Yeryüzünde Allah’ın egemenliğini temsil etme[1] gayesi ve hikmetiyle yaratılmış olan insan, dinlerin en sonu ve en mükemmeli olan İslâm'la müşerref kılınarak hem kendi arzu ve duygularına, hem de kendisi dışındaki herhangi bir varlığa ve gruba kul, köle olmamak, kulluk duygusunu yalnız Allah'a tahsis etmek ve yalnız onun huzurunda eğilip secdeye kapanmakla görevlendirilmiştir.

İslam, doğuştan getirilen temel hak ve hürriyetler etrafında insan cinsinin birlik ve eşitliği inancını getirmiş, üstünlüğün iyi iş ve eserler ile olacağını bildirmiştir[2]. Kişisel hürriyetin, toplumun yüksek menfaatleriyle çatışmadığı; başkalarının hürriyetine de saygıda kusur edilmediği[3] bir anlayışla sosyal dayanışmanın hâkim kılınmasını öngörmüştür.

Allah Teâlâ topraktan yarattığı insanları renklerinde ve dillerinde olduğu gibi kabiliyetlerinde de farklı kılmıştır. Bu durum, her ferdin, kendi kabiliyet ve imkânlarına göre bir iş tutması ve toplum hayatının bütün ihtiyaçlarını gidermesi sonucunu doğurmalıdır.[4]  Bundan dolayı İslâm bilginleri ziraat, sağlık, mimari ve sanayi gibi toplumu ayakta tutan işlerin ve zanaatların kurulmasının, ülkenin korunması amacıyla Allah yolunda cihad edilmesinin, bunun için gerekli kurum ve kuruluşların vücuda getirilmesinin, Müslüman topluma farz olduğu kanaatini serdetmişlerdir.

Bir başkası namına çalışmak veya hizmet etmek suretiyle onun üretim veya kâr yahut da refah ve huzuruna katkıda bulunan bir kimsenin, bundan dolayı kendisine de bazı menfaatler sağlaması tabii hakkıdır. İşçi ve işveren serbest iradeleriyle anlaşarak akit yaptıkları andan itibaren iş ve çalışma hayatı başlamıştır. Bu hayat içinde işçinin yaptığı iş ve hizmete karşılık, ücret, ikramiye ve çeşitli yardımlar gibi birtakım hakları vardır. 

Ücretin en temiz, en hayırlı kazanç olduğuna işaret eden İslâm'ın ana kaynakları, işçiye haklarının ve özellikle ücretinin tam ve zamanında ödenmesini teminat altına almıştır.[5] Adalet herkese hak ettiğini ve lâyık olduğunu vermektir. Eşit işe eşit ücret vermek ne kadar âdil ise, eşit olmayan işe ve emeğe eşit ücret vermek de o kadar haksızlıktır. Her ameliyenin bir karşılığı bulunduğunu ve işçiye, teri kurumadan ücretinin verilmesi gerektiği ile ilgili ilkesel duruş, işçi hakları ve emeğin değeri hususunda İslam’ın hassasiyetini göstermektedir. İşçi hakları ile ücretlerin düzenlenmesinde, adaleti esas almayanların, kıyametin dehşetine maruz kalacaklarını şu kutsi hadisten anlıyoruz: " Üç kimse kıyamet gününde beni (Allah’ı) karşılarında bulacaktır. Benim adımı verip haksızlık eden; hür insanı satıp parasını yiyen; bir kimseyi çalıştırıp da, ona ücretini vermeyen.” 

Enes (ra), Allah Resulü’nden şöyle işittiğini anlatıyor: Üç arkadaş birlikte yürürken yağmura yakalanınca bir mağaraya sığındılar. Dağdan kopup yuvarlanan bir kaya parçası, mağaranın ağzını kapattı ve onları mağaraya hapsetti. Birbirlerine şöyle dediler: ‘Allah için yaptığımız amelleri araştıralım ve o amellerle Allah’a dua edelim. Ümit edilir ki, Allah o amellerimizin hürmetine bizi bu sıkıntıdan kurtarır.’…Üçüncü kişi ücret mukabilinde işçi tuttuğunu ama işçinin hakkını almadan ayrılıp gittiğini, ancak o ücreti çalıştırarak çoğalttığını, yıllar sonra o işçi yanına gelip de hakkı olan ücreti istediğinde sürülerle hayvanların ona ait olduğunu ve sonunda adamın o sürüleri götürdüğünü ifade ettikten sonra ‘Allah’ım, eğer bunları senin rızan için yaptıysam, mağaranın geri kalan kısmını da aç’ diye yalvardı.  Sonrasında mağaranın geri kalan kısmı da açılıverdi.[6] Demek ki, işçi ve ücretlinin hak edişinin, yapılan sözleşmelere göre zamanında ödenmesi, bir sebeple ödenemeyen hak edişin hak sahibi adına korunması, Allah katında büyük bir ibadet değeri taşımaktadır. Öyle ki, İslam bilginlerine göre iş akdi bulunmayan bir çalışana, bu durumu istismar edilmeden emsal işlerde çalışanların ücretlerine denk bir ücret ödenmelidir. Ücretin miktarını işe, zamana, bölgeye, sosyal ve ekonomik şartlara göre belirlemek adaletin gereğidir.

İşçinin her şeyden evvel insan olduğu, başta şeref ve haysiyet olmak üzere korunması gereken bir takım hakları, ruh ve beden sağlığını koruması gibi zorunlulukları ve zayıf bir varlık olduğu[7] gerçeğinden hareketle, takat ölçüsünde mükellefiyet[8]; bütün ihtiyaçlarında olduğu gibi iş yükünü hafifletmede de yardımlaşma ilkelerine göre, işçi haklarını ücretten ibaret saymak gerçekçi bir yaklaşım olamaz. "Kimin elinin altında bir kardeşi bulunuyorsa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara kaldıramayacakları işleri yüklemesin, eğer yüklerseniz kendilerine yardım ediniz" hadisi işçi ile işveren arasındaki ilişkinin kardeşlik hukuku etrafında gerçekleşmesini emretmektedir. Bu kapsamda ruh sağlığı için izin, inanç esasına göre ibadet, işçinin kusuru bulunmadığı halde işten çıkarmalar ile iş yerinin tedbirsizliği sebebiyle vuku bulabilecek sakatlıklarda tazminat hakları da bulunmalıdır.

İşveren, ihtiyaç duyulan bir iş veya meslek kolunda topluma amme hizmeti vermektedir. Bu yönüyle toplumun sırtındaki ödevi de yerine getirmekte, istihdam sağlayarak işsizliğin önlenmesinde sorumluluk üstlenmektedir. Bu bakımdan çalışanın, işveren veya işletmeye karşı sorumlulukları da olmalıdır. Zira sadece haklarla sınırlı bir çalışma hayatı olamaz.

Çalışma şartlarına uygun davranılmalı; günlük veya götürü usul ya da mesai esasına göre düzenlenmiş olan çalışma şartlarına sadık kalınmalı ve görev bizatihi kişi marifetiyle yerine getirilmelidir.[9] Mesai saatlerine göre yapılmış olan düzenlemeye uyulmalı, geç kalınan ertelenen ya da ihmal edilen her dakikanın kamu hakkına taalluk ettiği ve vebalinin de ağır olacağı bilinmelidir. İş yerinde yapılacak işin bulunmuyor olması da sonucu değiştirmeyecektir. Kaytarma, işi yavaşlatma, kendi özel işi veya başkasının işi ile meşgul olma, iş görmek isteyenleri bekletme ya da sağa sola havale etme gibi davranışlar doğru değildir; bu nedenle işveren aleyhine kaybolan saatlerin ücretine hak kazanamaz, mesai içinde çalışmadığı, kaytardığı zamanların ücreti kişiye helâl olmaz.

"Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma, Allah, hainlikte direnen suçluyu sevmez."[10], "Yusuf: Maksadım, vezire gıyabında ihanet etmediğimi, hainlerin tuzaklarını Allah'ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı, dedi"[11] ayetleri ile "Bizi aldatan bizden değildir"[12] hadisi, işi baştan savmayı, savsaklamayı, bilerek eksik, çürük ve kusurlu yapmayı kınamaktadır.

İşçi işyerinin, menkul ve gayrimenkulünü âlet ve malzemesini emanet yaklaşımı ile kullanmalıdır. İslam Dini, her alanda emanet kavramının duygusal ve düşünsel olarak geliştirilmesini telkin etmiştir. Kur’an; "Kızlardan biri, “Babacığım, onu ücretle tut. Herhâlde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır” dedi"[13] mealindeki ayet ile işçinin iki vasfına; "İşçi, işverenin malının çobanıdır ve bundan sorumludur"[14] mealindeki hadis ile de işçinin sanki işverenmiş, işin ve malın sahibi imiş gibi davranmasının zorunluluğuna dikkat çekmektedir.

İşçi, ücretinden memnun değilse bu alanda belirlenmiş ilgili mercilere başvurarak artırılmasını istemelidir. Uygun görülen ücrete işçi rıza göstermiyorsa, işi bırakır. Ama hem işi bırakmamak, hem çalışmamak, hem de ücret almak İslâm’ın evrensel normları ile bağdaşmaz. Önemli olan toplumun, hak ve adaletin egemen olduğu, insanca yaşamın ve şahsiyet gelişiminin sağlandığı bir çalışma sisteminin kurulması, çalışma hayatını ve üretimi felç eden greve, lokavta, kargaşa ve anarşiye giden yolların tıkanmasıdır. Bu nedenle kanunî tedbirler yanında, ruhları eğitecek bakış açısına, iman ve ahlâk eğitimine ihtiyaç vardır.

Toplumun uyum ve disiplini için çalışma şartlarına ve sözleşmenin gereklerine uyulmalıdır. Çalışma şartlarındaki bilinmezlik izale edilmeli, risk en düşük seviyeye düşürülmelidir. İşçi işveren ilişkileri de; "İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince Allah onların mükâfatlarını (amellerinin karşılığını) eksiksiz olarak verecektir; Allah zâlimleri (haksızlık edenleri) sevmez"[15] ayeti kapsamında değerlendirilmelidir. Boşluğa yer bırakmadan anlaşmazlıkları önleyecek hukukî, manevî ve idari tedbirler alınmalıdır.
           
Devlet, işçiden ve işverenden yana değil hak ve adaletten yana taraf olmalı, insanlar arası ilişkilerde hak ve adaleti hâkim kılmalı, iyi duyguları geliştirmelidir. Gerektiğinde ücretlere müdahale ederek hem işçi hem de patronun (kamu) menfaatini koruyacak, İslam’ın ilkeleri ekseninde ve karşılıklı fedakârlık anlayışına dayanarak anlaşmazlıkları çözecek kuruluşları oluşturmalıdır.[16]

Selam ve dua ile…


[1] 2/Bakara, 30
[2] 49/Hucûrât, 13; 17/İsra, 70; 35/Fâtır, 11
[3] 79/Nâziât 38, 39; 17/İsrâ, 23, 24; 33/Ahzab, 6; 4/Nisa, 75; 5/Maide; 75/Fecir, 17–25
[4] 43/Zuhruf, 32
[5] 46/Ahkâf, 19; 7/A'râf, 85
[6] Müslim, Zikir, 27/2743
[7] 4/Nisâ, 28
[8] 2/Bakara, 185, 286
[9] Mecelle, Madde: 571
[10] 4/Nisâ, 107                           
[11] 12/Yûsuf, 52
[12] Müslim, İmân, 164, Fiten, 16
[13] 28/Kasas, 26
[14] Buhari, Itk, 49; Muslim, İmare, 5
[15] 3/Al-i İmran, 57
[16] 4/Nisâ, 128; Ebû Dâvûd, Akdıye, 13; Buhârî, Sulh, 10, 12, 14
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.