Eşitlik, insanlığın kadim rüyası…
 
Toplumların binlerce yıllık hayali…
 
Eşitlik, tarihin her evresinde insanların peşinden koştuğu bir kavram, bir ideal, erişilmek istenen bir hedeftir...
 
G.H. Supergeon, şöyle diyor eşitlik hakkında:
 
“Eşitlik! Evet, kavramı anlıyorum ama örnek bulamıyorum!”
 
Ortaçağ karanlık Avrupa’sında, “soylular”, “rahipler”, “burjuvalar”, “köylüler” olarak kalın çizgilerle bölünmüş olan toplum; “özgürlük”, “kardeşlik” ve “eşitlik” kavramlarıyla ancak 1789 Fransız Devrimi sonrası tanışabildi…
 
Ne var ki, slogan ve teori anlamında ortaya konan eşitlik, sosyal hayatta asırlarca pratiğe dönüşemedi.
 
19 ve 20. Yüzyıllarda sözde işçi sınıfının iktidarını,  eşitlik - özgürlük iddialarıyla ortaya atan Marksizm; açıkça insanların, toplumların, devletlerin, ırkların eşitliliğini kabul etmeyip, toplumları ancak üstün nitelikli insanların yönetebileceğini savunan Faşizm (diktatörlük), milyonlarca insanın ölümüne ve kalanların da büyük bir eziklik içinde hayal kırıklığı yaşamasına neden oldu.
 
Eşitlik ve insan haysiyetine değer veren uygulamalara ve nizamlara bir türlü ulaşılamıyordu… 
                                            
“İnsanların hür, haysiyet ve haklar itibarıyla eşit doğduğu”, ancak 10 Aralık 1948 tarihinde “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ile kayıt altına alınabildi.  “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nca”  açıklanan otuz maddelik Bildirgenin birinci maddesi “eşitlik kavramını” bir kez daha dünyanın gündemine taşıyordu.
 
Yirminci yüzyılda insanlığın ulaştığı son mükemmel sistem ve yönetim biçimi olan demokrasi anlayışının önemli ilkelerinden biri olarak kabul edilen eşitlik, artık son yüzyılda her vesile ile pek çok platformda, düşünürler, sosyologlar, filozoflar, sivil toplumcular ve politikacılar tarafından konuşuldu, tartışıldı ve gündemlerin ana konusunu teşkil etti.
 
Bununla beraber, kağıt üzerinde, bildirilerin, beyannamelerin, kanunların, anayasaların umdeleri arasına dâhil edilen ve övgüyle yüceltilen bu büyülü kavram, sosyal hayatta kendisine yeterince uygulama  sahası bulamamış, ütopya olmaktan öte geçememiştir çoğu zaman…
 
Fakat…
 
Kur’ân’a ve onun en güzel biçimde tatbik edildiği “saadet asrı” olan Resûlüllah Efendimizin dönemine bakarsak, Yirmi Birinci yüzyıl insanının hayranlıkla izleyeceği, yaşanmış nice güzel örneklerle karşı karşıya geliriz.  
Gezegenleri keşfeden, Ay’a, Mars’a ulaşan,  bilimde akıl almaz başarılara imza atan 21. yüz yıl insanlığının gıpta edeceği emsalsiz örnekler…
 
Önce, eşitlik kavramına atıfta bulunan bir ayet:
 
 “Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız. O’na karşı derin bir sorumluluk bilincinde olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat, 49/13) 
 
“Yani, hepinizin birbiriniz üzerinde hiçbir kalıtımsal üstünlüğe sahip olmadan tek bir insanlık ailesine mensup olduğunuzu bilesiniz diye böyle yaptık…” (Zemahşerî’den, Kur’ân Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Yayn, İst, 2000, s.1057)
 
Bir hadis-i şerif…
 
“Hepiniz (bütün insanlar), tarağın dişleri gibi eşitsiniz!”
 
Ve iki çarpıcı örnek…
 
 
Zengin - Fakir  Eşit 
 
Resulüllah Efendimiz (as) bir gün ashabı ile toplantı halinde iken, eski elbiseler giymiş fakir ve yoksul bir adam meclise gelir ve boş bulduğu bir yere oturur. 
 
İslâmi gelenekte, zaten hiç kimsenin meclislerde ayrıcalıklı bir yeri söz konusu değildir… 
 
Resûlüllah Efendimiz’in de hayat boyu ne bir sarayı, ne bir köşkü, ne bir tahtı, ne bir kürsüsü, ne de özel bir minderi olmuştur... Bazen o arkadaşlarıyla bir mecliste otururken uzaklardan ziyaret amaçlı gelen yabancı kişiler, mecliste bulunanlar arasında  Resûlüllah Efendimizin kim olduğunu bilemezlerdi…  Zira mecliste onun özel bir yeri yoktu… O, boş olan yere oturur, elbise olarak da ashabından farklı giyinmezdi…
 
Efendimiz döneminde, Mescide veya toplantı mahalline kim erken gelirse bulduğu herhangi bir yere otururdu… Kimse için özel bir yer veya başköşede oturma gibi âdet yoktu…
 
İşte o fakir kişi de rastgele boş bulduğu bir yere oturmuş ama yanında oturduğu zengin ve varlıklı kişi bu durumdan rahatsız olmuştu. Zengin adam, fakir kişiyle aynı karede gözükmekten, yan yana bulunmaktan hoşnut olmadığı için elbiselerini toparlayıp biraz öteye doğru çekildi.  
 
Olup bitenleri göz ucuyla izleyen Peygamber Efendimiz (sav), fYoksa, fakirliğinden bir şey sana geçer diye korktun mu?” diye sordu zengin adama…
 
Adam: 
 
“Hayır Ya Resûlallah!” dedi. 
 
“Servetinden ona bir pay düşer diye mi korktun yoksa?” dedi Efendimiz… 
 
“Hayır Ya Resûlallah!” dedi yine adam… 
 
“Elbiselerin kirlenir diye mi endişe ettin?” sorusunu da: 
 
“Hayır Ya Resûlallah!” diye cevapladı… 
 
“Öyleyse onunla beraber yan yana oturmaktan ne diye rahatsız oldun, niçin yanından uzaklaşıp bir kenara çekildin?” dedi, Allah Resûlü…
 
Adam pişmandı…
 
Hatasını anladı, itiraf etti ve şöyle bir teklifte bulundu… 
 
“Yanlış yaptığımı itiraf ediyorum Ya Resûlallah! Şimdi de hatamı telafi etmek ve günahıma kefaret olsun düşüncesiyle servetimin yarısını bu Müslüman kardeşime vermek istiyorum… Çünkü yaptığım çok büyük bir hataydı… Beni bağışlayın Ya Resûlallah!...” 
 
Fakat o fakir adam, bu yardım teklifini kabul etmedi ve gerekçesini de şöyle açıkladı: 
 
“Teşekkür ederim… Ama yardımınızı kabul edemeyeceğim! Zira bir gün bende de, para ve servetin etkisi ile sizde az evvel oluşan gurura benzer, kendini üstün görme ve başkalarını küçümseme hâlinin ortaya çıkmasından endişe ederim!...” 
 
  
Siyah Beyaz Eşit 
 
 
Film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçsin…
 
Beyaz insanların yaptıkları…
 
Sömürgeci devletlerin cinayetleri, zulümleri…
 
Afrika’dan kaçırılan on binlerce siyah adamın, Kunta Kinte’lerin, Amerika’da, Avrupa’da, müstemlekeci ülkelerde, beyaz adamların köleleri olarak çalıştırılmaları, ezilmeleri, horlanmaları, aşağılanmaları…
 
ABD’de, yakın tarihe kadar, beyaz insanlarla aynı vasıtalara binmeleri, aynı mahallede oturmaları, aynı okullara gitmeleri yasak edilen siyahî insanların çektikleri acılar…
 
Bugün dünyaya hükmeden Süper Devletin ve Avrupa’daki Gelişmiş Ülkelerin inşa ve kuruluşunda terleri, kanları ve emekleri olan, ama rengi siyah diye hep ikinci - üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören bir neslin dramı gözlerinizin önünden geçsin…
 
Ve oradan, hızla, ışık hızıyla, Sevgili Peygamberimizin dönemine gidin…
 
Karşınızda, sahabenin yıldız isimlerinden iki zat var…
Tahayyül edin…
 
Hz. Ebu Zer ve Hz. Bilal-i Habeşi’yi…    
 
Her ikisi de Peygamber Efendimiz’e (sav) son derece yakın  iki ünlü sahabi…
 
Ebu Zer (ra) eşraftan ve bilge bir zat…
 
Bilal (ra) ise Peygamber Efendimizin müezzinidir… Habeşistan’dan gelip Mekke’ye yerleşmiş, Hz. Ebu Bekir vasıtasıyla kölelikten kurtulmuş, fakir ve rengi siyah olan bir sahabidir…  
 
İslâm’a hizmet ve Resûlüllah Efendimize yakın olma gibi özellikleri ile temayüz eden bu iki sahabi, bir gün kendi aralarında bir konuyu tartışırlarken, Ebu Zer, Bilâl’e şöyle demiştir:
 
 “Senin bu işe aklın ermez ey siyah kadının oğlu!”
 
Hz. Bilal, bu hitap tarzından ve özellikle renginin siyahlığı nedeniyle kınanmasından dolayı son derece üzülür ve Allah Resulü’ne gidip olayı şikâyet yollu anlatır… 
 
Peygamber (as) Ebu Zer’i çağırtır ve şöyle der: 
 
“Sen Bilal’ı renginin siyahlığından dolayı ayıplamışsın! Siyah kadının oğlu demişsin ona! Doğru mu bu? Demek sende hâlâ cahiliye döneminin kalıntıları var! Bir insana, kardeşine, bu tarzda nasıl hitap edebilir, nasıl onu rengi nedeniyle hakir görebilirsin?” 
 
Ebu Zer (ra), bin pişmandır… Yüzünden boncuk boncuk terler akmaktadır… Ama olan olmuş, boş bulunmuş, o sözleri sarf etmiştir…
 
Allah Resûlünün yanından ayrılır ayrılmaz hemen Bilal’in evine gider Ebu Zer… Hem kapıyı hızla çalmakta hem de ağlamaktadır… Onun bu hâlini gören bazı sahabeler de gelişmeleri izlemek üzere merakla toplanmışlardır… Bilal kapıyı açtığında, bakar ki karşısında az evvel tartıştıkları ve şimdi pişmanlık gözyaşları döken arkadaşı Ebu Zer var…
           
Başını kapının eşiğine koyan Ebu Zer (ra) şöyle demektedir: 
 
“Ey Bilal! Ne olur beni affet… Senden özür diliyorum… Allah’a yemin ederim ki senin temiz ayakların benim bu anlayışsız suratıma basmadıkça yüzümü buradan asla kaldırmayacağım!” 
 
Bilal (ra), derin bir teessür içindedir… Esasında çoktan affetmiştir arkadaşını… Eğilir, kaldırır Ebu Zer’i kapının eşiğinden ve o da ağlamaklı bir sesle şöyle der: 
 
“Bu değerli yüzler basılmaya değil, öpülmeye lâyıktır! Sen benim kardeşimsin… Üzülmene gerek yok! Olanları çoktan unuttum…” 
 
Böylece iki sahabe, iki arkadaş, birbirlerine sarılır ve haklarını karşılıklı olarak helâl ettiklerini ifade ederler…
Şimdi, bu güne gelelim…  
 
Bugün bu hassasiyete, bu kardeşlik hukukuna, ülke çapında ve İslâm dünyası sathında ne kadar ihtiyacımız var, değil mi?  
 
Servet farklılığının insanlarda meydana getirdiği Karunlaşma eğilimiyle; makam, mansıp, saltanat ve statü aldatmacalarının peşine takılıp sürüklenen insanlığın, ama bilhassa Müslümanların bu iki sahabi arasında cereyan eden olaydan çıkarması gereken ne kadar çok dersler var, değil mi? 
 
Allah Resûlü 15 asır önce; renk, servet, şöhret, milliyet ve statü gibi insanları değerlendirmede ölçü olamayacak olan bazı kavram ve nitelemelerin yetersizliğine dikkat çekmişler; insana asalet ve yücelik verecek olan asıl değerin takva (Allah’ın buyrukları karşısında hassasiyet gösterme) olduğunu tekrar etmişlerdir hep…
 
İnsanların eşitliğine, aynı kökten geldiklerine dikkat çekmişlerdir…
 
Bu yüzden, her bölümü ayrı değer taşıyan meşhur Veda Hutbelerinin en çarpıcı paragrafının insanların eşitliğini vurgulayan aşağıdaki sözler olduğu söylenebilir:
 
“Ey İnsanlar! Şunu iyi biliniz ki, Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Arap’ın başka ırka, başka ırkın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza, dindarlık ve ahlâk üstünlüğü dışında bir üstünlüğü yoktur. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerliniz, O’na en çok saygı göstereninizdir...”
 
İslâm’ın adaletini ve eşitlik ilkesini büyük bir farkındalık oluşturarak dünyaya tanıtan Müminlerin Emiri II. Halife Hz. Ömer’i dinleyelim en son…
 
Devlet başkanlığı görevinden, üç kişinin başında şef konumunda bulunan herhangi bir kişiye kadar her bir yöneticide bulunması gereken hassasiyete şöyle dikkat çekiyor:
 
“Huzuruna gelen herkese hürmet edip, eşit muamele yap. Ta ki zayıf senin adaletinden şüpheye düşmesin. Kuvvetli de, hak etmediği bir nimeti elde etme hayaline kapılmasın.” 
 
  
 
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.