardı. Allah, gönderdiği peygamberlerle insanları, gücün gerçek sahibine kulluk etmelerini emretmiş, insanlığı kula kulluktan men ederek kendine kulluk yapmalarını istemiştir. Peygamberler, mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu, kısmi bir gücü tasarruf etmenin de ilahi bir lütuf olduğunu öğretmişlerdir. Çok güçlü bir saltanata ve zenginliğe sahip olmasına rağmen, bunun gerçek sahibinin Allah olduğunu bilenler için de en güzel örnek Hz. Süleyman’dır. Süleyman (a.s), dünya tarihinin gelmiş geçmiş en kudretli kralı olmasına rağmen, görevinin insanlığı hidayete davet etmekten ibaret olduğunu, tasarruf ettiği mülkün de bir emanet olduğunu çok iyi biliyordu.

İslam, insanlara dünya ve ahret mutluluğu va’diyle geldi. Hz. Peygamberin yaşadığı çağ, insanlığa kazandırdığı erdemler sebebiyle “Asr-ı Saadet” (mutluluk çağı) olarak adlandırıldı. Bu çağda bile insanın sabrını zorlayan, kutsal şehir Mekke’yi yaşanmaz hale getiren Ebu Cehil, Ebu Lehep, Ümeyye b. Halef, Velit b. Muğire vd azılı İslam düşmanları vardı. İslam’ın ferdi ve sosyal hayata ilişkin bütün güzelliklerinin en güzel örneklerinin sergilendiği Medine döneminde de İslam toplumunun başını ağrıtan Abdullah b. Übey’in başını çektiği münafıklar ve İslam’a düşmanca yaklaşan Yahudiler bulunuyordu. Abdullah b. Übey, Hz. Peygamberin Medine’ye hicreti ile kaybettiği Medine krallığının hazımsızlığı ile, Yahudiler de İsrailoğullarından olmayan birinin peygamber oluşunun hazımsızlığı ile Hz. Peygambere düşman olmuşlardı. Müslüman olmayanların İslami ve insani değerlere düşmanlığını anlayabiliriz. Ya Müslüman olanların tahakküm hırsı ile kendi Müslüman kardeşlerine zulmetmesine ne demeli?

Günümüz Müslümanlarının en temel sorunu kanaatimce İslam dinini ve coğrafyasını sahiplenme ve kendinden olmayanlarla bunları paylaşmaya yanaşmama sorunudur. İslam ülkelerinde belli bir coğrafyada nüfuzu olan grup ve etnik yapıların kanaat önderlerine göre dini en iyi kendileri bilirler, Kur’an’ı en doğru kendileri anlarlar, Hz. Peygamberin gerçek manevi mirasçıları da kendilerinden başkası değildir. Hidayete ermek, doğru yolu bulmak isteyenler bunlara tabi olmak zorundadır. İslam coğrafyasında söz sahibi olanların çoğu ister ulema isterse umera sınıfından olsun insanları ve Müslümanları kendi meşreplerine davet ederler. Eğer ellerinde zorlayıcı bir güç varsa, kendilerine tabi olmayanları, ileride varlıklarını tehdit edebilir vehmi ile imha etmeye kalkarlar. Yıllarca savaşırlar, birbirlerini bitirirler, ardından uluslar, arası başka güçler onları kolayca kendi hükümranlık alanına dahil ederler.

Sıradan insanların beşeri ve sosyal ilişkilerdeki yaklaşım tarzı, tıpkı platonik aşk yaşayan delikanlının yaklaşımına benziyor. Ya benimsin ya da kara toprağın. İmanla şereflenmiş olan kişi ve toplumların, böylesine zihinsel sorunu olanlardan bir farkı olması gerek mi? İslam’ın insana kazandırdığı meziyetler, müslümanlarda tezahür etmiyorsa, Müslümanlar İslam’ın neresinde diye sormamız gerekmiyor mu?

12.yy.’da Moğolların İslam coğrafyasını kolayca istila etmesinin temel sebebi, iç ihtilaflar sebebiyle İslam ümmetinin iyice zaafa uğramasıydı. 19.’dan itibaren İslam coğrafyasına Batılıların musallat olmasının sebebi de yine İslam ümmetinin, basit siyasi ihtilaflar sebebiyle sürekli birbiri ile çatışması ve ümmet olmanın gereğini gerine getirememesidir. İslam coğrafyasını yaklaşık 200. yıldır kasıp kavuran fitne ateşi henüz söndürülememiştir. Öncelikle İslam coğrafyasında sonra da bütün dünyada barış ve huzurun sağlanabilmesi için evvela fitne ateşinin söndürülmesi gerekiyor. Fitne ateşini de ancak, gücün gerçek sahibinin Allah olduğunu bilen, itfaiyeci ruhu ile hareket eden güçlü bir ordu ile söndürülebilir.

Huzursuzluğun yaşandığı kurum ve kuruluşlardaki problemleri inceleyin. Sivil toplum kuruluşlarındaki iç sorunlara bakın. Uzağa gitmeye gerek yok, ailenize bakın. Sorun, kimin söz sahibi olacağı, gücü kimin kullanacağında düğümlenir. Peygamberimiz (s.a.s), fikir ayrılığının derinleşmemesi ve birlikteliğin sağlanması için “Üç kişi yola çıkmışsanız içinizden birini imam/lider seçin.” buyurmuştur. Lider, kararları istişare ile alır, kendisini o göreve getirenler adına yetki kullanır. Lider ve üyeler, birbirinin sahibi değil, belli bir misyonun mensubudur.

Müslümanlar, İslam’a ve üzerinde yaşadığı coğrafyaya sahip olduğu vehmi ile hareket ettiklerinden, harici bir düşmandan ziyade en büyük zararı birbirlerine vermektedir. Belli bir güce ulaşan Müslüman gruplar da tahakküm etme sapkınlığından hatta tanrısallaşma temayülünden kendisini alamamaktadır. Uluslar arası bir takım kirli ittifaklarla Dünya ölçeğinde belli bir güce ulaşan Fetullah Gülen hareketinin bu saikle, güç zehirlenmesine uğrayarak İslam ümmetinin umudu haline gelen ülkesine ihanet etme noktasına gelmiş olması bunun tipik bir örneğidir.

Müslümanlar, İslam’a tabi olmak yerine onu sahiplenmeye, kendine mal etmeye çalıştığı sürece İslam âleminin huzura ve barış ortamına kavuşması mümkün gözükmüyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Adem 11 ay önce

Kalemine sağlık Arif hocam.sular kirlenmez inşAllah. ..

Avatar
adalet 11 ay önce

bir de yargılama olmadan infaz yapması dikkatimi çekti... ben ilkesel olarak oldum olası cemaatin fikirsel ve metodik anlayışını doru bulmuyordum... ancak hiç bir yargı sonucu olmadan velev ki suçlu dahi olsa hiçbir kişi ve gurup baştan suçlanamaz... yazar bir çelişki içerisindedir...

Avatar
resul t 11 ay önce

kalemine, yüreğine gönlüne sağlık arif hocam.işin özüne inmiş hastalığn nerden başladığına işaret etmişsiniz. bunu söylerken de ne kadar içli ve samimi olduğunuz anlaşılıyor. Allah razi olsun.selamlar.

Avatar
Uğur Ünal 10 ay önce

hocam; eleştirdiğim konu yazının bütününü ilgilendirmediği için yorumumu geri çekmek istedim ancak editörün dikkatinden kaçtı! yine aynı mevzuya dönecek olursak olgunluk ve iç huzur tabiri daha isabetli gibi göründü bana da. ancak bunlar dinin temel maksadı değil tabi ki. bunun özellikle vurgulanmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. yoksa vicdanlarımızı uyutacak öyle mazeretler uyduruyoruz ki, en bariz hak ihlallerini bile hiç mi hiç "iç huzurumuz" bozulmadan işleyebiliyoruz.

Avatar
adalet 11 ay önce

çok ilginç sayın yazar bu tespitlerini yaparak karşı tarafı suçluyor... aynı tespitlerle karşı taraf yazarı suçluyor.... problem bu işte.... çözüm zihne format atıp birlikte yeniden düşünmek....

Avatar
Uğur Ünal 11 ay önce

bu yazı özelinden müslümanların islamı ve peygamberi anlamadaki "mutluluk" sorununa değinmek istiyorum. yazar, zihin ve gönül dünyamızı istila eden ezberimizde ki o beylik kelimeyi yazısının merkezine alarak bence farkında olmayarak hakikati örtüyor. islam, dünya ve ahret "mutluluğu" için değildir. "asrı saadet" ibaresindeki saadet kelimesi mutluluk diye tercüme edilemez. mutluluk, kapitalist ve tek dünyalı bir bakışın ortaya çıkardığı, ahiretin hesaba katılmadığı bir zihnin tezahürüdür. peygamber mutlu muydu? mutluluk peşinde miydi? sahabe ve diğer din büyükleri bu dünyalarını ahrete tercih etmiş insanlar değiller miydi? mutluluğun merkeze alınmasından daha büyük bir tahakküm hırsı ve tanrısallaşma problemi göremiyorum. kabil kendi hakkına razı olmadığı ve daha mutlu olacağını düşündüğü kişiyle evlenmek için cinayet işlemedi mi? örnekler çoğaltılabilir. mutluluk için coca cola için vesselam.

Misafir Avatar
M.Arif Yuksel 11 ay önce @Uğur Ünal

uğur bey, mutluluğun kapitalizmin ahireti hesaba katmadan dünya için ürettiği bir his olduğu tespiti üzerinde düşüneceğim ancak bizim mutluluk derken kesinlikle hedonizmi (hazcılık) kastetmiyoruz. islam'ın insanlığa kazandırdığı erdem sayesinde elde edilen iç huzuru ve olgunluğu kastediyoruz.

Beğenmedim! (0)
Avatar
Uğur Ünal 11 ay önce

yazıyı sonuna kadar okumamıştım. daha önce yaptığım yorumu yayınlamamanızı rica ediyorum.

Avatar
kemalettin 10 ay önce

diğer taraftan siyasallaşan diyanet mensuplarının zafer zehirlenmesine girmiş siyasilerin güdümündeki zihniyet yansımasını görüyoruz bu yazıda